Öfkenin rengi Sarı

23.12.2018 09:31 BİRGÜN PAZAR
Sarı Yelekliler “Macron istifa” çığlıklarıyla onun hâkim sınıflar lehine çıkardığı kararlara saldırıyor

İlda Alçay Sepetoğlu

Herkesin gözü kulağı Paris sokaklarında. Gelen her haber, farklı ülkelerin muhaliflerinde coşku yaratıyor. Liselilerin geçtiğimiz hafta basına yansıyan coşkulu yürüyüşleri, kadınların protestoları, ambulans şoförlerinin gösterileri ile kamyon şoförlerinin, itfaiyecilerin ve polis sendikasının grevi, meydanları ısıtan coşkulu görüntülerdi.

Her geçen günde, daha geniş toplumsal kesimleri içine alarak ilerleyen bir isyan dalgası bu. Başlarda akaryakıt zamlarına itirazla yola çıksalar da artık sokağın çok farklı talepleri söz konusu. Daha fazlası, bu taleplerin kesiştiği önemli ortak noktalar var.



Hareketin içeriği ve yönü
Macron, çok beklenen konuşmasının ardından, 1200 Euro’luk asgari ücretin 2019’da 100 Euro artacağını duyurdu. Ayrıca, fazla mesai ücretlerinin vergiden muaf tutulacağını ve özel sektörden çalışanlara yılsonu ikramiyesi verilmesini talep edeceğini de söyledi. Ancak bu adımlar eylemciler için tatmin edici olmadı. Eylemler, yeni taleplerle ve farklı kesimlerden katılımlarla süreklilik hali kazandı diyebiliriz.

Sarı Yeleklilerin öne çıkan sloganlarından birisi, hatta belki en önemlisi, Macron istifa! “Büyüsü bozulmuş dünyayı yeniden büyülemek” iddiasıyla gelen, ancak daha seçimin henüz başlarında tökezleyerek “sağcı Le Pen riskine” karşı oluşturulan cephe siyaseti rüzgârıyla iktidara yerleşen Macron, kısa sayılabilecek iktidar günlüğe bir yığın başarısızlık kaydetti. Öte yandan, bugünlerde sokak, sadece Macron’un istifasıyla da durmayacağının sinyallerini veriyor.

Eylemcilerin büyük çoğunluğu, siyasi iktidar tarafından muhatap alınmadığını ve seçtikleri siyasetçilerin artık kendilerini temsil etmediğini ileri sürüyor. Örneğin, bu hafta açılan pankartlarda, kimi konularda halka söz hakkı verilmesini öne süren referandum talepleri vardı.

Bu, açıkça temsili demokrasinin krizidir. Sokaktakilerin en büyük şikâyeti “profesyonelleşmiş siyasetçilerin”, yani seçimle işbaşına gelen yeni bürokrasinin, seçim vaatlerinde yer alan sözlerden uzaklaşması ve yeterli ölçüde destekçilerine kulak vermemesi. Milletvekili maaşlarının yüksekliği, parti bürokrasinin eşitsiz gelir dağılımında fazla pay alması ve iktidar partisini desteklesin yahut desteklemesin sıradan emekçilere hep haksız vergi yükleri bindirilmesi. Bu, fark edilmediğini, sesinin duyulmadığını ve hatta görmezden gelindiğini düşünen kesimlerin eylemli itirazıdır. Yeni bir demokrasi arayışı içerisinde olan insanlar, öyle görünüyor ki karar alınıp verilirken artık söz haklarını aktif biçimde kullanmak istiyorlar.

Dolayısıyla Sarı Yelekliler, aslında Fransa’nın seslerini çok da duymaya alışık olmadığı yeni bir kesimi işaret ediyor.

Sistemin en altında yaşayan, ötekileştirilmiş, eğitim seviyesi düşük, daha çok banliyölerde gördüğümüz ve aralarında göçmenlerin de olduğu çevrelerden değil de taşrada yaşamını sürdüren, orta yaş ve üzeri, asgari ücretli işlere sahip insanlar bunlar. Fransa’daki eski bir tabirle, ‘aşağı Fransa’ halkından bahsediyoruz.

Aralarında sağ ve sol partilere yakın çevreler olmakla birlikte, çoğunluğu siyasetle ilişkisi olmayan, oy verme dışında siyasal katılma araçlarına yönelmeyen kesimlerden söz ediyoruz. Ancak tüm bunlar 6. haftasını geride bırakan eylemciler için “kim bunlar” sorusuna hala net yanıt vermeye yetmiyor.

Bunun bazı sebepleri var. Bana göre, sokaktaki öfke patlamaları sadece Fransa’yla ilgili bir olay olmanın ötesinde, Batı demokrasilerinin paylaştığı bir çıkmazdır. Hareketin her kesimden insanı kapsaması, yayılması ve başka ülkelerde destek görmesi de zaten genel bir memnuniyetsizlik ve güvensizlik halinin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Neticede, içerisinde farklı siyasal formasyonlardan insanları ve hatta aktif politikayla ilgilenmemiş olanları dahi barındıran ve mevcut düzene karşı öfkesini haykıran bir halk hareketiyle karşı karşıyayız.

