Metin Turan ve hayata yazma bağıyla tutunmak
Metin Turan kalıpların, tanımlamaların dışında bir bakışa sahip. İşçilik ve yazma disiplinine de önem veriyor. Bir yazma dünyası ve sınırsızlığı söz konusu. Tasarımı, kurgusu, anlatımı, bakış açısı yazma dünyasının ve coğrafyasının sonuçları.

Tacim ÇİÇEK
Yazmak üzerine pek çok şey söylenebilir. Ne söylenirse söylensin, bana göre de yazmış olmak için yazmadığıdır yazarların. Bir yerlerde bizi yazmaya itenin karşı konulamaz etkisi ve ağırlığı bize, içselleştirdiklerini bir biçimde görünür yapmaya zorluyor. Kimimiz resmederek, kimimiz yontarak, kimimiz notalara, kalıplara dökerek kimimiz de yazarak… Bu yüzden de dış konu/izlek, niçin kurgulayıp nasıl görünür yaptığımız kadar önemlidir. Metin Turan da bu dediğimin bilincinde bir yazarımız. Sanırım özgürlüğüne kavuştuğunda yazmak dışında bir uğraşı olmayacak. Kalıpların, tanımlamaların dışında bir bakışa sahip. İşçilik ve yazma disiplinine de oldukça önem veriyor. Bir yazma dünyası ve sınırsızlığı da söz konusu. Tasarımı, kurgusu, anlatımı, bakış açısı yazma dünyasının ve coğrafyasının sonuçları.
“DİBİN UCU”
Turan’ın, 280 sayfalık “Dibin Ucu” kitabındaki 14 öykü kanıksadığımız öykülerinden çok farklı… Her öykünün girizgâhındaki alıntı cümleleri de izleğe dâhil edilmiş. Bir bakıma onları açımlamış. ‘Kimse’ye ithaf edilen kitabın ‘okura sesleniş’ açıklamasıyla başlayan metinlerin en sonuna bir ‘sonsöz’le ‘teşekkür’ de eklemiş Metin. Onun bu ‘öyküleri’ daha çok deneme ile öykü karışımı. Neredeyse her öyküde daha baskın olan deneme türü. Bu yüzden ‘deneme öykü’ diyebileceğim öyküler toplamı bu kitabı. Bazılarında deneme, bazılarında da öykü ağırlıkta, ama bana göre iki öykü var: “Dibin Ucu” ile “Geçtim O Yoldan”. Bu ikisine döneceğim.
Metin, düzenli yazıştığım tutuklulardan biri. Mektupları da oldukça uzun yazar, görme yetisinin büyük bölümünü yitirdiği hâlde. Okuduğu kitaplardan, o kitaplar ve yazarlar hakkında da ne düşündüğünden söz eder. İyi bir okur olduğunu yazışmalarımızdan biliyorum. 8 Şubat 2026 tarihli mektubunda “Dibin Ucu”nun öykü kitabı olduğunu yazmış, heyecanla beklediğinden söz etmişti. Aralık 2025’te Favori etiketiyle yayımlanan bu kitabın künyesine nedense ‘roman’ yazılmış. Sanırım teknik bir hata ya da özensizlik, Metin’den kaynaklı değil ama.
VAROLUŞ VE YOKLUK
M. Turan’ın meselesi yalnızca öykü kişilerinin benzer ya da özgün öykü parçalarını bir araya getirerek bir bütünlük yaratmak değil; aynı zamanda bu bütünlüğün neden görünür hâle gelmesi gerektiğini, neden dağıldığını, neden yazıya döküldüğünü de anlatmakla ilgili. Tam da bu yüzden, onun öykülerinde anlattığı kişiler, olaylar, durumlar bir varoluş sergiledikleri kadar bir yokluğu da gösterirler. Buradan bakınca yazarın yaptığı şey, yaratmanın çevresinde, anlattıklarından fazla uzaklaşmadan olduğu, düşündüğü gibi aktarmak olmuş. Yazarın bariz biçimde hicve başvurduğu yerler de var bazı öykülerde. Hicve başvurmak onda bir stil, bir kaçınılmazlık, hatta kıstırılmışlıktan etkilenmeme yolu, yöntemi demek bir abartı olmaz sanırım.
Kitaba da isim olan “Dibin Ucu”nda (sf:13) anlattığı, saat 17.30’da Saraçhane’deki bürodan çıktığında ‘N’apsam’ diye kara kara düşünen küçük memur; her benzetme hatalı belki ama bana Gogol’un meşhur “Palto” hikâyesinin içine kapanık ve yoksul memur kahramanı Arkaki Akakiyeviç’i anımsattı. Çünkü o da iş yerinde alay konusu olan, monoton bir hayat süren biri. Tabii ki de hikâyeleri çok farklı da olsa, Metin; bu öyküsünde daha çok kararsızlığı görünür yapmaya çalışmış. Başarmış da... Anlatıcının gözlem gücü ve kimi, nasıl anlatacağını biliyor olması, sıkı bir öykü çıkarmış ortaya; ama “Buz Pisti” (sf:116) kitabın baştan sona karşılıklı konuşmayla anlatılmış tek öyküsü. Bu tarz roman ve hikâyelerin tefrika edildiği dönemlerde ‘muharrir’in daha çok telif almak için başvurduğu yöntemlerden biriydi. Günümüzde sahne oyunlarında da anlamı var, ama zamanımızın öykülerinde yeri yok bence; en azından böyle olmamalı diye düşünenlerdenim.
