birgün

16° PARÇALI BULUTLU

SPOR 13.03.2020 04:00

‘Ne kadar rezil olursak o kadar iyi’

12 Eylül 1980 darbesi hayatımızı ve ülkeyi allak-bullak ederken, darbe yiyen alanlardan biri de spor olmuştu. 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 1980-81 sezonunda verdiği talimatla Ankaragücü’nü Süper Lig’e çıkartmıştı.

Evren, dönemin Spor Bakanı’na yaptığı baskıyla yeni bir yasa çıkarttırır. Yasaya göre hangi takım Türkiye Kupası’nı kazanırsa, 1. Lig’de oynamaya hak kazanacaktı. “Netekim” öyle de olmuştu. Ankaragücü kupayı kazandı 1. Lig’in yolunu tuttu.

Tarihsel kültüre sahip Ankaragücü’nü kendi emellerine alt eden bir diktatör, futbolu kirletmeye o renklerle başladı. Bu aynı zamanda, bugün gelinen noktanın da temellerini atıldığı andır.

Özal ile birlikte, ülkeyi uluslararası sermayenin çiftliği haline getirmek için çaba harcandığı dönemde, her alanda hukuksuzluk ve ahlaki erozyon kurumsallaştırılarak halka empoze edilmeye başlandı.

Kurumsallaşan ahlaksızlık, ülkeyi telafisi olmayacak şeklide yıpratırken, tüm değerlerini ve insani erdemleri yıkarak yeni bir insan şekli yaratmaya da başlamıştı. Neo-liberal politikaların pazarlanması neticesinde ortaya çıkan ‘rant’ kurgusu, kuralsızlıklar ve hukuksuzluğun sağladığı avantajlar ile bir model ortaya çıkardı.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler”

Ve futbol… dernek yapısı içinde yetki kullanılan fakat sorumluluğu olmayan futbol, bu yozlaşmanın en rahat kurumsallaştığı yer oldu.

1996 sonrası, TV yayın gelirleri ile küresel kurgu içinde endüstrileşen futbol, bizde, gene endüstrileşme kılıfı altında illegal yapıların kullanım alanı oldu. Ve siyaset, bu alandaki toplumu topraklama aracı haline gelmesi için bu yapıların hareket alanlarına karşı ‘salağa yatarak’ kendi hareket alanını belirledi. Süreç, bir teknik direktörün bir partinin meclisteki grup toplantısında konuşma yapacak kadar şuurunu kaybetti. Şuursuzluk, siyasi erkin korumaları ile şampiyonluk posterlerine kadar taşındı.

Kirlenen futbol, şampiyonluk kurgusunu sahadan masa başına getirilmesi ile, tüm değerlerini kaybederek ‘araç’ haline getirildi.

Bu ülkede para kazanma gibi, şampiyonluk için her yolun mubah sayılacağı yöneticilerin yanında, ciddi bir seyirci (taraftar değil!) kitlesi olduğunu unutmamak lazım. Bu gerçek, şike, teşvik ve doping kullanılmasını da kurumsallaştırdı.

O zaman diliminde, Merhum Süleyman Seba’nın “şerefli ikincilik” olarak adlandırdığı sonucu, bir basit söylem olarak algılanmasının, sanırım bugün ortaya çıkan gerçekler doğrultusunda, ne kadar saygın ve içerikli bir söylem olduğunu daha iyi anlamaktayız.

Bir ülkede, bir kurumsal yapının, mesleki ahlak kuralları ile meslek etiği bozulduğu zaman, o alanın sağlıklı gelişmesi mümkün değildir. Ve o alan içinde, donanımlı insan geliştirmek ile donanımlı insan barındırmak ta mümkün olmaz. Çünkü o kirlenen yapı, kendi insanlarını yaratır ve içine kimseyi almayarak sisteme adapte olan kişiler üzerinden ‘rant’ kurgusu haline gelir.

Harcanan para ile kazanılan paranın büyüklüğünün karşılığındaki ortaya çıkarılan işin kalitesizliği, bu yapının nasıl bir ‘rant’ kurgusu olduğunun ispatıdır.

Ama dünyada ibretlik olaylar da var. 2006 yılında, “Temiz Ayaklar Operasyonu” yapılan İtalya’da Juventus, Fiorentina, Lazio ve Milan’ın karıştığı büyük bir şike olayı da ortaya çıkartılmıştı. Dünya Kupası öncesi bu soruşturmanın sorun yaratacağını söylenmesine rağmen, soruşturma açılıp süreç Dünya Kupası’nda da devam ettirilmişti.

14 Temmuz 2006 tarihinde, bir sonraki sezon Fiorentina, Milan ve Lazio’ya ligde kalarak puan cezasına, Juventus’un bir alt kümeye düşmesine karar verilmişti. Fakat, 9 Haziran ila 9 Temmuz 2006 tarihleri arasında; Almanya’da yapılan Dünya Kupasını İtalya kazanmıştı.

O zaman diliminde, 2005 yılında Almanya’da da Robert Hoyzer isimli hakemin karıştığı bir bahis çetesi operasyonu vardı.

Dünya Kupasına ev sahipliği yapacak olan Almanya için sorun olabilir derken, aksine, hiçbir riskten çekinmeden olayın üstüne giderek süreç açığa çıkartılmıştı.

Her iki olayda, futbolu ‘ekol’ haline getirip kurumsallaştırmış iki ülkenin olaya bakış açışı çok önemliydi.

Biz ise, sanki hiçbir şey bilmeyip Mesut Bakkal sayesinde her şeyi öğrenmiş gibi yapıp şaşırıyoruz.

Mahkemeler Çağlayan’da…

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız