birgün

23° PARÇALI AZ BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 09.08.2020 12:32

Neoliberalizmin gerçekten sonu geldi mi?

Keynesci dönem, sermayenin ana eğilimleri açısından bakıldığında dönülmesi arzu edilen bir "belle époque" değil, koşulların zorladığı bir arızi/istisnai dönemdi. Neoliberal dönem ise sermayenin gerek üretim ilişkilerinde, gerekse kapitalist devletle olan ilişkilerinde elinin çok serbestleştiği dönemin adıdır. Bundan niye vazgeçsin?

Neoliberalizmin gerçekten sonu geldi mi?

Oğuz Oyan

Başlığın iddialı olduğunun farkındayım. Aslında "neoliberal birikim tarzı"nın sonunun geldiğine ilişkin köşeli iddialar oldukça yaygın olduğu için belki de çubuğu biraz tersine bükmenin zamanı gelmiş olabilir.

Kapitalist toplumsal formasyonlarda şu an için neoliberal birikim tarzının yerine konulabilecek bir başka birikim tarzı olduğunu sanmıyorum. Bugünün olağandışı kriz koşullarında kamunun rolünün kaçınılmaz olarak artmasına bakarak Keynesci birikim tarzının yeniden arz-ı endam edebileceğine dair öngörüler, bize göre temelsizdir. Büyük yıkıma yol açan II. Dünya Savaşı sonrasındaki 30 yıl boyunca geçerli olan Keynesci birikim modeli, ekonomik kalkınmada iç talebin restore edilmesini (dolayısıyla ücretlerin bir maliyet unsuru olmak yanında bir talep unsuru da olmasını) önemseyen daha bölüşümcü bir nitelik taşımıştı. Sosyalist ve kapitalist sistemlerin oluşturduğu iki kutuplu bir dünyada sistemler arası rekabet de kapitalizmin "sosyal refah devleti" yönünde ilerlemesine (veya 1980 sonrasındaki gibi sert bir emek karşıtlığına savrulmamasına) yol açmıştı.


KEYNESCİ DÖNEM, SERMAYENİN ARZU NESNESİ DEĞİL

Peki, şimdi aynı koşullar geçerli midir veya tekrar oluşturulabilir mi? Her iki konuda da yanıtımız olumsuz olacaktır. Neoliberal birikim tarzından sert bir kopuşa götürecek koşullar bize göre oluşmamıştır. Keynesci dönem, sermayenin ana eğilimleri açısından bakıldığında dönülmesi arzu edilen bir "belle époque" değil, koşulların zorladığı bir arızi/istisnai dönemdi. Neoliberal dönem ise sermayenin gerek üretim ilişkilerinde, gerekse kapitalist devletle olan ilişkilerinde (devletin piyasaya müdahalelerinin deregülasyonu/ reregülasyonu, vergi yükünün azalışı, vs.) elinin çok serbestleştiği dönemin adıdır. Bundan niye vazgeçsin? Kaldı ki, sistemin "avadanlığında" yepyeni bir birikim tarzı seçeneği de zaten mevcut değildir.

Kuşkusuz neoliberal birikimin 1980 sonrasında giderek küreselleşmiş ve emek aleyhine dönmüş üretim ve dağıtım ağlarında yeni biçimlenmeler ile ulusal sınırlar içine bazı geri çekilmeler yaşanabilecektir. Yeni biçimlenmeler denilince sadece tedarik zincirleri ağını kastediyor olmamakla birlikte, zincirin halkalarında ciddi kırılmalar/yeniden halkalanmalar gibi olası gelişmeleri önemsiz saymamalıyız. Ama bu bundan böyle sadece ekonomik düzlemde veya şirketlerin inisiyatifinde kalacak bir mesele olmayabilecektir.

