Neoliberal krizin anatomisi ve Fransa’da tarihi güvenoyu hezimeti

Derya Uzunkala / Paris 8 Üniversitesi Öğretim Üyesi
8 Eylül günü Fransa’da Başbakan François Bayrou’nun liderliğindeki hükümet, Ulusal Meclis’te yapılan güven oylamasında 364’e karşı 194 oyla tarihi bir yenilgi alarak düştü. Beşinci Cumhuriyet tarihinde (1958’den günümüze), bir başbakanın kendi talebiyle çıktığı oylamada bu kadar açık farkla reddedilmesi ilk kez yaşanıyor. Ancak bu sonuç, Bayrou’nun şahsına indirgenemeyecek ölçüde, yapısal bir çöküşün semptomudur. Krizin odağında, Fransa’daki neoliberal merkez siyasetin giderek artan meşruiyet sorunu, toplumsal temsiliyet eksikliği ve teknokratik yönetim anlayışının çöküşü yer alıyor.
SİYASAL MEŞRUİYET KRİZİ
Bayrou’nun başbakanlık koltuğuna oturması, 2024 erken genel seçimlerinde sandıktan birinci çıkan sol ittifakın (Nouveau Front Populaire /Yeni Halk Cephesi), hükümet kurma hakkının fiilen bypass edilmesiyle mümkün olmuştu. Yalnızca dokuz ay önce, ülkede yükselen aşırı sağ ve parçalı sol karşısında “denge ve istikrar” unsuru olacağı iddiasıyla Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından başbakanlık görevine getirilmişti. Ancak bu atama, anayasal çerçevede yasal olsa da demokratik teamüller açısından açık bir meşruiyet krizine işaret etti. Bayrou hükümeti, daha ilk günden itibaren parlamentoda çoğunluktan yoksun, kamuoyunda sınırlı karşılığa sahip ve siyasal olarak zayıf bir pozisyondaydı. Macron, sol birliğin çoğunluk oylarını görmezden gelerek kendi çizgisine yakın, merkez sağ eğilimli bir figürü başbakan olarak dayattı. Bu hamle, Bayrou’nun başlı başına bir demokratik krizle iktidara geldiğini gösterirken, aynı zamanda Fransa’yı geçici hükümetler sarmalına, Macronculuğu ise zayıflayan bir demokratik zemine sürükledi.
EKONOMİK KRİZİN DERİNLİĞİ
Krizin diğer çarpıcı boyutu ise ekonomiydi. Fransa’nın kamu borcu, gayrisafi yurtiçi hasılanın %114’üne ulaşmış durumda; bu oran, Avrupa Birliği’nin Maastricht kriteri olarak koyduğu %60 sınırının neredeyse iki katı. Bütçe açığı ise %5’in üzerinde seyrediyor. Bayrou hükümeti bu tabloyu gerekçe göstererek 44 milyar avroluk bir kemer sıkma paketi sundu. Ancak plan, geniş kesimler tarafından sosyal haklara doğrudan saldırı olarak görüldü. Vergi artışları, kamu harcamalarının kısılması ve çalışma süresinin uzatılması gibi önlemler; özellikle emekçilerin, gençlerin ve kamu çalışanlarının öfkesini büyüttü. Zaten yıl boyunca süren protestolar ve sendikal hareketler, Bayrou’nun programına karşı kitlesel bir direnç zemini hazırlamıştı. Emeklilik reformu, kamu hizmetlerinin daraltılması ve artan yaşam maliyetleri bu toplumsal öfkeyi tetiklemişti. Hükümetin sunduğu plan, sosyal devleti daraltmayı, bireysel sorumluluğu öne çıkarmayı ve kamu hizmetlerini piyasa kurallarına açmayı amaçlıyordu. Ancak bu yaklaşım, klasik neoliberal reçetelerin ötesine geçemeyen, standart kemer sıkma politikalarının tekrarından ibaretti.
GREVLERİN EŞİĞİNDE
Bayrou hükümetinin çöküşü yalnızca mecliste değil, sokakta da etkisini göstermeye hazırlanıyor. Özellikle 10 Eylül’de yapılması planlanan grevler öncesinde yaşanan bu gelişme, siyasal ve toplumsal krizlerin kesiştiği kritik bir döneme işaret ediyor. Sendikalar “Her Şeyi Durduralım” çağrısıyla ulaşım, eğitim ve enerji sektörlerinde kitlesel iş bırakmaya hazırlanırken, hükümetin düşmesi krizin daha da derinleşeceğine dair güçlü bir işaret veriyor. Bu gelişmeler, kurumlarla yurttaşlar arasındaki bağın zayıfladığını ve siyasal-ekonomik modelin toplumsal talepleri karşılamadaki yetersizliğini açıkça ortaya koyuyor. Bu bağlamda yapılacak grev, sadece kemer sıkma politikalarına değil; seçmen iradesinin sistem dışına itilmesine ve neoliberal yönetişim anlayışına karşı verilen açık bir yanıt niteliği taşıyor. Aynı zamanda, temsil krizinin artık yalnızca parlamenter düzlemde değil, toplumsal düzeyde de görünür hale geldiğini açık biçimde gösteriyor.
BAYROU’NUN SAVUNMASI
Güvenoyu oylamasından önce yaklaşık kırk dakika süren konuşmasında François Bayrou, oylamanın yalnızca hükümetin devamına değil, Fransa'nın geleceğine ilişkin “tarihi” bir tercih olacağını vurguladı. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal durumu ise dramatik bir metaforla resmetti: “Kaptan olarak suyun ambarlara dolduğunu ve çatlağın büyüdüğünü görüyorum. Şimdi görevimiz suyu tahliye etmek. Hep birlikte. Derhal.”
Ancak bu çağrı, uygulamaya konulan politikaların ağırlığını doğrudan hisseden toplumsal kesimler açısından duygusal olarak etkili, ancak yapısal olarak inandırıcılıktan uzaktı. Bayrou’nun “hep birlikte” dediği o kolektif çaba, sınıfsal eşitsizliklerin keskin gerçekliği karşısında ideolojik bir soyutlamaya dönüşüyordu. Krizin maliyetini esasen kimlerin taşıyacağı sorusu, bu metaforun çağırdığı birliktelik duygusunu fiilen boşa düşürüyordu.
Konuşmasında Bayrou’nun yalnızca kriz yönetimi değil, aynı zamanda siyasal pozisyonunu yeniden inşa etme çabası da dikkat çekiciydi. Aşırı sağın yükselişine karşı bir tür “makul merkez” inşa etme girişimiyle, göç konusuna dair hem sınır güvenliğini hem de entegrasyonu içeren “iki yönlü” bir yaklaşımı savundu. Göçmen karşıtı söylemleri eleştirerek bir tür ahlaki zemin kurmaya çalıştı. Gençleri “kurban edilmiş bir nesil” olarak tanımlarken, işsizlik ve konut krizini “çifte başarısızlık” şeklinde çerçeveledi; yaşlı kuşaklara ise “sırtlarındaki borç yükünü hafifletmek” için sorumluluk üstlenmeleri çağrısında bulundu.
Servet vergisine dair yaklaşımı, Bayrou’nun sınıfsal adaletsizlikleri nasıl ele aldığını açık biçimde gösteriyordu. Sol partilerin yüksek gelir grubunun daha fazla vergilendirilmesine dair önerilerini, “gerçeklikten kopuk” fikirler olarak nitelendirdi. Bu tür politikaların, zenginlerin “voodoo bebeği gibi iğnelenmesi”ne benzediğini söyleyerek, sermayenin ülkeden kaçabileceği uyarısında bulundu. Bununla birlikte, en yüksek gelir grubunun “özel katkı” mekanizmaları aracılığıyla borç yüküne destek verebileceğini ifade etti — ancak bu öneri, vergi adaleti yönündeki taleplerle arasındaki mesafeyi kapatmaya yetmedi.
Bayrou’nun konuşması, bir yandan toplumsal krizi ahlaki birlik çağrısıyla yumuşatma, öte yandan yapısal eşitsizliklere dayalı neoliberal politikaları rasyonel zeminde meşrulaştırma girişimi olarak okunabilir. Ancak bu söylem, solun sınıfsal eleştirilerini, merkez sağın kurumsal itirazlarını ve aşırı sağın popülist hamlelerini bertaraf etmeye yetmedi.
MECLİS VE SOKAK: ÇİFTE REDDEDİŞ
Güven oylaması günü Ulusal Meclis adeta bir itiraz koalisyonuna dönüştü. Sol blok, hükümet programını sosyal devleti tasfiye girişimi olarak nitelerken; aşırı sağ “beş on yıllık savurganlık” diyerek erken seçim çağrısı yaptı. Bu noktada hükümetin sadece ekonomik nedenlerle değil, halkın tercihiyle siyasal karşılık arasındaki boşluğun derinleşmesi nedeniyle zayıfladığı açıkça görüldü. 2024 seçimlerinde oyların çoğunluğunu alan sol blokun (Nouveau Front Populaire / Yeni Halk Cephesi) iktidardan dışlanması, seçmen iradesinin yönetsel yapıya aktarılmadığına dair toplumsal kanaati (özellikle sol seçmenler için) daha da derinleştirdi. Bayrou parlamenter çoğunluğa hiçbir zaman sahip olamazken, siyasi manevralarla ayakta tutulmaya çalışılan bu hükümet, kaçınılmaz olarak kendi ağırlığı altında çöktü.
MACRON’UN ÇIKMAZI
Bayrou hükümetinin düşmesiyle gözler yeniden Macron’a çevrildi. Mevcut durumda Macron’un önünde üç seçenek var gibi görünüyor: yeni bir başbakan atamak, azınlık hükümetiyle yola devam etmek ya da erken seçim yoluna gitmek. Ancak hangi tercih yapılırsa yapılsın, Macron artık iktidarını sürdürebilmek için ya neoliberal politikalardan geri adım atmak ya da artan siyasal izolasyonu göze almak zorunda.
Bayrou hükümeti ve Macron’un sosyoekonomik politikalarına tepki yalnızca meclisle sınırlı değil. Ülkede uzun süredir biriken toplumsal öfke sendikalar aracılığıyla ifade edilirken, 10 Eylül’de yapılacak grevlerin bu öfkeyi daha da görünür kılacağı öngörülüyor.
Ulaşım, eğitim ve enerji gibi sektörlerde hayatın durması beklenirken, “Her Şeyi Durduralım” çağrısıyla örgütlenen bu hareket, yalnızca ekonomik talepleri değil, siyasal temsiliyet sorununu da büyük olasılıkla hedef alacak.
AVRUPA İÇİN UYARI
Tüm bu gelişmeler, yalnızca Fransa’ya özgü değil. Bayrou’nun düşüşü, neoliberal merkez siyaset anlayışının halktan kopuk teknokratik çözümlerle sürdürülemeyeceğinin çarpıcı bir örneği. Avrupa’nın ikinci büyük ekonomisinde sistemin hem içeriden (meclis) hem de dışarıdan (sokak) bu denli açık biçimde sorgulanması, kıta genelinde büyüyen temsil ve sosyal krizin yansımasıdır.
Bu gelişmeler, yalnızca kısa vadeli bir yönetim krizine değil, Beşinci Cumhuriyet’in kurumsal meşruiyeti, halk iradesinin temsili ve siyasal alanın işleyişine dair daha derin bir sorgulamaya zemin hazırlıyor. Macron’un merkeziyetçi ve teknokratik yönetim tarzının, uzun süredir biriken toplumsal talepleri bastırmaya yönelik neoliberal önlemlerle birleşmesi, Fransa’daki demokratik kurumların işlevselliğini ve siyasal temsil mekanizmalarının meşruiyetini aşındıran yapısal bir tıkanıklığa işaret ediyor.


