Google Play Store
App Store
Nerdesin namus?

ZEYNEP ALTIOK AKATLI - @zeynabelle

“Bir hız; pazartesiyi salıya bağlayan.
Belki de yaralı bir hayvan:
Kan damlaları bırakan ardında.
Bu acılarla geçen pervasız zaman.”*

Bir koca yılı daha geride bırakırken 2014’ten bana kalan ne diye düşündüm.

29 Haziran 2010 tarihinde canım annem Füsun Akatlı’nın yeni yazmaya başladığı gazetesine (Cumhuriyet) , okurlarına  olanca saygısıyla  yoğun bakım odasında kalem kağıt olmaksızın yattığı yerde kurgulayıp yanına girdiğimde kelime kelime bana yazdırdığı son köşe yazısındaki sitemle başlayayım:  “Sanatçıların duyarlığı, aydınların sorumluluğu, düşünürlerin kavrayışı bir yanda; öte yanda onların bunalımlarını koyultan keyif ehilleri. İkinciler ne bunalımı yaşarlar, ne hiçbir yüksek değer tanırlar. ‘İnsan’ için ne büyük kayıp, ne büyük eksiklik!”

“Hastalığım dışında sıkıntılarım var. Ülkemin yurtsever aydınlık insanları ile paylaştığımız bunalımlar” diyerek şu dizeleri alıntılıyordu canım annem beni brakıp gitmezden hemen evvel.

“Kanın ateşlerin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
Böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
Herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye
(...)
Başarısız boktan bir kış geçirdik
Kanımız bile doğru dürüst akmadı
Bir sürü çocuğu öldürdüler”**

Dört koca yıl geçti kan ve ateş daha da cömert kullanıldı. Dört koca “başarısız boktan kış” daha geride kaldı. Ahlaksızlık, namussuzluk daha da prim yapar oldu. Bir sürü çocuğumuzu daha öldürdüler. “Daha daha” diyerek doymaz bir iştahla tükettiler, arsızca çaldılar, ahlaksızca yok ettiler.

Bir yoğun bakım odasında öğrencilerinin sınav kağıtlarını okuyamadığı için üzülen, canı ile uğraşırken dökülen çocuk kanına yanan namuslu bir aydınlığın yokluğunu her geçen gün en derinimde hissederken bu sene dönümünde daha da azaldım, yalnızlaştım. 2015’in eşiğinde biraz karamsar, biraz üzgün ‘geçtiğimiz yıldan bize ne kaldı?’ sorusu öyle takıldı işte aklıma. Kötülük, baskı, ayrımcılık bir devlet geleneği olsa da bu denli doymaz bir iktidar hiç olmamıştı sanki. Ve tüm olağan soysuzluk içinde namus kavramı aklımı esir aldı.
Kanıksadığımız, şaşırmadığımız çirkinlikler bilancosu aşağıya doğru dijital bir arsızlıkla eklenerek uzadı. Daha Roboski Katliamı’nı onyıllardır faili meçhul bırakılan tüm öldürülmüşlerimizin listesine katmamak için direnişimiz sürerken, öldürdükleri çocuklarımızın kanı kurumamışken, 2014’te de çocuklar öldü bir bir... Berkin’imizi de yitirdik. Roboski’de kendi eliyle öldürttüğü çocukları “kaçakçı” ve “figüran” olmakla itham eden, kürtajla katliamı bir tutan baş namussuz, “tetörist” dediği küçücük bir çocuğun misketlerini silah ilan etti, anasını meydanlarda yuhlattı. Sınırlarımızda savaş ve ırkçılık, ayrımcılık devlet eliyle körüklendi, kendi ülkesinde insanlık suçu işyleyen devlet, evini, yurdunu bırakıp sığınma amaçlı gelen insanları da mağdur etti. Dünyanın üretimi olmaksızın büyüyen (!) “tek emsal” ekonomisinde asgari ücret açlık sınırına dayandı. Ekmek parası için can güvenliksiz çalışan işçilerimiz madenlerde, akp yandaşı işletmelerde cinayete kurban edildi. Sorumlular acılı aileleri yerlerde tekmeledi. Zavallı (!) bakan dört gün aynı gömlekle gezdi, “ben onlarla geçen yıl iftar yapmıştım” derken yüzü hiç kızarmadı! Tutuklu gazeteci, öğrenci ve avukat sayısıyla dünya rekoruna sahip olan Türkiye zafere doymadı, dünyanın en fazla biber gazı kullanan ülkesi olmayı da başardı. Şiddet için “yetmez ama evet” hakkı veren yasalar tasarlandı.

Kuzey Ormanları, Validebağ, Yırca, Urla, Bozcaada ve sayısız yeşil alan rant için talan edildi. Çevre katliamının da insan yaşamı ihlali olduğu gerçeği yok sayıldı. Her türlü aydınlanma unsuru kontrol ve baskı altına alınarak “tek tipleşme” tertibi çerçevesinde yasaklar devreye sokuldu. İnternet, tiyatro, edebiyat, müzik sansürlendi. Eğitim ve öğretim islam kontrolüne alındı. Düşünce tutuklandı. Kökenleri ve/ya görüşleri nedeniyle atanmayan öğretmenler, kamu çalışanları sayısı rekora ulaştı. Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler barış ve demokrasi söylemleriyle uyutulabilsin diye sahte açılımlar düzenlendi. Katliamlar siyasi malzeme yapıldı adalet talepleri ise bu yıl da Meclis’te salt AKP oylarıyla reddedildi. İnsanlık suçları zaman aşımına uğratıldı. 

Kısaca gördük ki bu ülkede namus sadece hayvansal içgüdülere endeksli. O nedenledir ki 9 yaşındaki kız çocukların başı örtüldü. Öyle ya medeniyetin olmadığı yerde erkeğin canı çektimi “kadın mı, kız mı” farketmiyor. Tecavüz ve cinayet meşrulaştı, yasalar sadece muhalif olduğuna kanaat getirilen herkesi tutuklamak için kullanılır oldu. Hırsıza hırsız demek suç oldu. Tutuklama yaşı 13’e çekildi.

Liste uzar gider. Zalimin namusu sorgulanamaz. Yolsuzluk, hırsızlık belgeliyken bile “daha!” diyebilenin haysiyeti değil de böylesi ortamda insanın medet umduğu aydınların namussuzluğu can yakıyor, yıldırıyor. İzini sürmeye çalıştığım ahlaklı, ilkeli, tertemiz insanlar bir bir azaldıkça yalnızlaştığımı daha da çok hissettim. Adnan Azar, Sevda Şener ve Talât Sait Halman’ın gidişleriyle eksildim. Önlenemez kayıplar bir yana bunca karanlığın içinde aynı yolu yürüdüğünü sandığı insanların işbirlikçiliğini, aymazlığını hatta masum umarsızlığını bile hazmedemiyor insan. İdeolojik olarak aynı yerde durmak, aynı doğruları benimsemek gerekli değil ama bunca çamurun, yozluğun içinde “sanatçıların duyarlığı, aydınların sorumluluğu, düşünürlerin kavrayışı” adına bir duyarlık, bir tutarlılık, duruş bekliyor insan doğrusu.

Bu nedenle görüşlerini hiç benimsemesem de bir gazetecinin kendi halkına ihanetten “mahçup” olmayışına akıl erdiremiyorum. Meslektaşları onca eziyet çekerken ses etmeyenlerin sıra kendilerine geldiğinde “basın özgürlüğü” diye veryansın etmelerinin samimiyetsizliğinden rahatsız oluyorum. Bunca kötülüğe ve acı karşısında onca okumuş, görmüş bir yazarın “rönesans”ından, bir diğerinin makam yayakalığından iğreniyorum.  Beğendikleri gazetecilerin “arkadaşı” olanların beğenmediklerine yanaşmalarını izlerken rencide oluyorum. Dün köşelerinde alkış tuttukları Cumhuriyet’imizi ve kazanımlarını bugün “ilerisine” hevesle satan köşe yazarlarının “aldandık” diyerek nedamet getirişinden etkilenemiyorum. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan üstelik saygı da duyduğum bir siyasetçiyi sanal bir “barış” tramvayına asılmış koşarken görünce inciniyorum. 

Bazen yanıbaşına da düşüyor insanın böyleleri. Birlikte yol yürüdüğünüzü sandıklarınızın çifte standartları, dönüşümleri şaşırtıyor. Elinde büyüdüğüm bir “büyük” yazarın  “o Sivas da sana yaradı, benim kitabima seninki kadar yer verilmedi” diyebilmesindeki kötülüğü 11 yıldır unutamıyor ve anlayamıyorum. CHP’ye yakınlığını duyurmak istemeyenlerin, ismim üzerinden ağız dolusu saydıranların, itiraz koşullarında en ufak bir değişiklik yokken üye olup parti meclisi adaylığına soyunmalarını hayretle izliyorum. Kendi siyasi kariyer planını sözü ya da eylemliliğiyle kurmak yerine benim soyadımla yarıştırma hoyratlığını ve hadsizliğini gösterenleri esefle ve kirlenerek takip ediyorum. Fakat tüm bunların içinde biri var ki dost bildiğime utanıyorum. Berkin Elvan’ın acısını kariyerine feda eden ve baş kötünün ellerine kapanan Yavuz Bingöl’ü bunca yanlış tanımış olmayı hiç ama hiç hazmedemiyorum.

“Fazilet dediğin meğer masalmış
Namuslu görünmek kimlere kalmış”***

Zaman böylece akıp giderken alanlarda, umutta buluştuğumuz yolumuzu ışıtan yoldaşlar, Haziran’ın isyanıyla büyüttüğümüz söze ortak güzel insanlar, olanca erdemi ile “ben” demeksizin gece gündüz koşanlar, örnek aldığım aydınlar, asıl zor olan günde herşeyi bir yana koyan dostlar, umudumuzu diri tutan Konya’da Mehmet Emin’lerimiz, Bayburt’ta Emre’lerimiz ve şiirlerimiz iyi ki var. Yalnızlaşsak da “umudumuz kalabalık”... 2015  namuslu insanlarla yaralarımızı sardığımız, sarıldığımız bir yıl olsun! Umutla, iyilikle...

*Metin Altıok
**Turgut Uyar
***Ümit Yaşar Oğuzcan