Neoliberal politikalar totaliter bir rejim olmadan uygulanamaz

03.11.2019 08:52 BİRGÜN PAZAR
Bu kurumcu iktisat ve post-Washington uzlaşması devletin başarısızlıklarını çözeceği,z piyasa başarısızlıklarını çözeceğiz iddiaları ile geldiler ama zaten Washington uzlaşmasının politikalarıyla devlet bürokrasisi kendileri tarafından tarumar edilmişti. Devletin etkin devlet olma şansını elinden alınmıştı. Devlet burada denetim rolünü bile üstlenemez bırakın üretici rolünü

BİRGÜN PAZAR

Dünyanın pek çok yerinde neoliberalizme karşı itiraz ve direniş hareketleri devam ederken dünya kapitalist sisteminin işleyişini, krizini ve çözümsüzlüğünü, Türkiye’nin bu sistemdeki konumu Prof. Dr. Aziz Konukman ile konuştuk. Haftaya yeni bütçe teklifine ve bütçe hakkına ilişkin değerlendirmelerinin yer aldığı söyleşimizin ikinci kısmı BirGün Pazar sayfalarında olacak. Keyifli pazarlar!
  • Şili’de ve dünyanın pek çok yerinde halk isyanları var. Bu isyanların tetiklendiği olaylara baktığımızda zam ya da vergiler gibi, neoliberal saldırıya karşı itirazı görüyoruz. Siz, bu halk isyanlarının niteliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu şaşılacak bir durum değil. Bizde de hepimizin hatırladığı gibi Gezi Hareketiyle başlamıştı. Bu hareketler de tıpkı Gezi gibi seçenek yaratabilme potansiyelini taşıyorlar. Ancak yine bizdeki gibi benzer sorunları da taşıyorlar. Bu hareketlerin bir öznesi bir örgütleyici yapısı olmadığı zaman bir saman alevi gibi parlayıp sönmek kadar olmasa da kalıcı bir yere oturup oradan seçeneğe dönüşmüyorlar. Öyle ciddi bir problem var. Biz de bunu Gezide yaşadık. İspanya’da Öfkeliler hareketi yaşadı, Fransa’da Sarı Yelekliler yaşadı. Bu tür hareketler yeni bir arayışın başlayabilmesi için gerekli ancak yeterli değil. Böyle bakarsak daha sağlıklı bir zemine oturtmuş oluruz diye düşünüyorum. Bugün bu hareketlerin bize öğrettiği de şu: toplum örgütlü değilse, örgütlenmenin önünde ciddi engeller varsa ve o kitleleri belirli bir yere yönlendirecek siyasi oluşumlar yetersizse çok sonuç alınamıyor. Çünkü parlamentolar üzerinden bunun çözülebilme şansı dünya genelinde de çok azaldı. Düşünün Avrupa Birliği’ndeki parlamentoların bile doğru dürüst bir bütçe hakkı yok. Dolaysıyla parlamentoların bile devre dışı kaldığı bir dönemde adres tabi ki parlamento dışı muhalefette. Burada da kalıcı o kitleyi yönlendirici, bir sosyalist harekete kanalize edici kanallar çok güçlü değil onun altını çizelim.

  • Kapitalist sistem, ciddi bir toparlanma gösteremiyor. Kapitalist merkezlerde de bağımlı çevre ülkelerde de ciddi krizler var. Neoliberal politikaların yarattığı kriz karşısında kapitalizmin buna verebilecek bir yanıtı var mı?

80’li yılların krizlerini hatırlayalım. 80’li yılların başında borç krizi içinde olan ülkeler IMF ve Dünya Bankası ile masaya oturdular. Washington Uzlaşması diye uzlaşma programı çerçevesinde koşullu krediler dediğimiz bir sistem ile bu borçlu ülkeler dünya ekonomisine entegre edildiler. Bir yandan yapısal reformları Dünya Bankası dayattı bir yandan istikrar paketiyle oradaki geniş halk yığınları kemer sıkmalarla denetime tabi tutuldu. Ve oradan ortaya çıkabilecek bir artığı da borçların geri ödenmesinde kullandılar. Uzlaşma sözcüğü yanıltmasın. Bu uzlaşma IMF, Dünya Bankası ve onların temsil ettikleri kesimlerin bir uzlaşması. Uluslararası finans çevrelerinin çok uluslu şirketlerin ve onların neredeyse bütün haklarını koruyan IMF ve Dünya Bankası’nın kendi arasındaki bir uzlaşma. Çevre ülkelerle yapılan bir uzlaşma değil bir dayatma aslında. 10 maddelik bir prensip oluşturuldu. Bu prensibi üç maddede özetleyebiliriz. İlki mutlaka kamu bütçesinin küçültülmesi; ikincisi o güne kadar devlet tarafından oluşturulmuş ne kadar regülasyon varsa hepsinin ortadan kaldırılması; üçüncüsü ise KİT’lerin özelleştirilmesi. İkinci madde özellikle işçi sınıfının lehine olan regülasyonlarda kendini belli etti. Öreğin iş gücü piyasasında kadınlara yönelik olarak süt parası, evlilik izni, çocuk izni gibi bir sürü kazanılmış haklar vardır. Bütün bunların her biri patrona bir maliyet kalemi olduğu için bunlardan kurtulmak istiyorlar.