“Geçtim O Yoldan”a (sf:250) gelecek olursak… Konusu, yabancı filmlerden ve romanlardan kanıksanmış da olsa bence Metin’in sıkı öykücü damarının kanıtlarından biri. Yazar Şevki Sefa, ününün doruğundayken bir davette tanıştığı kadınla evlenir. Dünyası da kısa zaman sonra değişir. Karısının oyununa gelir. Kendisini ölü gösterirler. Sefa Namsaldı adını alır, görüntüsünü değiştirir ve izole bir hayat sürer, karısının dayatması ve ikna etmesiyle. Karısı da dâhil olmak üzere her şeyini kaybeder. İşte hikâyesinin anlatıcı olan yazar, sondan başa doğru bize kendi hikâyesini, nasıl kandırıldığını anlatır. İyi de anlatır.
“KUŞATILMIŞ” KİŞİLER
Turan, roman ve öykü kişilerine kendinden özellikler ekler pek çok yazar gibi; yaşantılarının ve düşüncelerinin izlerini öykülerinde sezdirir. Kendisi gibi yalnızlığa sığınan, toplumdan uzak kalmayı yeğleyen kişilerin çoğunlukta olması bundandır. Her biri “kuşatılmış” olan bu kişilerin iç dünyası karışıktır; toplumun değer yargılarıyla, ikiyüzlü ahlak ve erdem anlayışlarıyla uzlaşamazlar hiç. Sorgulayan eleştirel bakışa sahip olmaları içinde bulundukları durumların ve yaşamak zorunda kaldıklarının kaçınılmaz sonuçlarıdır çünkü. Yabancılaşma, kimselere görünmeme ile biçimlenen önemsenmeyişlik neredeyse her okurun rahatça anlayacağı bir dışavurumdur. Öykü kişileri, duyguları tohum misali içlerinde taşırlar; ilk fırsatta da bunu aşmaya çalışırlar. Ama içine doğdukları ortamlar, bireysel olarak değil de birliktelikle aşacakları tuzaklarla dolu olduğunu bilmezler. Yaşadıklarından dolayı farkına varamazlar mı bilinmez.
“YAPBOZ ŞÖVALYELERİ”
Metin Turan, çocuklar için de yazan biri. Mart 2026’da KeKeMe Yayınları etiketiyle yayımlanan “Yapboz Şövalyeleri/engelSİZSİNİZ” adını taşıyan kitabı ki her ne kadar ‘çocuk romanı’ denilse de bir çocuk masalı. Daha doğrusu gerçekte olabileceklerin, hatta olmuşların masal biçiminde anlatılmasıdır. Yazarın, “Zozi-Dodi-Büyük Orman”ın Kurtuluşu” (2017), “Keşfetmenin Güzelliği” (2020) adlı çocuk öyküleri de var. Bunların anlatımı, dili nasıl bilmiyorum ama onun bu yeni kitabını büyüklerin de okuması gerekir. Çünkü ele aldığı konu sarsıcı ve şaşırtıcı, dili oldukça yalın, anlatımı da başarılı.
Canfare’nin dilinden depremden İstanbul’daki Balat Mahallesi’ne ailesinin ve sülalesinin göç edişini, harabe bir konağa yerleşmelerini, günlük hayatlarını ve konağı satın alıp tadilat yaptırarak yerleşen ailenin önce oğlu Tarık’la, kedileri Sarmaş’la tanışmasını ve üçlü olarak yaptıklarını 45 bölümde anlatması gerçekten de çok yakıcı. Ama o kadar da umutlandırıcı, sevindirici bir yanı var üçlünün tanışmalarından sonraki ortak hayat hikâyelerinin...
BİRBİRİNİ ANLAMAK
Canfare ile Tarık’ın pek çok ortak özelliği var: İkisi de yürüme engelli. Bunu önce Canfare fark eder. Durumunu kabullenmiş, kendisiyle barışık ve dışa dönük bir Canfare. Tarık ise onunla tanışıncaya kadar içine kapanık, mutsuz biridir… Günlerini bakıcısı, ailesi, kedisi, kitapları ve en çok da yapbozları ile geçirir. Canfare de yapboz delisi denecek kadar tutkun bir faredir. Tanışmaları da Tarık’ın çalışma masasındaki, üç parçasını bulmakta zorlandığı yapbozun eksiklerini gizlice bulup yerleştirmesinden ve odadaki seslerden sonra olur. Sonrasında aynı dili konuşan bu üçlünün (Tarık, Canfare ve Sarmaş) ve ailelerinin birlikte yaşamı güzelleştirme çabalarına tanık olacaksınız okuduğunuzda. Birbirini anlamak ve olduğu gibi kabul etmek kadar büyük bir erdem yok. İşte bunu anlatır. Canfare’nin ve ailesinin yerine her hangi bir insanı koyun, etkisi ve büyüsü değişmez; aksine daha sarsıcı ve etkili olur, böylece masal olmaktan çıkar gerçeğin ta kendisinin masala dönüştürüldüğü anlaşılır. Metin’in çocuk öyküleri ve romanları da büyükler için.
Metin, yazıklarıyla okunmayı hak edenlerden biri… Hayata yazma bağıyla tutunmuş olan bu değerli yazarımızı alkışlıyorum.


