birgün

23° AÇIK

EĞİTİM 24.04.2020 04:00

Nedir bu “Tabula rasa”?

Epeydir eğitim eleştiri yazılarında “Tabula rasa” metaforuna atıf yapıldığına rastlamamıştım. Liberaller ve liberal dinciler, İslamcı iktidarın ilk yıllarında “davranışçı” eğitim modelini yermek için modelin felsefi arka planına gönderme yaparken sık kullanırlardı.

Artık bunu yapmıyorlar; çünkü davranışçılık teorik olarak ve kavram olarak eğitim literatüründen çıkartıldı. Geçenlerde Cumhuriyet’te eleştirel eğitimin öğrenciyi “Boş bir kap ve bidon” olarak gören eğitim anlayışının (davranışçılık) panzehiri olduğunu anlatan bir köşe yazısı okudum. “Boş bir kap ve bidon”, “Tabula rasa” metaforunun karşılığı olarak kullanılmıştı. Modern eğitimi dinselleştirenlerle eğitimin dinselleştirilmesini eleştirenlerin aynı metafora başvurmaları, uzun süredir beni şaşırtmıyor! Ama aslında şaşmak gerek.

Eleştirel eğitimin veya eleştirel pedagojinin kuramsal kavramlarına doğru bir yolculuk yapsak son durağımız hiç kuşkusuz aklın özgürleşmesinin ifadesi olan “Tabula rasa” metaforu olurdu. Metafor, aklı tutsak edenlerde hâlâ kuyruk acısı olarak duruyor. Peki, nasıl oluyor da uğraşı aklın özgürleşmesi olan eleştirel eğitimciler, akıl gardiyanlarına yönelik eleştirilerini aynı dil ve mantıkla yapabiliyor?

Nedir bu “Tabula rasa”? Türkçesi “Zihin, doğuştan üzerinde hiçbir harf bulunmayan, hiçbir ide barındırmayan boş bir kâğıttır!” sözünün Latincesi. Sözün sahibi John Locke, bunu biliyoruz. Bilmediğimiz, John Locke’un bunu “Doğru muhakeme ve yargılama açısından iyi bir temel oluşturmayan ve faydasız sorularla uğraşan Aristotelesçi mantığa”, onlardan biri olması istendiği halde katılmadığı ruhban sınıfına, kiliseye ve Kutsal Kitap’a vurduğu öldürücü darbenin sloganı olduğudur.

John Locke, “Tabula rasa” deyimi ile Ortaçağ’da düzleştirilip (silinip) tekrar yazılabilen bal mumundan yapılmış deftere benzeyen yazı tabletine gönderme yapıyor. Locke, tıp doktoruydu; doğa bilimleriyle, siyaset ve felsefeyle ilgilendi. Kilisede yükselme garantili papazlık teklifi almıştı; yani Tanrı’yı yok saymıyordu (3500 kitabının yüzde 24’ü ilahiyat, yüzde 11’i tıp kalanı siyaset, hukuk, felsefe, doğa felsefesiyle ilgiliydi). Locke, buna rağmen kilise adına Ahlak Felsefesi Denetçiliği yaptığı sıralarda bile şu soruların yanıtını arıyordu: “Tanrı bir yorumcu olmadan kendisinin anlaşılamayacağı şekilde mi hitap ediyor?”, “Kilisede Kutsal Kitap’ın yanılmaz yorumcuları gerekli mi?”, “Ahlaki düsturlar zihnimize nakşedilmişse niçin doğaya (davranış ve düşüncelerimize) ve doğru muhakemeye ilişkin kurallar farklı yerlerde farklı beyan ediliyor?”

Locke, tartışmasız ve mutlak bir kaynak (Tanrı) ve onun adına denetleyen temsilcileri (Kutsal Kitap, kilise, kral) arasında bilginin, düşüncenin, insan eylemlerinin kaynağını arıyordu. Sorularına yanıt bulduğunu düşündüğünde eğitim üzerine notlarında “Bir çocuğun dünyaya geldiğindeki durumu hakkında fikir yoran bir kişinin, çocuğun gelecekteki bilgilerinin malzemesi olacak bir yığın ideyle dolu olduğunu düşünmek için elinde pek de sebep bulunmayacaktır. Çocuk bu ideleri tedricen temin eder.”

