Narsisizm meselesi
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

Sosyal medyada, “açız” diyen çiftçiye, “cep telefonunu göster” diyen akademisyen (!) görüntülerini seyretmişsinizdir. Ahali haklı olarak, burnuna dayanan “ucuz, tuşlu” telefona bakakalan adamcağızı yerden yere vurdu, dalga geçti, hakaret etti.

Ama zavallıcık gerçekte aynı ahalinin ortak hislerine dayanarak, pahalı bir telefon çıkacağını sanmıştı. Neden mi?

Çoğu bilimsel kavram gündelik dilin sözcüklerinden alınmıştır. Bilimsel kavram haline geldiğinde sınırları, kapsamı ve anlamı gündelik dildeki anlamından çok farklılaşır. Kimi kavramlar da, bilimden gündelik dile geçer. Yine aynı süreç işler. Bilimsel kavramla gündelik dildeki kullanım kimi zaman birbiriyle ilişkisiz hale bile gelebilir.
Narsisizm, narsisistik kişi/lik terimleri son yılların en iyi örneklerinden.

Psikanalitik kuramdaki narsisizm kavramıyla gündelik dildeki kullanım arasındaki tek ortaklık kabaca “kendini sevme, değerli ve üstün bulma” arzusu, o kadar.



Batıda gündelik dile geçmesi seksenlerin ortası, bizim gündelik dilimizde yaygınlaşması ise iki binlerin başını buldu. Terimin gündelik dile inmesiyle aynı anda hem “evet tabi ki öyleyim böbürlenmesi” hem de “aman ya bırak şu narsisistiği” eleştirisi için kullanılabilir olması ilginç değil mi? Hem öyle olmakla efelenilen hem de öyle görülmekten çekinilen bir niteleme!

Sahip olunanların sürekli teşhir edilmesi arzusu ile bir tür kendini vitrine dönüştürme çabasının iç içe geçtiği bir hal. Türkiye’deki ilk örnek belki de “rolex” saat ve “rayban” gözlüklerdi. Şimdilerde akıllı telefonlar ve otomobil anahtarları yaygınlaşmış durumda. Yaygınlaşmasında vitrinde olma arzusunun da bir pazarlamaya dönüşmesi ve “ucuzlamasının” rolü büyük. O da bir tüketim çünkü.

İnsan varolduğunu ancak bir başkasınca görüldüğünde hissedebilir. Görülmenin ancak sahip olduklarınızla mümkün olabileceği inancına neoliberalizm diyoruz.

Eğitim, iş, konut, sağlık alanlarında hiçbir güvencesi olmayan, başı derde girdiğinde kimsenin el uzatmadığı, “kendi bacağından asılan”, iş ararken kentten kente taşınmak zorunda kalan, aynı mahallede hiç değilse üç kuşak oturamayan, dahası hiç bir mahallenin üç kuşak görünümünü, yapılarını, sokak isimlerini bile koruyamadığı biteviye bir “yersiz yurtsuzluk”, “geleceksizlik” hali.

Bir yandan bu hal ve şartlar altında bitimsiz bir yetersizlik korkusu çekerken, aynı anda mutluluk, refah, doyum ve zenginlik içinde “olanlar var” bombardımanına uğramak! Benden başka herkes bir yolunu bulmuş, yırtmış ve arzulanana ulaşarak vitrine çıkmış, korkusu. Ya ben beceremiyorum ya da benim önümü kesenler var galiba sorularının zihnine doluşması. Egemenlerin de, aslında sen de hepsine sahip olabilirsin ama işte düşmanların senin önünü kesiyor, sen aslında dünya fatihiydin ama hainler seni sattı, o yüzden bu haldesin diye aklını düşmanlaştırıcı haset denizinde boğmaları.

Pabucumun akademisyeni, “ya bu çiftçiler çok tembel, devletimiz onlara dekar başına bilmem ne kadar teşvik veriyor, onlar da aldıkları parayla tarım yapacaklarına, akıllı telefonla hava atıyorlar, sen kim akıllı telefon sahibi olmak kim, bunlara yaranılmaz, elini versen kolunu isterler, utanmadan açım diyor” diye düşünmesin de ne yapsın?

Neoliberal narsisistik, yaşayabilmek için görülmek, görülebilmek için sahip olmak zorunda. Sahip olmasa da sahipmiş gibi yapmaktan başka çıkarı olmayan kof kibir kumkuması. Reisli yılların alameti farikasının her şeyin en en en büyüğünü yapmakla böbürlenmek olması boşuna değil.

*Daha doksanlı yılların başında Vitrinde Yaşamak’ ı yazan, Nurdan Gürbilek’ e saygı duymamak mümkün değil.