Mutluluk ve sınırlar
Birgün Birgün Birgün Birgün
Açık Radyo’da Alper Hasanoğlu ile iki haftada bir cuma günleri, saat 19.00 ile 20.00 arasında, ‘Normalin Sınırları’ adlı programa başladık. İlk programı 17 Mayıs tarihinde yaptık, ‘normal’ ve ‘sınır’ kavramlarını ele aldık öncelikle. Bu hafta cuma günü de ‘mutluluk’ meselesini şöyle bir etraflıca konuşmayı düşünüyoruz. Vaktiniz olursa dinleyin isterim. Programdan çıkmış vapurla dönerken, normal ve […]

Açık Radyo’da Alper Hasanoğlu ile iki haftada bir cuma günleri, saat 19.00 ile 20.00 arasında, ‘Normalin Sınırları’ adlı programa başladık. İlk programı 17 Mayıs tarihinde yaptık, ‘normal’ ve ‘sınır’ kavramlarını ele aldık öncelikle. Bu hafta cuma günü de ‘mutluluk’ meselesini şöyle bir etraflıca konuşmayı düşünüyoruz. Vaktiniz olursa dinleyin isterim.

Programdan çıkmış vapurla dönerken, normal ve sınır kavramlarına dair düşünmeye devam ediyordum; bu kavramların, ikinci programın konusu olan ‘mutluluk’la ilişkisine dair çeşitli kitaplar, filmler, fikirler aklıma gelmişti. Neden bilmiyorum, Steven Spielberg’in Oscar ödüllü, 2001 yapımı ‘Artificial Intelligence: AI’ adlı filmindeki robot çocuğun yüzü canlandı zihnimde. Hani şu, bir zamanlar herkesin evinin duvarında asılı olan Bruno Amadio’nun ağlayan çocuk resmini andırıyordu filmdeki David’in yüzü, o üzgün bakışları. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde insanlar o resmi duvarlarına asmıştı. Neydi o resmin gizemi? Ne zaman o resmi görsem, aklıma Melani Klein’ın yazdıkları, çocuk ve anne arasındaki o gizemli bağ aklıma gelir. Herkesin içinde öyle gözü yaşlı bir çocuk mu vardı?

‘Artificial Intelligence: AI’ filmini gerçekte Stanley Kubrick çekecekmiş, ama istediği koşullar oluşmadı diye ertelemiş sürekli ve ölümünden sonra bu projeyi Spielberg devralmış. Kubrick’in bu filmi, ‘2001: A Space Odyssey’in devamı olarak düşündüğü söyleniyor ki, oldukça anlamlı. Neydi filmdeki insanları ağlatan şey? Mutlak aşk mı, anneyle bütünleşme arzusu mu, bu bütünleşmenin imkânsızlığı mı?

Anne ile bebek arasındaki ilişki öylesine derindir ki, annenin bebeği doyuran memesi, ona şefkatle bakan gözleri, bebekte yoğun bir güzellik algısı yaratır; fakat psikanalist Meltzer’in de altını çizdiği gibi, annenin bu dış güzelliğinin yanı sıra bebeğin anlayamadığı bir iç dünyası da vardır, zaten bütün mesele de bu iç dünyayla çocuğun nasıl bir ilişki kurabildiğiyle ilgili. Annenin bebeğini eşsiz bir varlık gibi görmesi, biricik hissettirmesi, bebeğin de annesini eşsiz ve biricik görmesine neden olur. Filmdeki David de, robot bir çocuk olmasına rağmen yapay zekâya sahip olduğu için, gerçek bir insan gibi, hatta gerçek bir insandan çok daha fazla annesine tutkuyla bağlanır, ayrılamaz ondan, çünkü robot olduğu için büyüyemez, sonsuza kadar 11 yaşında kalacaktır. Filmde, çok ama çok uzun bir aradan sonra, yüzlerce yıldan sonra, sakladığı bir saç telinin ve gelişmiş teknolojinin yardımıyla David’in sadece bir günlüğüne annesine yeniden kavuştuğu andaki mutluluk geldi aklıma. David’i mutlu eden şey, annesinden aldığı o biriciklik hissidir, onu benzeri olan bütün robotlardan ayıran şey… O biriciklik hissi olmazsa, evrenin sonsuzluğunda kaybolmuş gibi hissedecektir, diğer robotlar gibi bir robot… Evlerinin duvarına Amadio’nun o ağlayan çocuk resmini asanlar, muhtemelen o biriciklik özlemi yaşayan içlerindeki çocuğu hatırlamak istiyorlardı. Bütün o ‘mutlak aşk’ hikâyeleri, kavuşamadıkça daha çok arzulayan âşıklar, David’in annesine duyduğu aşktaki gibi biriciklik hissini arıyordu belki, tam ve mükemmel bütünleşme… Ama bu bütünleşme, bir kere doğup annenin bedeninden ayrıldıktan sonra imkânsızdı, tensel ve tinsel sınırlar giriyordu araya. David, annesine kavuştuğu anda mutlu olmuştu, ama izleyenler bu kavuşma ânını gözyaşları içinde izlemişti, çünkü bir gün sonra yine ayrılacaklardı. Bu filmin ardından David’in büyümesi, anneden ayrışıp hayatın anlamını başka yerlerde aramasına dair bir devam filmi de olsaydı, belki insanlığın gelişimine dair asıl başlık da açılmış olurdu.

Melanie Klein, insanın kendi dışındaki bir varlıktan ziyade, kendi içindeki iyi ve kötü nesnelerin bütünleşmesiyle anlamlı ve yaratıcı bir hayatın temellerinin atılacağını iddia etmişti. Asıl aşk, sınırlarla mümkündü, ayrışma ve bireyleşmeyle, mutlaklık beklentisi ve arayışından uzaklaşarak…

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız