birgün

15° AÇIK

KÜLTÜR SANAT 13.11.2020 04:00

Müziği okumak…

Müziğin hayatımdaki yeri ve önemi müzisyen olmamdan çok daha fazlasıdır. Ortaokul sıralarından başlayan müziğe vakit ayırmam, onu ciddiye almam belki de bana bu günlerin yolunu açtı. Müzik benim için hiçbir zaman arka fon olmadı. Nasıl biriyle konuşurken, birbirimizi dinlerken hiçbir kelimeyi kaçırmamaya çalışıyorsak herhangi bir şarkıyı ya da albümü dinlerken de hep aynı duyarlılığı göstermeye çalıştım.

Müziğin; sinema tiyatro heykel resim gibi önce “görme” -somut- ile değil “duyma” -soyut- ile bizleri etkilemesi ve herkes de farklı anlar, duygular yaşatması neredeyse tinsel bir anlam yüklememe sebep oldu dinlediklerime. Müzik ile ilgili filmler, otobiyografik kitaplar, müzisyenlerle yapılan röportajlar, konser kayıtları, eleştiri yazıları müziği biraz daha görünür kıldığı için en az müziği dinlemek kadar ilgimi çekti.

Bu aralar Jeff Burger’ın hazırladığı “Bir Leonard Cohen Kitabı”nı okuyorum. Bu 60’lı yıllardan başlayarak sanatçının ölümü 7 Kasım 2016 yılına kadar Cohen ile yapılan radyo-gazete-tv söyleşilerinin yer aldığı bir kitap. Öylesine sorular ve öylesine cevaplarla bezenmiş bir kitap ki öyle bir solukta okunması bir yana neredeyse her sayfada durup uzun uzun düşündürüyor insanı. Şiirden demokrasiye, inzivadan kadınlara, melankoliden cinselliğe kadar binlerce fikrin oluşturduğu kocaman bir dönme dolap Cohen. Bu söyleşilerle ortaya çıkan gizemli dünya sanatçı kadar müzik gazetecilerinin de ne kadar donanımlı ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi.

Üşenmeyip eğer arşive bir göz atıp 1960 ve 70’li yılların Hey, Ses, Gong gibi müzik-sinema dergilerine bakarsınız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Konserlerde çalınan repertuvardan tutun da, bir gruptan başka bir gruba transfer olan müzisyenlerin görüşleri, şarkıların düzenlemelerinden solistin yorumuna kadar bir dolu şeyi aktarmaya çalışırdı müzik yazarları. Tabii ki o yıllarda televizyonun hayatımıza yeni girmesi ve internet, dolayısıyla sosyal medyanın da olmaması nedeniyle biz gidemediğimiz konserleri bu mecralardan takip ederdik.

Yıllar önce Emin Çölaşan Ankara’da bir konser öncesi Gürer-Süher Pekinel kardeşlerle görüşmeye gider. Müzik hakkında konuşup gazetede yayınlayacaktır.

İlk sorusu “müziğe nasıl başladınız?” olunca Pekinel kardeşler bu soruya şiddetle itiraz ederler. “Bizim hakkımızda bu tür bilgileri bilip de buraya gelmeniz gerekiyordu. Yurtdışında gazeteciler ellerinde dosyalarla geliyorlar. Sizin de Rachmaninoff ‘un piyano konçertosu yorumumuzu ya da Beethoven ve Çaykovski besteleri arasındaki duygusal farklılığı sormanızı beklerdik. Lütfen çalışın öyle konuşalım” gibi bir şeyler söylerler. O zaman da çok ünlü bir gazeteci olan Sn. Çölaşan hiçbir komplekse kapılmadan bunu çalıştığı gazetede olduğu gibi yazdı.

Benim de kulağıma küpe oldu bu anektod. Zaman zaman genç gazeteci arkadaşlarıma anlatırım bunu. Bizim de başımıza gelen benzer bir hikâye var.

Sene 1997. İlk albümün üzerinden on bir sene geçmiş. Biz bu arada “Bir Yaz Daha Bitiyor”, “Yaz Bulutları”, “ Bir Günlük Aşk”, ve “Ankara’dan Abim Geldi” albümlerini yapmış az çok bilinen ve şarkıları sevilen bir grubuz.

Birkaç yıllık ayrılıktan sonra yeniden toparlanıp Yunanlı müzik adamı Nikiforos Metaxas ile hit olmuş şarkıları yeniden düzenleyip en iyilerden oluşan bir albüm yaptık. Adını da Gökhan’ın önerisiyle “best of’’a da gönderme yaparak “Mest Of Gündoğarken” koyduk. Bağdat caddesinde imza günümüz var.

O yılların amiral gazetesinden genç bir gazeteci arkadaşımız geldi.

Kayıt cihazını çalıştırdı. İlk sorusu şu oldu…” Bu sizin ilk albümünüz mü?”

Bilemiyorum şu anda bu arkadaşımız hâlâ gazetecilik yapıyor mu ama neyse ki ülkemizde bu mesleğin hakkını veren kültür sanat editörleri, müzik yazarları, müzik eleştirmenleri, radyo programcıları var. Bu yazıyla da onlara bir selam gönderip bu hafta kaybettiğimiz hocamız, ağabeyimiz, örnek aldığımız, çok sevdiğimiz, değerli müzik ve düşünce adamı Timur Selçuk’u da rahmetle anıyorum… Mekânı cennet olsun.