Sosyal maliyetin kuralsızlaştırılması: Deregülasyon

Sosyal maliyeti aşağı çekmek istiyorlar. Bunun içinde güzel bir formulasyon buluyorlar: Deregülasyon. Yani kuralsızlaştırma. İşçi sınıfının bir sürü kazanımına müdahale edildi. Hatırlayalım 24 Ocak kararıyla bu Washington uzlaşması bizde de işledi. Derviş dönemine kadar geldi bu politikalar. Derviş döneminde de cumhuriyetin ne kadar kazanımı, kazanılmış hakkı varsa hepsi tek bir gece yarısı hazırlanan kanunlarla tasfiye edildi. Bu Washington Uzlaşması dediğimiz şeyin dayatmasıyla. Atipik istihdam biçimlerinin yaygınlaşması, çalışma saatlerinin arttırılması… Bu uzlaşma geniş halk yığınları için bir bedel anlamına geliyordu. Buraya giden kaynaklar kesilecek ve borçlara aktarılacak. Dertleri buydu. Bu sistem 80’li yıllarda tıkandı. 90’lı yıllarda bütün dünyada arayışlar başladı. İşin tuhaf tarafı normalde Washington uzlaşmasının sorumluları kim diye baktığınız zaman IMF ve Dünya Bankası’nı görüyorsunuz. Kriz ortaya çıktığında bunlar suçlanması gerekirken bunların öncülüğünde post-Washington Uzlaşması diye bir uzlaşma geliştirildi. Şimdi o kadar tuhaf ki bir program uyguluyorsunuz borçlu ülkelerde ciddi krizler yaratıyor. Emekçilerin çok ciddi yoksullaşması söz konusu oluyor. Hatta ILO bile emeğin yoksullaşması üzerine raporlar hazırlıyor. Çünkü o zamana kadar genellikle iş gücü piyasalarına giremeyen marjinal kesimlerin yoksulluğu gündemdeydi, o tartışılırdı.

Piyasa dostu devletin inşasıneoliberal-politikalar-totaliter-bir-rejim-olmadan-uygulanamaz-644827-1.

Ama bu sefer stand-by programlarıyla, istikrar paketleriyle emekçi kesimin yoksullaşması gündeme geldi. Çalışan yoksulluğu diye yeni bir yoksulluk türü gündeme geldi. Sonuçta bu krizlerin tıkanmasına bir sürü eleştiriler geldi. Hatta yerleşik iktisatçılardan da eleştiriler geldi. Dünya Bankası’nın içinden de eleştiriler geldi. Sonunda dediler ki akademisyenlerin katkısıyla kurumcu iktisatçılarla yeni bir program oluşturacağız. Bu iktisatçılar ‘yeni bir uzlaşma’ dediler ama eskisinin genişletilmiş hali. Yani bu şöyle bir şey değil: Eski yapılanlar yanlıştır yerine budur denmedi. Fakat tuhaf bir şekilde bunun yine gözetimi denetimi IMF ve Dünya Bankası’na verildi. Bu zaman tüm iddialarına rağmen krizden sorumlu olanların sorumluluğunun hala devam ettiği yerde zaten oradan bir seçenek oluşması zaten mümkün değildi. Yeni Washington Uzlaşması’nın eskisinde daha farklı getirdiği yeniliklere bakalım. Mesela eski program yoksulluk üretiyor dediler ve yeni olarak yoksulluğu yönetelim dediler. Baktılar eski programda yolsuzluklar var. Neoliberalizmin başından beri yolsuzluklar devlet müdahalesinin sonuçları olarak görülürdü. İşte rant arayan bürokratlar, devletin buna çanak tutması gibi. Yani piyasa iyidir devlet müdahaleleri kötüdür anlayışı… Zaten devlet regülasyon getirdiği andan itibaren o regülasyonların denetimi yolsuzlukları getirir. Rantlar yeniden paylaşılır. Çünkü yasak getiriyor regülasyonlar ve o yasağın uygulanması için kurumlar gerekiyor. O kurumlar iletişime geçtiğinde yolsuzluk ortaya çıkıyor. Post-washington uzlaşısı ile biz artık o eski paradigmayı bırakalım devlet piyasa karşıtlığını ve devletle piyasayı barıştıralım dediler. Bu da ‘yönetişim’ denen şeyle olsun. İşte toplumun çeşitli kesimlerini karar süreçlerine katalım. Mesela sivil toplum kuruluşları gelsin, özel sektör bizatihi kendisi gelsin dediler. Bürokrasi de gelsin ama öyle her önüne gelen bürokratı almayalım, uluslararası sermayeden akredite olmuş onun onayından geçmiş kişileri alalım dediler. Solcu akademisyenler burada yer alamaz mesela. Buradaki amaç siyaseti ekonomiden uzaklaştırmak. Geçmişteki planlı ekonomilerde hükümet başarısızlığı diye bir olgu vardı. Kaynak dağıtımını siyasete bırakınca hükümet başarısızlığı oluyor hem de piyasa başarısızlığı oluyor diye düşünerek ekonomiyi siyasetten uzaklaştırmaya karar verdiler bunun yöntemi olarak da yönetişim anlayışını ortaya attılar. Böylelikle piyasa dostu devlet oluşturmuş oluruz gibi varsayımlarla bu işi gündeme getirdiler. Bu anlayış ilk bakışta bir takım sorunları çözüyor gibi gözüktü ama bunun uygulaması yine IMF ve Dünya Bankası’na verildi. Zaten sicilleri bozuktu. Dediler ki yönetişim demokrasi doğuracak. İyi de baktığımız zaman Washington Uzlaşması’nın uygulandığı bütün yerlerde ya sivil diktatörlük ya askeri diktatörlük oluyor. Örnekler verelim. 1973’de Şili’de Allende’yi devirdiler. Bir askeri diktatörlük ve Chicago çocukları geldi. O program çok ciddi otoriter bir yönetimle yönetildi. Arjantin 1976’da yaşadı yine benzer bir süreci. Türkiye’de 24 Ocak kararlarıyla yanlışlıkla sivil demokrasiyle bunu deneyelim dediler. Ama gördüler ki bu kararların güvenceye alınması mümkün değil demokratik bir rejimle. Hemen 12 Eylül geldi. Öyle bir ortamın sağlanması siyasi ihtilalle oluşturuldu. Demek ki bir kere bu iki kurum hem askeri diktatörlerle hem sivil diktatörlerle iş birliği yapmış. Bu neyi gösteriyor? Neoliberal politikalar bir totaliter rejim olmadan uygulanamıyor. Böylelikle post-Washington Uzlaşması da bir çözüm olamadı çünkü güç ilişkilerine dokunulmadı. Bu krizlerde sorumluluğu hep çevre ülkelerdeki bu programların uygulandığı ülkelerdeki siyasi iktidarların tutumuna attılar. Efendim yolsuzluk yapıyorsunuz diyorlar. Yolsuzluğu onlar sistemin içine sokuyorlar zaten. Metropol ülkelerdeki siyasi liderlerin çocukları bu rantlardan pay kaptılar. Hatta dünya bankasının tespitlerine göre bir sürü şirket muhasebelerine “hediyeler” adı altında bunu muhasebeleştirdi. Bunu kurumsallaştırdılar. Yolsuzluk dediğimiz şey de salt o yerel siyasi aktörlerin tutumlarına bağlanamaz. Onlarla iş yapan şirketleri de işin içine katmamız lazım. Sonuçta karşımızda güç ilişkileri var. Bu güç ilişkileri içinde finansal sermaye ve çok uluslu şirketler birlikte iş yapıyorlar onlara dokunmadan yeni bir paradigma açıklamak bak biz yeni bir kalkınmaya geçiyoruz gibi bir program çok inandırıcı olamazdı. İnandırıcı olsa bile uygulandığında Washington uzlaşmasından farklı bir sonuç üretemezdi. Yönetişimin içerisinde bir de ‘reregülasyon’ gibi bir kavram getirdiler. Deregülasyon yapacak kurumlara ihtiyaç var. Yani düzenleyici kurumlar. Bunu da reregülasyonla açıkladılar. Uluslararası düzlemde yapılsaydı bu reregülasyon belki eskilerin kalkınmacı gündemine, kamunun yine aktif üretici olduğu kalkınmayla katkı sunduğu bir döneme girebilirdik. Bu kurumcu iktisat ve post-Washington Uzlaşması devletin başarısızlıklarını çözeceğiz piyasa başarısızlıklarını çözeceğiz iddiaları ile geldiler ama zaten Washington Uzlaşması’nın politikalarıyla devlet bürokrasisi kendileri tarafından tarumar edilmişti. Devletin etkin devlet olma şansını elinden alınmıştı. Devlet burada denetim rolünü bile üstlenemez bırakın üretici rolünü. Dolayısıyla reregülasyon politikasını uygulamada tutma şansı sizin bu Washington Uzlaşması’nın yarattığı tahribat yüzünden mümkün olamazdı.

Kapitalizmin bir çıkışı yok

Nitekim 2008 meşhur dünya krizini hatırlayalım. Uluslararası finansal sermayenin sorumlu olduğu bir kriz. Fakat bütün reçeteler onların yine güç ilişkilerine dokunmadan oluşturulan reçeteler. Birkaç sigorta şirketi battı, otomotiv sektöründen birkaç iş yeri kapatıldı ama uluslararası finansal kuruluşlara dokunulmadı. Yani bizatihi sorunu yaratanlar çözüm bölümünde kendilerine yönelik en ufak bir regülasyon söz konusu olmadı. Esas sorun dediğim gibi bu regülasyona gidilmemiş olması. Bu yapılabilir miydi? Yapılamazdı. Oralar dokunulmaz. Oralara dokunulması bugün bütün dünyada sosyalist hareketlerin önünü açabilir. Yeni bir dünyaya gidiyoruz demektir böyle bir şey olabilseydi. Dolaysıyla yeni bir paradigma yaratılabilir ama yine bu kuruluşlarda IMF ve Dünya Bankası’nda onların gözetiminde güç ilişkilerine dokunmayan yeni bir yapı yeniden bu şekilde organize edilirse hiçbir anlamı olmaz. Biz de yeni ekonomik program dedik ya geçen sene bu da yeni ekonomik program. Adı yeni olur ama eski güç ilişkilerine dokunmadığı için dolaysıyla yeni diye ilan edilen daha o noktada eskimiş olur. Kapitalizmin bir çıkışının olabileceğini söylemek mümkün değil ama sürdürülebilir. Yükü çevre ülkelerine atarak metropol bir rahatlama içine girebilir.

Sermaye, Türkiye hukukuna güvenmiyor

  • Türkiye’yi bu kriz ortamında nerede konumlandırırsınız. Uzun zamandır bir kriz söz konusu ekonomik anlamda. Bu kriz bugün hangi boyutlarda?

Şu olayların çıktığı ülkelerle mukayese edilirse Türkiye’de tabii ki problemler daha ağır. Bizim daha ciddi sorunlarımız var. Bir kapitalist sistem ülkesiyiz. Ama kapitalist sistemin bile bir burjuva hukuku vardır. Bu hukuk bile şuan ayaklar altına alınmış durumda. Mülkiyet hakkı en vazgeçilmez olmazsa olmazlardan biridir. O bile güvencede değil. Niye? Bir uluslararası sermaye bir yatırım yapmaya kalksa ya da sermaye piyasasına girse bir suçlamayla karşı karşıya gelebilir. Bunun bir güvencesi yok. Nitekim reyting kuruluşlarının Türkiye’nin notunu sürekli aşağı çekmesinde bu faktörün çok önemli bir rolü var. Çöp seviyesinin altındayız kredi notu olarak. Birinci neden bu. Burjuva hukukun olmazsa olmaz dediği mülkiyet hakkıyla ilgili bir güvencenin bile bizim sistemimizde olmaması. Bu söylediğim yanlış anlaşılmasın: uluslararası sermaye için diğer hukuki güvence unsurları çok önemli değil. Mesela emeğin, iş gücünün haklarının gasp edilmesi, iş gücü piyasalarının esnekleştirilmesi gibi. Tam tersine çalışma hayatında geçmişin kazanılmış hakları ne kadar gasp edilirse reyting notunuz o kadar artar. Yüksek not almasını istiyorsan ülkenin bu reyting kuruluşlarından, bu emekle ilgili regülasyonları tümüyle tasfiye edersin saldım çayıra Mevla’m emekçiyi kayıra dersiniz kredi notunuz yükselir.