Google Play Store
App Store

Soma “öğrenilmiş çaresizlik”ten “örgütlülüğe”, “hak mücadelesine” geçişin en acı dersleriyle boğuşuyor. Tıpkı 13 Mayıs sonrası işçilerin arasında yavaş da olsa, dalga dalga yükselen “örgütlülük” örneklerinde olduğu gibi,  şimdilerde Soma direnişi köylülerin zeytin mücadelesi ile taçlanıyor.

Öğrenilmiş çaresizlikten, direnişe: Soma

ÖZGÜR ÖZEL* - @eczozgurozel 

Soma, dünyanın en büyük maden facialarından birisi ile tanınıyor artık. Ama Soma’nın sınavı 13 Mayıs’la bitmedi. Şimdilerde Soma’da başka başka kıyımlar, katliamlar devam ediyor.

Madenci ölümleri üzerine çok söz söylemiş, çok açıklama yapmış ve çok sayıda soru önergesi vermiştik. Ama 29 Nisan günü TBMM’de sunduğumuz “Maden kazalarının araştırılması için Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasına” ilişkin önergemizin reddedilmesinin ardından, 13 Mayıs faciası yaşanınca, dikkatler Soma’ya çevrildi. 29 Nisan günü, “ileride hepimiz üzülürüz, buradaki kazalar mutlaka incelenmeli” dediğimde, AKP Manisa Milletvekili Muzaffer Yurttaş çıkıp: “Soma’daki madenler güvenli. Devletimiz gerekeni yapıyor. Bu konuda herhangi bir araştırmaya gerek yok. Soma, Türkiye’nin ve dünyanın sayılı güvenli madenlerindendir” diye cevap veriyordu.  

13 Mayıs’tan sonra, yaşanan bütün süreç, bu madenlerin ve Türkiye’deki  50 bin madencinin her gün ölüme yollandığını göstermekle beraber, bu zaman zarfında iş güvenliğine yönelik herhangi bir düzenleme de yapılmadı. Ama her gün kapanan madenlerin yeniden açılması gündeme geldi. Şimdi, 13 Mayıs’tan bu yana değişen bir şey yok! Aynı kurum kültürü, aynı iş güvenliği anlayışı ve 13 Mayıs günü madeni güvenli gören zihniyet ile buralar açılacak. İşin kötüsü ise Soma’daki madenciler ölümle açlık arasında bir tercihe zorlanıyor! O günlerde kamuoyunun büyük tepkisi karşısında sus pus olan, dizleri titreyen ve her şeyde maden şirketini suçlayan hükümet ile “biz suçsuzuz” diyen maden şirketinin sahibi, şimdilerde müthiş bir koalisyon halinde ve madenleri kapatmakla ve işçileri işsiz, çocuklarını aç bırakmakla tehdit ediyorlar. Açıkça şunu söylüyorlar: “Ya yeniden ölüme gidersiniz, ya da çoluğunuz çocuğunuz aç kalır!” Bizim madenlerin açılmamasını savunmamız mümkün değil. Temel itirazımız ise, bu şartlar altında madencilerin ölüme yollanmasına, madenlerin güvenliğine yönelik bir arpa boyu yol alınmamasınadır. Ancak bizi bu açmaza iten şey kömüre olan mahkûmiyettir. 

Türkiye’nin enerjiye, elektriğe ihtiyacı var. Ama dünyanın en pahalı doğalgaz anlaşmasını yaptık ve Putin bununla övünüyor. Rusya için övünç kaynağı olan bu anlaşma bizim için utanç kaynağı.  Çünkü, bu anlaşmayla ithal edilen doğalgazdan elde edilen elektrik çok pahalı. Bu yüzden de termik santralde yakılmak üzere Soma’nın kömürüne ihtiyaç var. Rödövans anlaşmalarında 1,5 milyon ton çıkartılması taahhüt edilen kömürün 3,5 milyon tona çıkması işte bu yüzden. Sürekli söylenen şu çünkü: “Daha çok kömür çıkartın daha çok alalım.”

Burada; yandaşı zengin etme, onun zenginleşmesinden kendi siyasetini finanse etme gibi ilişkileri; oradaki istihdamın iktidar partisi kontrolünde sağlanmasını, bunun getirdiği rantı, dünyanın en zor işinin yer altından kömür çıkartmak mı yoksa hiç inanmadığı bir partinin mitingine zorla götürülmek mi olduğunu tartışırken, dönemin Başbakanı’nın 3500 işçiyi selamlamasını, Soma’da çıkartılan kömürün önemli bir kısmının da üzerinde “satılamaz” yazan poşetlerle maddi değeri olmayan ama siyasi değeri olan “sosyal yardımlaşma” kömürü olarak dağıtıldığını ayrı ayrı bir kenara not etmek gerek. 