Meselenin iki boyutu var. Birincisi, Çin'in yükselen hegemonik varlığı, sadece ABD'yi değil, onunla birlikte G-20 ülkelerinin büyük bölümünü rahatsız ediyor. (Buna Hindiçini ülkeleri ile Pasifik ülkelerini de ekleyebilirsiniz). Benzer kültür çemberi içinden gelen egemen ülkeler bloğu bakımından, iki anglo-sakson ülke arasında hegemonik gücün transferinden çok farklı bir durum vardır ve Çin'in yükselişi bir biçimde frenlenmelidir. Dolayısıyla, Çin'in tedarik zincirlerinin vazgeçilmez halkası olması durumunda önemli bir dönüşüm yaşanabilecektir. Şimdiden tıbbi malzemeler ve gıda ürünleri bakımından Çin'den bağımsızlaşma eğilimleri (ABD ve Almanya başta olmak üzere) uygulamaya geçirilmektedir. Öte yandan, Çin'de ücret düzeylerinin yukarı gitmesine bağlı olarak ücret maliyetleri bakımından artık "daha rekabetçi" olabilecek ülkeler öne çıkmaktadır.

İkincisi, zorunlu tecrit koşullarının etkisiyle büyük bir istihdam kriziyle birlikte giden bu pandemik/ekonomik kriz, emeğin göreli durumunu hızla sarsmış ve ücret gelirlerinin ulusal katma değer içindeki payını gerileme sürecine sokmuştur. (DB Başkanı Malpass, günlük 1,9 dolar gelirin altındaki aşırı yoksulların sayısında üç aylık kriz süresinde 60 milyon artış olduğunu bildirmektedir). Bu krizden çıkışta, aşırı yoksulluğun patlaması yanında düzenli/düzensiz işgücünde işsizliğin en azından ikiye katlandığı bir tablonun oluşması bile, emeğin sosyal üretim ilişkilerindeki konumunu aşağıya doğru çekecektir.
Kapitalist devletin büyük ölçüde sermaye lehine teşviklerle büyüttüğü bütçe açıklarının faturası da esas olarak, gelirleri aşınan bu kesimler üzerine yıkılmaya çalışılacak, daha düşük ücretlere razı edilmeye zorlanacaktır. İşte tam da bu nedenle, ulusötesi sermayenin üretim tesislerini, yeniden merkezdeki menşe ulusal devletlere doğru kaydırmasının koşulları da oluşmaktadır. 21. yüzyılın başlarından itibaren üst kademe siyasetçilerce sözü edilen "ekonomik yurtseverlik" kavramı, bugün ete kemiğe bürünmek için yeterli koşullara kavuşmuştur. Bunun doğuracağı yeni ekonomik/politik dengeler ve yapılanmalar olacaktır ama bu yazının konusu değildir.

ÇEVRECİ BİR BİRİKİM MODELİ DAHA DA UZAK

Büyük ve uzun vadeli dönüşüm gereklerini bir yana bırakırsak, bugünkü sermaye öncelikli sistemin odaklanacağı acil sorun, pandemik/ekonomik krizin bir küresel borç krizine dönüşümünü en az zararla bertaraf etmek olacaktır. Bir borç krizi, Türkiye'nin de dahil olduğu çevre ekonomileriyle sınırlı kalmayacak, İtalya gibi çok borçlu merkez ülkelerini de içine alabilecektir. Borçlu ülkeler bloğunun dış borçlarının faizlerinin silinerek ertelenmesi talebi etrafında birleşmeleri oldukça zordur; gerçekleşse bile alacaklı ülkelerden/finansal sistemden olumlu karşılık bulması da aynı derecede zordur. Gene de keşke denenebilse... Özetle, daha adil bir dünyanın oluşumu bakımından koşullar olgunlaşmış gözükmemektedir.

Peki, daha çevreci bir dünya sistemi daha ulaşılabilir bir hedef olabilir mi? Bize göre bu hedef daha adil (bölüşüm öncelikli) bir birikim tarzı tahayyülünden bile daha erişilmez bir uzaklıktadır. Çünkü hem ekonomik büyüme hedeflerinin tırpanlanmasını, hem doğal kaynakların kullanımının azaltılmasını/ değiştirilmesini, hem yatırım dinamiklerinin çevreci önceliklerle dönüştürülmesini, hem de tüketim alışkanlarının köklü biçimde değiştirilmesini gerektirmektedir.

Ekonomik büyüme hızının düşürülmesi, dünya üretiminin büyük bölümünü temsil eden G-20 ülkeleri başta olmak üzere, küresel bir oydaşmayı zorunlu kılar. Ne yazık ki kapitalist/emperyalist sistemin rekabet odaklı ilişkilerinin kolayca aşılabileceği varsayımı bugün için bir hayalden ibarettir.

Doğal kaynakların/fosil yakıtların aşırı sömürüsüne dayalı bugünkü malzeme tedarik sisteminin ve enerji politikalarının dönüştürülmesinde adımlar atılmakta, özellikle bazı gelişmiş ülkeler yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmektedir; ancak bugüne kadar bir iklim krizini erteleyebilecek büyüklükte başarılar elde edilememiştir. Bugünden sonrası için iyimser olmanın koşulları da oluşmuş değildir.

Yatırım dinamiklerinin çevreci öncelikler çerçevesinde dönüştürülebilmesi için, devletin kontrol mekanizmalarının etkin bir biçimde devreye sokulması gerekir. Üstelik sadece yatırımcıları etkilemek bakımından değil, yatırımları finanse eden kredi sisteminin de denetlenmesi bakımından. Tabii kamusal yatırım ve hizmetlerin bu anlayışa göre örgütlenmesi; sağlık, eğitim, ulaşım, su ve enerji gibi kamusal malların piyasacı mantığın dışında düzenlenmesi her şeyin başında gelmelidir. Benzer biçimde, kamu harcamalarındaki savurganlığı ve yolsuzluğu önlemeden, planlama anlayışını çevreci özelliklerle yeniden inşa etmeden böyle bir geçiş süreci başarılamayacaktır. Peki, neoliberal birikim koşullarında böyle bir devlet modeli olmadığına göre bu hedefler ne derece gerçekçidir?

Toplumların/insanların tüketim alışkanlıklarının yeni bir kalıba dökülmesini sağlamadan, zaten çevresel bir krizin içinden geçilmekte olunduğunu ve bugünkü pandemik krizin de bunun bir parçası olduğunu kavramadan, ufuktaki devasa çevresel/iklimsel krizi hafif atlatmanın olanağı yoktur. Özellikle üst ve orta sınıfların aşırı tüketim eğilimlerinin dizginlenmesi, lüks tüketimin ve ihtiyaç üstü taşınır/taşınmaz mülkiyet edinme eğilimlerinin caydırılması, bireysel ihtiyaçların üstündeki kapasitelerin toplumun kullanımına tahsisi sağlanmadan, su ve enerji tüketimleri miktar sınırlamalarına tabi tutulmadan, (hayvancılık agro-sanayiine dayalı) beslenme alışkanlıklarından vazgeçmeden, salt piyasanın fiyatlar sistemi üzerinden caydırıcı bir rol oynamasına bel bağlayamazsınız.

Peki, insanlığın iş işten geçmeden böylesine köklü bir dönüşümü gerçekleştirebileceğine güvenebilir miyiz? Böyle bir durumda Einstein'ın ünlü alegorisini göz önünde bulundurmaktan vazgeçmemeliyiz: "Sadece iki şey sonsuzdur. Evren ve insan aptallığı; ancak evrenin sonsuzluğu konusunda emin değilim"!

PEKİ, BU SIRADA TÜRKİYE NEYLE MEŞGUL?

Türkiye'ye gelirsek, neoliberal birikimin çevre ekonomilerine özgü "dış dinamiklere aşırı bağımlı" versiyonuna angaje olmuş bir ülkeden bahsediyoruz demektir. 2018'in ikinci yarısından itibaren içine girdiği ekonomik kriz konjonktüründen henüz tam düze çıkamamışken Mart 2020'den itibaren pandemik krizin körüklediği ani bir ekonomik çöküşe giren bu ülkede, dış kaynaklara dayalı birikim modelinden çıkışı hedefleyen herhangi bir strateji dönüşümü ortada yoktur. Tam tersine, mevcut birikim modelini sürdürebilmek ve iyice eriyen döviz rezervlerini takviye edebilmek için umutsuzca sürdürülen dış kaynak arayışları egemendir. Konvertibilitesi olan paralar ile TL takası (swap) çabalarına karşılık bulamayan iktidar, 15 milyar dolar karşılığı Katar Riyali ile aynı miktar TL'nin takasını gerçekleştirerek günü kurtarmaya çalışmaktadır. Öyle ki bu takas Türkiye'nin döviz likiditesi sorununa çözüm getirmemiş, sadece eriyen döviz rezervlerinin makyajlanması ve dolar kurunun geçici olarak geri gelmesine yaramıştır.

Böylesine bir acze düşme durumunda bile iktidarın bu bağımlı yapıyı kırmaya dönük acil önlemlere (sermaye hareketlerinin denetimi, kamu dış borçlarının yeniden yapılandırılması, vs.) ve uzun vadeli dönüşümlere kapısı kapalıdır (bu konuda oldukça ayrıntılı öneriler için bkz. K. Boratav, "İki yıl içinde ikinci döviz krizi", Sol Gazetesi, 15 Mayıs 2020).

Şimdilerde yeniden sahneye sürülen "ithal ikameci" yaklaşım belki bir niyet beyanı olarak olumludur; ancak Eylül 2019 tarihli YEP-II'de olduğu gibi, adı var kendi yoktur. Hazine ve Maliye Bakanı, 21 Mayıs tarihinde ticaret ve sanayi odaları temsilcileriyle yaptığı toplantıda, "birileri bir dönem ülkemizi ithalat cenneti yapmaya çalıştı; stratejik ve ülkemizde üretilme imkânı olmayan ürünler haricinde ithalat eskisi gibi kolay olmayacak" sözleriyle bir yandan mevcut yönetimi neoliberal politikalardan sapmakla eleştirmeye hazırlanan Babacan'ın DEVA partisine karşı ön almaya çalışmakta, öbür yandan da ithal ikameciliğin sözde işaret fişeğini yakmaktadır.

İthal ikamecilik ciddi bir planlama meselesidir; Türkiye'de de ilk üç kalkınma planı döneminde (1963-77) uygulanmaya çalışılmıştır; öyle şipşak alınan bir kararla akşamdan sabaha uygulamaya yansıması olanağı yoktur. Veya son bir ayda üç kez (21 Nisan, 13 Mayıs ve 21 Mayıs'ta) yapılan ve yaklaşık dört bin mala geçici (Eylül sonuna kadar; sonrasında oranlar yumuşatılmaktadır) ek gümrük vergisi getiren kararlara dayalı olarak gerçekleştirilmesi olanağı yoktur. Gümrük vergileri bir ithal ikameci politikanın uygulanmasında kuşkusuz önemli araçlardır. Ancak bugünkü Türkiye çeyrek yüzyıldır gümrük vergilerini uygulama serbestisine sahip olmaktan çıkmıştır.

1996'dan beri yürürlükte olan Gümrük Birliği düzenlemesi, AB ülkelerine karşı herhangi bir ek gümrük vergisini baştan uygulama dışı bırakmaktadır. Aynı şey EFTA ülkeleri ve ikili serbest ticaret anlaşması yapılan bir dizi ülke açısından da geçerlidir. "Stratejik ve ülkemizde üretilme imkânı olmayan malları" ve elbette enerji ithalatını, hatta ihracatın yüksek bağımlılık ilişkisi içinde olduğu bazı ithal mallarını da dışarda bıraktığınızda, geriye anlamlı büyüklükte bir vergilendirilebilir ithalat paketi kalmamaktadır. Bu kadarcık bir gümrük korumasıyla girişilecek bir ithal ikamecilik de son derece kısmi ve sonuçsuz kalmaya mahkûmdur. Dolayısıyla, ek gümrük vergilerini bir ithal ikamecilik güzellemesiyle sunmak marifeti, bu uygulamanın ekonomik olmaktan ziyade mali (bütçeye gelir sağlamak) amaçlı olduğu gerçeğini gizleyememektedir.

SONUÇ

Neoliberal programa alternatif oluşturmak bir yana, onu kim daha iyi uygulayabilir rekabetinin yaşandığı bir Türkiye siyasetinin ülkenin yapısal sorunlarına kalıcı çözümler üretme kapasitesi de yok demektir. Dışa bağımlı neoliberal işleyişi kökten sorgulayabilecek kalibrede önemli bir muhalif siyasi aktörün bulunmayışı da önemli bir açmazdır.

Kuşkusuz yolsuzluğa, savurganlığa kapıyı kapayacak, yürütmenin yasama tarafından etkin denetimini getirecek, planlama ve çevreci kaygıları olacak, mevcut otokratik yönetim sistemini demokratik yönde değiştirecek bir muhalefetin varlığını önemsiz sayamayız. Ama bu kadarı neoliberal paradigmanın değişmesi ve ekolojik planlamanın öncelik kazanması açısından yeterli değildir.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız