Nice yirmi beş yıllara
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde “Blade Runner”ın yirmi beşinci yılını kutladık. Cem Altınsaray, Kutlukhan Kutlu, ben ve küçük salonu doldurmuş “Blade Runner” tutkunları… Cem daha önce de film üstüne konuşmuş, resmi kutlama için aklına kafayı Ridley Scott’un filmiyle bozmuş diğer iki meslektaşı gelmiş. Evet, ben de bu konuda sapık sayılırım ama Kutlukhan birkaç kez kendisinin asıl sapık olduğuna işaret eden şeyler söyledi. Onun orası belli olmaz. Ancak itiraf edeyim ki ben filmi yüzlerce defa izlemedim.

Scott’un filminin yapım tarihi 1982. Aradan çeyrek asır geçtiği halde sevenlerinin gözünde hâlâ taptaze. Bu yıldönümü çok önemli, çünkü hikâyenin geçtiği yıldayız, 2019’da. Üstelik çoğu kişi için filmin esas yıldızı, unutulmaz ‘replicant’ Roy Batty’yi oynayan Rutger Hauer’in tam da bu yılda ölmesi, hayatla sanatı iç içe geçirdi sanki.

Hani bilmeyen varsa diye yazıyorum, “Blade Runner” Ridley Scott’un emsalsiz bilimkurgu yazarı Philip K. Dick’in kitabı “Do Androids Dream of Electric Sheep?”ten sinemaya uyarladığı film. Dick’i sinemaya uyarlamak kimi talihsiz sinemacının bildiği gibi, zor iştir. Ridley Scott ise çok iyi bir uyarlama yaparak hepimizin duasını kazanmıştır. Hatta ben bu sayede, biraz da “Alien” hatırına, “The Eagle Has Landed” gibi ‘askerce’ bir film yapmasını bile (babasının asker oluşunu da hafifletici sebep sayarak) mazur görür gibi olmuştum. Ki, “mağduru suçlu gösterme” örneği olarak yenir yutulur şey değildir.
“Blade Runner”, dediğimiz gibi, 2019 Los Angeles’inde geçiyor. Polis detektifi Rick Deckard (Harrison Ford) geleceğin dünyasında (artık bugünün dünyası oldu) replikant denen sentetik insanları avlıyor. Tyrell Corporation tarafından yaratılmışlar. Aslında insandan daha mükemmel, insandan daha insanlar. Başka bir gezegende, ömürlerinin dört yılla kısıtlanmasına tepki olarak isyan etmişler. Tehlikeli bulunuyorlar, dünyaya gelmeleri yasak, Deckard’a dünyaya gelmiş altı asiyi yok etme görevi veriliyor. Asilerin lideri de Roy Batty. Hikâyesi, görüntüleri, yapım tasarımı ve oyuncu seçimi de replikantları kadar mükemmel bir filmdir.

İlk tretmanlarını “Android” ve “Dangerous Days” başlığı altında yazan senarist Hampton Fancher, bir ‘blade runner’ referansı yakalayıp onu kullanmaya başlamış, yönetmen Scott da bu isme bayılmış. Senarist, ismin kendisine ait olmadığını, William S. Burroughs’in kitabı “Blade Runner: A Movie”den aldığını söylemiş. Yazardan izin alıp meseleyi halletmişler. Böylece Deckard da bir ‘Blade Runner’ olmuş. Yani replikant avcısı.

Gelelim filmin çeşitli versiyonlarına. Sayıları 7’yi bulur. Kötüden iyiye: CBS TV versiyonu (ki filmle ilgisi yoktur), San Diego gösterim öncesi versiyon, gösterim versiyonu, uluslararası version, iş kopyası, Yönetmen Kurgusu, Son Kurgu. Hatta panelden hemen önce bir daha izlemek için Kutlukhan’a giderken bu ikisi arasında ayırım yapıp hiç utanmadan “Sende Director’s Cut mı var, Final Cut mı?” diye sordum. Ne istersem varmış.

Esas olarak versiyonlar arasında üç önemli farklılık vardır: Ford’un dış sesi, tek boynuzlu at rüyası, bir de filmin finali. Yapımcılar mutlu son istemiş, seyirci anlamaz diye biraz da açıklama. Scott karışamamış. On yıl sonra kendi kurgusunu yapmış. Nihayet 2007’de de gönlünün “Blade Runner”ını, yani Final Cut’ı.

Bence 2019 bitmeden, hatta Kasım çıkmadan kendinize bir “Blade Runner” armağan edin. Bunca gayretten sonra, bir Son Kurgu olsun. Görsel olarak da çok daha başarılıdır. Harrison Ford’un dış sesi ile mutlu son gitmiştir. Ama tek boynuzlu at rüyası durur ve Deckard’ın da bir replikant olabileceği ihtimalini destekler. Zaten yönetmen de bir keresinde bunu doğrular mahiyette konuşmuştu. Keşke bizim ferasetimize bıraksaymış diyoruz ama filmine hayranlığımız da zedelenmez elbet. “Blade Runner” her zaman bir numaramızdır!

cukurda-defineci-avi-540867-1.