Nırı nırı nııııın... Nııı--nıı-nıııın!
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR
Şimdi bunun çağrışımı nedir sizde? Bir daha, ama bu kez sesli söyleyin bakalım, büyük ihtimalle hatırlayacaksınız... Hele

Şimdi bunun çağrışımı nedir sizde? Bir daha, ama bu kez sesli söyleyin bakalım, büyük ihtimalle hatırlayacaksınız... Hele bir de ıslıkla çalmayı becerebilirseniz, tamamdır.
Islıkla bu melodiyi çalarken, şunları düşünüyordum: Yazarı olduğum şu gazetenin tirajı ancak 5 bin. Ama çok değerli! Çünkü gazetemizin tirajından büyük bir ağırlığı ve misyonu var. BirGün batar dediler batmadı... Sebebi belli: Bağımsız kalmayı tercih etmiş; sermayeye ve türevlerine, piyasaya ve reel politikaya müdana etmemişti... Elbette gönül isterdi ki, gazete yüz binler olmasa bile on binlerce satsın...
Ama her şey piyasa mantığıyla değerlendirilmiyor mu? Çok satan mal iyidir, derler...  İyi de, neden iyidir? Bunların piyasa anlayışı ile demokrasisi aslında aynı kurala tabidir de ondan: Rekabet!
Rekabetmiş. Tekelini, tezgâhını kur... Karşındakinin elini kolunu bağla... Sonra de ki “haydi yarışalım!” Biz salak mıyız ki sizlerle aynı kulvarda yarışalım... Çünkü bu hakikaten pis ve şikeli bir yarış; devrimcilik de bu oyunu bozmak için zorunlu...
Şimdi... Diyelim ki BirGün, kendisine “patron” bulsa (ki piyasada “marka” olmuştur artık, bunu da kolayca bulabilir!) el alemin gazetesi olarak basılsa, tirajı elbette çok ama çok artar, hele bir de promosyon ve hükümet ya da cemaat yalakalığı olsa, ballı baklava...
Ama mesela böyle bir durumda Ahmet Tonak da yazmaz ve biz de onun geçen günkü “Türkiye Büyümedi” yazısını okuyamamış oluruz... (Enfes bir yazıydı; “üretim arttı” diye örneğin bankalara masraf olarak ödediğimiz parayı gösterip kapitalizmi savunanlara atılan bir şamardı!) Ahmet Tonak iyi bir yazar, böyle iyi yazarlar olmadan da bu gazete olmaz ki. Ama mesela adı Ahmet soyadı Altan ile “çok satan” bir gazete pekâlâ olabilir, lakin o da çok kötü bir yazar yahu; adamın içini kötülük kaplamış, kendi davasını savunmak için ağzından sadece köpükler çıkıyor. Ayrıca çok sattıran türünden çirkin yazar türü de var: Mesela Yılmaz Özdil; AKP’ye ve siyasi İslam’a çakması onu hiç de güzelleştirmiyor, zaten onun Ahmet Türk yazısındaki gibi fikirleri savunanlara da biz kestirmeden “şoven, faşist” filan diyoruz.
Öte yandan, oy toplamada becerikli ve üstelik Müslüman siyasetçi örnekleri de verebiliriz: Mesela Bülent Arınç, neo-Osmanlıcılık yolunda tarihi bir adım atmış: Oğlu Mücahit Arınç ve gelini Yeliz Asker için önceki akşam Ankara Rixos Otel'de Osmanlı usulü kına gecesi yapmış. Osmanlı temasının işlendiği gecede gelin pembe kaftan giymiş, başına da pembe renkli hotoz takmış. Gelin ve damat, tahta benzer büyük ve görkemli koltuklara oturtulmuş... Şimdi siz söyleyin, Müslümanlık açısından böyle bir şey iyi mi, kötü mü? Yoksa çirkin mi?
Oysa geçen gün bizim de bir düğünümüz vardı... Cumartesi günü gazetemizde ilanı da çıktı... Ayhan Diken kardeşimizin evliliğini kutlayınca, daha önce hiç böyle bir âdetimiz olmadığı için, Ayhan’ı tanımayan arkadaşların şaşkın sorularıyla karşılaştık. Ayhan devrimci bir yolda yürüdüğü için çok bedeller ödemiş bir yoldaşımız. Onun mutluluğu hepimizin mutluluğu. Dost kara günde belli olur derler ama beyaz bir günde de en azından selamımızı yolladık, fena mı oldu? Zaten adı üstünde, Ayhan Diken! “Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, dikenlidir, bu dikenli yolda yürümek zahmet ve cesaret gerektirir” sözünün simgelerinden...
Elbette şu fani dünyada düğün de var ölüm de... Yine mesela 40 yıl önce Deniz Gezmişler için kalemini kırmasıyla ve ardından idamlarını seyretmesiyle ünlü Ali Elverdi, dün 86 yaşındayken yemek borusuna lokma kaçtığı için öldü... Gazeteler bu ölüm haberini, “üç fidanı idama gönderen adam boğularak öldü” diye verdi. Denizler güzel insanlardı, onların ölümü bile güzel olmuştu...
Evet! Nırı nırı nııııın... Nııı-nıı-nıııın!
“İl buono il brutto il cattivo”, yani şu ünlü “İyi kötü ve çirkin” filminin müziğidir... Hayatımızda geri planda zaten hep bu müzik çalıp durmuyor mu? İyi olan karşısında hep kötüler ve çirkinler...
Öyleyse ıslık çalıp özgürlüğe doğru yürümeye devam... Yaşasaydı, Hasan Hüseyin (Korkmazgil) yani bizim iyi ve güzel şairimiz, “açılım kahvaltısını” da mutlaka kötü ve çirkin bulacak ve şu dizelerini tekrarlayacaktı:
“Nesini anlatayım ben özgürlüğün / Gün olur zincire vurulmaktır özgürlük / Gün olur göğsünü gere gere ıslık çalmaktır caddede...”