Sarı Yelekliler, Batı Avrupa’nın kalbinde neoliberal reformların yarattığı sefalet koşullarına karşı haykıranların sesini yükseltiyor. Yakın tarihin çeşitli duraklarında benzer toplumsal hareketler, protesto gösterileri ve eylem repertuarları mutlaka vardır. Sarı Yeleklileri ayrıştıran özellik ise petrol fiyatlarındaki artışın yol açtığı genel halk hareketini, artık nüfusun üçte ikisinin destekliyor oluşudur.

Refah devletinin sunduğu hizmetlerden alınan vergileri, belediyelerin bütçelerine getirilmiş büyük kesintileri ve şimdi de Çalışma Kanunu’nun getirdiği ek ekonomik ve sosyal yükleri protesto ediyorlar. Dahası, artık emeklilik maaşlarına ve eğitim harcamalarına (üniversiteler ve liseler gibi) yapılacak sonraki kesintilerin ve gaspların tedirginliği içerisindeler. Öğrencilere verilen kira yardımındaki kesintiler ise hoşnutsuzluğu ve itirazları daha da tetikledi diyebiliriz.
Dolayısıyla, Sarı Yelekliler “Macron, istifa” çığlıklarıyla onun hâkim sınıflar lehine çıkardığı kararlara saldırıyor. İsyanın temeli, Macron ve halkın belini büken vergiler. Taleplerine ve bir araya gelme biçimlerine bakarak çıkarabileceğimiz sonuç, hareketin geleneksel toplumsal hareketlere kıyasla farklılıklar taşıdığı yönünde. En azından 20. yüzyıldan alışık olduğumuz, hedeflerini devletin kurumlarına ileten, aracı toplumsal yapılarla amaçlarının kabul edilmesi için mücadele veren hareketlerden farklı. Nitekim Sarı Yelekliler, hiçbir siyasi partinin ve sendikanın bağlayıcılığını kabul etmeden ilerliyor.

Çatlaktan Sızan Işık
Leonard Cohen, “Kusursuzluğu unutun, her şeyde bir çatlak vardır. Işık içeri böyle girer” diyor.
Sarı Yelekliler, eskiden kalma ideolojilerin artık bittiği ve tarihin nihayetinin geldiği iddiasıyla sunulan neo-liberal düzenin çatlaklarından sızıyor. Sokağın öğreticiliği ve pratiğiyle kendi sözünü söylüyor. Belki de siyasi iktidarları bu kadar korkutan şey, sokakta edinilen öz deneyimdir. Gezi sürecinden çok aşina olduğumuz dayanışma pratikleri, bizlere hangi fikirden ve kim olduğuna bakılmaksızın bir arada yaşanabileceğini öğretmişti. Forumlarda alınan ortak kararlar, yapılan tartışmalar, bugün Fransa sokaklarından ses veren doğrudan demokrasi talebiyle ne kadar da benzer!
Her iki eylemin ayrı sebepleri, koşulları ve birikimleri olsa da karşılarında devletlerin verdiği tepki de bir o kadar benzer. Arttırılan baskı, polis şiddeti ve otoriterlik.

Neo liberal zamanlarda, siyasi iktidarların özgürlükçü söylemlerle iktidara gelmelerine rağmen, varlıklarını sürdürmek için başvurdukları yöntem otoriterlikte birleşiyor. Bu, onlar için, bir nevi ‘sürdürülebilir’ olma halinin tek yolu. Macron’un ırkçı Le Pen’e karşı iktidara gelişi, ABD’de Trump, Macaristan’da Orban, Brezilya’da Bolsonaro, Türkiye’de AKP ve Erdoğan…

Her siyasi iktidar, devletin yaşadığı siyasal/ekonomik krizi aşamadıkça sermaye lehine girişilen her yeni düzenleme için, halka yüklenen vergilerle, yapay krizlerle, ayrımcılık politikalarıyla ve hak gasplarıyla varlığını korumaya çalışıyor. Gittikçe artan otoriter uygulamalarla bu eşitsizlikleri devletin zor eliyle topluma dayatan rejimler, adaletsizlikleri derinleştiriyor ve büyük öfke patlamaları biriktiriyor.

Bu sebeple kimi zaman adları Paris sokaklarındaki Sarı Yelekliler oluyor kimi zaman Yunanistan’da asgari ücret artışı talebiyle genel greve çıkan işçi ve memurlar. Bazen öfke Kolombiya’daki öğrencilerin sesiyle yükseliyor, bazen Türkiye’de Flormar işçilerinin direnişiyle… Ancak hangi ismi alsalar da sokağın şimdiki sahiplerinin emekten, adaletten yana, yeni bir dünya çığlıkları birbiriyle daha çok buluşuyor.