Muhafazakârlık renklere karşı

06.05.2019 11:01 KÜLTÜR SANAT
NEVZAT SÜER SEZGİN Gönül Çatalcalı’nın Tekin Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini alan romanı ‘Hamdüsena Sokağı Kadınlar’ı ile yeni romanını ve Türkiye’yi konuştuk. • İsimsiz ve Eşiktekiler adlı romanlarınızdan sonra ‘Hamdüsena Sokağı Kadınları’nı yazmak nasıl bir düşünceden doğdu? Yaşadığımız zaman diliminde, yazmamı gerektiren pek çok şey vardı. En önemlisi siyasal İslam’ın yükselişi, ülkemin hızla, gözle takip edilir […]

NEVZAT SÜER SEZGİN

Gönül Çatalcalı’nın Tekin Yayınevi etiketiyle raflardaki yerini alan romanı ‘Hamdüsena Sokağı Kadınlar’ı ile yeni romanını ve Türkiye’yi konuştuk.

• İsimsiz ve Eşiktekiler adlı romanlarınızdan sonra ‘Hamdüsena Sokağı Kadınları’nı yazmak nasıl bir düşünceden doğdu?

Yaşadığımız zaman diliminde, yazmamı gerektiren pek çok şey vardı. En önemlisi siyasal İslam’ın yükselişi, ülkemin hızla, gözle takip edilir biçimde ekseninin kayması ve değerlerin karmakarışık olması gibi. Hukuk sisteminin çöktüğü, yargıya inancın azaldığı bir dönem bu. Teknolojinin geliştiği, yapay zekânın söz konusu edildiği, hayatlarımıza girdiği bir dönemde siyasal İslam’ın geçtiği bu yükseliş beni rahatsız ediyordu. Tacizin, tecavüzün, kadına şiddetin artması, din adamlarımızın kız çocuklarının evlendirilme yaşları gibi konularda verdiği akıl almaz fetvalar… Anayasasında, “Türkiye demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” yazan bir ülkede dinin siyasete en üst düzeyde alet edilmesi. Bu alanlardaki rahatsızlıklarımdan doğdu kitap. Uzun yamandır yazmak istediğim bir konuydu ve üçüncü roman olarak bu konuyu belirledim.

• Kitabın ilginç bir adı var. Bu isim nereden doğdu? Bu sokak nasıl bir sokaktır?

Kitapta sözünü ettiğim sokağa bir ad vermek istemiştim yazarken. Sıradan bir sokak adı olmamalıydı, içinde oraya ilişkin çağrışımlar taşımalı hem de ilginç olmalıydı. Bu sokak, kitapta da söylendiği gibi katmerli muhafazakârlar sokağı. Erkek çocuklarını el üstünde tutan, kızlarını okutmayan, ezen, erkenden evlendiren ailelerin yaşadığı bir sokak. Bütün dinsel geleneklerin inatla sürdürüldüğü, kadınların, erkeklerin hizmetinde olduğu bir yer. İnsanların birbirlerini sürekli perde arkasından gözlediği, dedikodusunu yaptığı fısıltılı bir dehliz. Çünkü hayatın bütün çok renkliliğine karşın, eğitimden yoksun bırakılıp cehalete mahkûm edilmiş, örtülüp sarılıp kapalı kapılar ardında yaşamaya itilmiş kadınların, dualara ve kadere yaslanmak, birbirlerinin jandarmalığını yapmaktan başka işleri yoktur.

• Kitapta muhafazakârlık hakkında pek çok sorgulama var. Bunları bazı olaylarla ve sorularla açıyorsunuz. Bu sorgulamalar hakkında okurdan beklentileriniz neler?

Muhafazakârlık, bugün gündelik hayatta sıkça kullanılan bir kavram. ‘Muhafazakâr’ dediğimiz kişiler, insana, bütün bir dünyayı anlayabilecek ve dönüştürebilecek kurucu bir özne gözüyle bakmıyor. Tersine, onlara göre insan yetersizdir, ancak dinle, dini değerlerle desteklendiği zaman güçlü olabilir. Bunlardan hareket ederek, bugün muhafazakârlık denince, kadın bedeni üzerinden üretilen sığ bir ahlak anlayışıyla karşı karşıya kalıyoruz. Kadınları korunmaları gereken bir varlık ve cinsel bir obje olarak görüp onların ellerini sıkmayan, çocuk yaştaki kızlarını evlendiren, onlara ergen muamelesi yapan, örten, saran, evlere hapseden bir anlayışla. Kitapta bu tür bir muhafazakârlığın sorgulamasını yapıyorum. Bu sorgulamalar oldukları yerlerde kalmıyor, başka didiklemelere de kapılar açıyor. Aşk, cinsellik, bekâret, namus, vicdan temizliği, din istismarı sorgulamalarına uzanıyor. Bu sorgulamaların yalnızca karakterlerin fikirleri olarak kalmasını istemiyorum elbette. Her romanın, hatta her metnin bir yazılma amacı var. Her kesimden okurun da bu sorgulamaları yapmasını hedefliyorum.

• Türk İslam kültüründe bireylerin zihinlerine kazınan ‘kader değişmez’ algılamasını yok etmek, hatta bu inanışı kırmak mümkün mü?

Hangi ülkede doğacağımızı, ailemizi seçme olanağımız yok. Bizi önce ailemiz, sonra çevre koşulları biçimlendiriyor. Ancak bu demek değildir ki kendi geleceğimizi belirleyemeyiz. Aklımın erdiği yaşlardan bu yana yazgı denen kavramın, insanın zekâsını kullanarak denetleyebileceği, yönünü çizeceği bir gelecek tasavvuru olduğunu düşündüm. Evet, yaşam elimizdedir.

Özgürlüklerimiz, hedeflerimiz için mücadele edersek hayatımızın yönünü belirleyen kendimiz oluruz. Sonucunda başarısız da olsak, acılar da çeksek yaşadıklarımız bizim seçimimizdir. İnsanın böyle düşünebilmesi için varoluşunun farkında olması, farkındalık edinmesi gerekiyor. Ancak, kolay değil, kaderin değişmez olduğu algısını kırmak. Bizim gibi “Kısmet, Allah yazdıysa olur, inşallah…” gibi tevekkül zihniyetiyle geleceğe bakan insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede zor ama imkânsız değil.