“O halde zihin, üzerinde hiçbir harf bulunmayan, hiçbir ide barındırmayan boş bir kâğıttır.” Locke, doğrulanmamış bilgiyi bilgiden saymıyordu. Bilgiyi doğrulamanın yolu olarak da deneyi salık veriyordu. Locke’un, bilgilerimizin, deneyimlerimizin toplamı olduğu tezi yanlış değildi fakat eksikti. Bugün, kimi yetilerimizin taşıyıcısının genlerimiz olduğunu, gen yoluyla aktarılan yetilerin Tanrı tarafından kodlanmış yetiler olmadığını biliyoruz.

Davranışsal gen teorisi, Lock’tan 150 yıl sonra Francis Golton tarafından ortaya atıldı; Locke bunu bilemezdi! Locke, Tanrı’nın varlığını değil, tanrı adına hüküm veren otoriteyi sorguluyordu. Galileo, Locke’un doğduğu yıl, Copernicus’un güneş merkezlilik tezini deneyle kanıtlayarak Kilise’nin maddi dayanağını ortadan kaldırmıştı; Tanrıyla tartışmaya girmeden... Lock e ise Galileo’dan 50 yıl sonra Tanrı fikrinin tinsel dayanağını yıkıyordu. “Tabula rasa”, “Eppur si muove” (Dünya yine de dönüyor) gibi bir şeydi!

Bilim, bugün düşüncelerimizin tek kaynağının deneyimlerimiz olmadığını söylüyor. Bilimin, bilgimizin kaynağına ilişkin genlerimiz, nesneden aldığımız bilgilerle yeni bilgiler ürettiğimiz (Locke’de bu görüşteydi), yaşantımız, beslenmemiz, coğrafyamız gibi yeni keşifleri hiç kuşkusuz Locke’un yolunu gösterdiği deneyler sayesindedir ve hiçbiri zihnimizin doğuştan belli bir bilgiye sahip olduğuna işaret etmiyor.

Genler yoluyla taşıdığımız yetilerin zihnimize yerleştirilmiş fikirler, bilgiler ve inançlar olduğunu iddia edenler hala çoğunluktadır. Fakat ok yaydan çıkmıştır. Bu kez de genom teknolojisi, genlerle oynayarak taşıyıcısı olduğumuz yetileri değiştirerek onların önüne yeni güçlükler çıkarmaktadır!

1930’lu yıllarda Jhon B. Watson, genlerin (içgüdü) etkisini reddedip davranışlarımızın kökeninin salt kültür olduğunu iddia edip “Bana bir düzine bebek ver onları sanatçı, avukat, hırsız, tüccar, dilenci veya herhangi bir uzman olarak yetiştireyim.” dememiş olsaydı “Tabula rasa” bu denli öfkelendirici bir metafor olmayabilirdi belki. Yirminci Yüzyıla damgasını vuran “davranışçı” eğitimin bu sözde ifade bulduğu düşünülür.

Tıp, fizik, biyoloji ve ilgili tüm bilim dalları davranışlarımızın kökenini kendi içinde tartışıyor ve tartışma devam edecek. Ancak belli bir bilgiye sahip olarak doğduğumuz (İnnate) bilimin tartıştığı bir konu değil artık. Bugün bize eksik ve hatalı gelen ifadeler, gerçeğin reddinde işe yaramaz!

Not: Sınırlı sayıda okura hitabeden bu konunun bir gazete yazısı olması gerekir mi diye sordum kendime. Ancak eleştirel eğitim üzerine akıl yürüten ve Eleştirel Pedagoji adında bir derginin editörü olarak söz hakkı doğduğunu ve eleştirel eğitimin atası sayılan kavramın yanlış ve hatta eleştirel eğitimin aleyhine kullanımına itiraz etmem gerektiğini düşündüm.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız