O ringe çıkma!
BARIŞ İNCE BARIŞ İNCE

Azap gibi bir şey, insanı içine çekiyor. Her seçim öncesi birileri, gazetecilere, yazarlara, aydınlara hakaret ve tehdit içeren cümleler kuruyor, farklı kişileri terörist şu bu ilan ediyor. Sokakta bu söylemler lümpenlikle karşılığını buluyor, sosyal medyada üretilen karşı yanıt ise ne kadar “sert” olursa olsun karşılık bulmuyor. Döngü devam ediyor.

Calvino’nun Görünmez Kentler kitabının sonunda geçer: “İki yolu var acı çekmemenin. Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: Cehennemi kabullenmek ve onu göremeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli, sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor. Cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, fırsat vermek…”



Evet, dikkat etmezsek içine çektikleri çukura düşme riski var. Misal… Geçen hafta yine birileri, kitlesel medyada son kalan gazetecilerden Fatih Portakal için açık tehdit içeren sözler sarf etti.

Portakal o gece televizyon ekranlarında yine haber sunacaktı ve muhalifi, yandaşı herkes gözlerini o haber bültenine dikti. Acaba Portakal ne söyleyecekti. Deneyimli gazeteci Fatih Portakal yayına çıktı, konu ister istemez malum tehdide geldi ancak kendisi öyle birkaç cümle kurdu ki tehdit sahiplerine verilecek “sert” yanıtların hepsinden daha etkili oldu.
Portakal şu cümleleri kurdu: “Acaba ne diyecek Fatih, acaba kendisi hakkında söylenen sözlere cevap vermeyi düşünüyor mu, düşünmüyor mu? Hayır, kesinlikle. Eğer böyle bir şey bekliyorsanız ne bugün duyarsınız ne de yarın duyacaksınız. Biz burada sadece Türkiye’nin gerçek haberlerini paylaşıyoruz. Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntıları anlatan ve yetkililerin harekete geçmesini sağlayacak haberleri paylaşıyoruz.”

İktidardakilerin bıçkın, sokak ağzıyla üretilen, tanınmış bir gazeteciyi hedefe alıp aşağılayan bu dili, her seçim öncesi kullandığı biliniyor. 2010 öncesinde Bekir Coşkun gibi isimlerle başlayan süreç 2011’de Nuray Mert (“mert misin namert mi” söylemi), sonrasında Can Dündar (“öyle bırakmam onu” tehdidi) ve şimdi Fatih Portakal (“portakal mı mandalina mı” söylemi) ile devam ediyor. Akla hizmet etmediği; tepkisel, lümpen bir kitleye mesaj vermek için sınırlı kapasiteyle üretildikleri açık olan söylemler bunlar. Ekonomik kriz, kötü yönetim, doğa talanı gibi pek çok konuyu örtmek için uydurulmuş taktikler.

Sadece Türkiye’de mi böyle? Sağ popülist siyasetçiler dünyanın pek çok yerinde kitlesini diri tutmak için birini ringe çağırıyor, elindeki güçle 10-0 galip başladığı maçta karşısındakini hırpalıyor ve taraftarını bu şekilde heyecanlı ve diri tutuyor. ABD’de, Brezilya’da, Macaristan’da pek çok benzer örnek sayabiliriz. “Cambaza bak” taktiği ile sistem, toplumların öfkesini; göçmene, farklı kültürlere, cinsel yönelimlere, okumuşa, duyarlı olana yöneltiyor. Kaba öfke kışkırtılarak gerçek öfkenin yerine geçmesi isteniyor.

“Cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, fırsat vermek…”

Onların ringine çıkmaktansa yapmamız gereken bu. Birbirimize sahip çıkmak, yaşatmak ve aynı zamanda güçlü alanlarımızı yaratmak… Bu hakaret müptelalarını kendi berbat dilleriyle baş başa bırakmak… Dayanışma ağlarımızı, üretici-tüketici kooperatiflerimizi, alternatif ve güçlü medya odaklarımızı, kitabevlerimizi, yayın dağıtım ağlarımızı, seçim güvenliği ağlarımızı, kendi ajanslarımızı, toplumcu kreşlerimizi…

Buralara saldırmazlar mı? Elbette saldırırlar. Ama kendi mahallemizde, kendi gündemimizle, kendi saha ve seyircimiz önünde oynamak, başkasının hileli oyununun peşinde koşmaktan iyidir. Şu an hayallerimiz bize uzak gözükebilir. Yaklaşırsak görürüz. “İrene uzaklardaki bir kentin adıydı, bir kez ona yaklaşmaya görün artık eskisi gibi kalmıyordu.”