Milliyet de kapanır ama tek sebebi yandaşlık değil
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Geçen hafta Vatan gazetesi kapandı. Bu kapanış üzerine “Bütün gazeteleri birbirinin aynısı haline getirirsen hangisini kapattığının bir önemi kalmaz” şeklinde bir tweet attım.” Bu tweetin ilk anlamı, tüm ana akım gazetelerin yandaş haline gelmesi ve gazetecilik yapmamasıydı ama bir anlamı daha var. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun konusu, işte bu ikinci anlam.



GAZETEDEN PROFİL ÇIKARMAK
80’lerde çocukluğumun geçtiği apartmanın insan profilini bugün bile gözü kapalı çıkarırım. Çünkü okunan gazeteleri iyi hatırlıyorum. Bizim eve Hürriyet girerdi. Üst komşumuzun evine Milliyet. Evinde çok fazla kitap olan bir başka komşu Cumhuriyet okurdu. Parayı vurup apartmanda araba modelini ilk lüks kategorisine çıkaran komşu ise Sabah. Siyasi ve sosyolojik profillerle gazeteler bire bir örtüşürdü. Ben babamdan spor sayfasını ve karton maketlerini sevdiğim Milliyet gazetesini almasını istediğimde, babam kısaca “alamayız renksiz” demişti. Promosyonlu günler beni sevindirmek için Milliyet de alırdı ama onun asıl gazetesi Hürriyet’ti. Bu ayrımlar netti.

Bugün gazeteler kabaca ikiye ayrılıyor. Yandaşlar ve yandaş olmayanlar. Peki bütün yandaşlar ve yandaş olmayanlar birbirinin aynı mı? BirGün okuyanla Sözcü okuyan kişi aynı kişi olabilir mi? Hatta yandaş olmayıp bazı yandaş gazetelere tahammül edenler bile mevcut. Örneğin; 30 yıl Hürriyet okuyan babam, 2000’lerin başındaki emekliliğiyle birlikte Posta gazetesine geçti. Posta’nın Demirören Grubu’na geçmesiyle birlikte bir haftalık bir Sözcü macerası oldu ama sonra yine Posta’ya döndü. Neden diye sorduğumda “her şey siyaset değil” cevabını verdi. Bu cevabın önemli bir kısmını Posta’nın bulmaca ekine bağlasam da tek etken o değil. Birazı da Haydar Dümen galiba esprisi yapsam babam çok kızar, o sebeple yapmıyorumJ

PÜRÜZLÜ MÜKEMMELLİK
Posta gazetesi tasarım dili olarak aslında tüm kuralların dışında. Tasarım faciası bile denilebilir. Çoğu kez manşetin ne olduğu bile belli değil. Ancak yine de seviliyor. Babam Posta’nın bu darmadağınık haliyle mutlu ki, “her şey siyaset değil” deyip geçiyor. Peki bu bize ne anlatıyor diye düşünürken tesadüf eseri Mehmet R. Doğan ve Yiğit Ahmet Kurt’un Pürüzlü Mükemmellik (MediaCat Kitapları 2016) kitabını okuyordum. Orada friksiyonomi kavramıyla karşılaştım. Fizikte friksiyon “hareketi zorlaştıran, engelleyen, erteleyen kuvvet” demek. Friksiyonun başka anlamları da var. Ancak “Pürüzlü Mükemmellik” yazarları, friksiyonun yarattığı pozitif deneyimlere odaklanıyor. Kitapta friksiyonomiyle sağlanan başarılar üzerine çok güzel örnekler var. Bir tanesi Starbucks’ın “kahve deneyimi” üzerine yarattığı friksiyon. Şöyle ki, 2010 yılında Starbucks yönetimi kafelerine yeni bir kural gönderir ve baristaların yavaşlamasını ister. Bunun için de sürece her iki kahveden sonra sürahi yıkama ve yeniden kahve öğütme gibi yavaşlatıcılar eklenir. Amaç fastfood algısından kurtulmak ve kahve deneyimini uzatmaktır. Bu kural hâlâ ne derece uygulanıyor emin değilim ama bu kuralı koymaya yol açan kaygı önemli.

Birkaç haftadır gazetemiz BirGün, yazarlarına bir maili tekrarlıyor. Yazıların 3.500 vuruşu aşmamasıyla ilgili bir hatırlatma bu. İlk bakışta yazıların kısaltılması isteği akla ve çağa uygun. Peki ya BirGün’ü BirGün yapacak olan Starbucks’ın “kahve deneyimi” iddiası gibi “okuma deneyimi”yse? Evet, dijital çağ kısa yazmayı gerektiriyor, çünkü insanlar okumak yerine izliyor ya da dinliyor ama burada tek ezberin “kısa yazmak” olması tartışılır. Belki de kurtarıcı olan uzun ama farklı yazı ve haberlerle dolu olan bir gazete olmaktır.

Milliyet gazetesine dönersek; bugün Milliyet gazetesinin Vatan’dan farkı ne? Sadece yandaşlık açısından demiyorum içerik açısından da. Sabah’ın Akşam’dan, Star’ın Yeni Şafak’tan ne farkı var? Mizanpajları bile aynı neredeyse. Birini kapatsan, öteki yerini rahatlıkla doldurur. 80’lerde birbirine yakın siyasi görüşe sahip olmasına rağmen babamın Hürriyet’i, komşu amcanın Milliyet’i almasının bir sebebi vardı. Türkiye’nin siyasi ortamı ana etken olmakla birlikte dijital hayatın tık üzerine kurulu mantığı da gazeteleri aynılaştırdı. Atılan başlığın cümle yapısından gazete ayırmak yandaş için de muhalif için de mümkün değil. İşi yeniden para ödenmeye değer hale getirmek için farklılaşmayı ve bilinçli koyulmuş pürüzleri daha çok tartışmamız gerek.