Bu yüzden bu kömürün çıkarılması noktasını tartışırken, başka not edilmesi gereken bir şey de orada ölen madencilerimize, ailelerine, şu anda halihazırda bu madende çalışanlara bakıldığında, hepsinin tarım kökenli olduğudur. Zaten 13 Mayıs faciası ilk duyulduğunda herkesin şaşırdığı “dayıbaşı” kavramı da maden değil tarım işçiliğine dair bir kavramdır. Bu madenlerde eskinin tütün işçileri, pamuk işçileri, pamuk fabrikalarının, üzüm bağlarının sahiplerinin çocukları çalışıyor. Ucuz, pazarlıksız, sermayeye teslim olmuş bir işgücü ordusu var Soma’da. Bunun en önemli sebebi de kapıda aynı işi o paraya yapacak binlerin bekliyor olması. Bu şartlar altında keşke madenler kapatılsın denebilse. Keşke elektriği yeşil enerjiyle, yenilenebilir enerjiyle, güneş tarlalarıyla, rüzgar gülleriyle elde edebiliyor olabilsek. Keşke, Soma jeotermal enerjiyle ısıtabiliyor, bu jeotermalin çıkış suyuyla Soma’daki, Kırkağaç’taki çiçek seralarını ısıtıyor, bu evlatlarımızı da çiçek seralarında çalıştırabiliyor olsaydık! Adeta bir rüya gibi olan yaptığımız bu tasvir aslında ekolojiyi, ekonomiyi, siyaset-sermaye, siyaset-sendika, sendika-sermaye ilişkilerini ve Soma’nın büyük çaresizliğini de ortaya koyuyor. 

Ve zeytin mücadelesi...

Bunu Soma’da bir gün geçirerek ölçemezsiniz. Bir süreci yaşayarak ölçebilirsiniz. Kendi hakkı için ilk kez yürüyen işçinin, sonra tekrar patronun menfaati için yürütülmeye çalışma cüretini de, insanların açlıkla ve yoklukla tehdidini/ “terbiyesi”ni de, süreci yakından takip ederek görebilirsiniz. Soma, Türkiye’nin en önemli prototiplerinden birisi. Çünkü Soma “öğrenilmiş çaresizlik”ten “örgütlülüğe”, “hak mücadelesine” geçişin en acı dersleriyle boğuşuyor. Tıpkı 13 Mayıs sonrası işçilerin arasında yavaş da olsa, dalga dalga yükselen “örgütlülük” örneklerinde olduğu gibi,  şimdilerde Soma direnişi köylülerin zeytin mücadelesi ile taçlanıyor. 

Kamuoyunda 1 aydır gündeme gelen, geldiği gibi de 1 ay sonra unutulmasın, iş işten çoktan geçmiş olmasın diye her fırsatta hatırlatmaya çalıştığımız Yırca köyünden ve o güzel insanlardan bahsediyorum. Soma’nın bu seferki sınavı zeytinlik gibi görünse de, işin aslı dönüp dolaşıp yine enerjiye geliyor. 

Soma’da, Soma’yı yıllardır zehirleyen ve bacasındaki klasik bir filtresi yıllar geçen mücadele sonunda zorla takılmış ama esas zehirli gazları tutacak filtre için Türkiye’nin uluslararası alanda attığı bir imzanın uygulama günü olan 2018’i bekleyen, solunum hastalıkları ve kanserle Somalıları boğuşturan termik santralın yanına devasa bir yenisinin daha yapılması için Soma’nın Yırca köyü “acil” kamulaştırıldı!

Yırcalılar daha ne olduğunu anlamadan, tapuların el değiştirdiği ve buraların Kolin AŞ. diye bir firmaya geçtiği söylendi. Yırcalılar itiraz edene kadar, daha düne kadar kendi zeytinleri olan, 2 ay sonra mahsullerini toplayacakları ağaçların etrafı dikenli tellerle çevrildi ve buralara Yırcalılar sokulmadı! Tarım İl Müdürlüğü’nün orada “zeytin kesme izni tarafımızdan verilmedi” yazısına rağmen, üstelik Soma Belediyesi imar planında “Orası sanayi ya da termik santral için uygun değil, orası tarım alanı. Bir değişiklik yapmadık” denilmesine rağmen etrafını çevirdiler ve dozerlerle ağaçları kesmeye kalktılar. 17 Eylül gecesi saat 02.00’de köylülerle o dozerlerin önüne geçtik ve geri püskürttük. Köylüler ise o günden sonra burada bir nöbet çadırı kurdular ve zeytinlikleri için direnişe geçtiler. 

Ancak, yaklaşık 4 hafta sonra bu sefer ellerinde elektrikli testeresi olan dörtlü milis gruplar yolladılar. Köylüler yetişene kadar kaç ağaç kesersek kâr ederiz diyerek, ilk geldiklerinde 13 ağaçla başladıkları kıyım 15 Ekim’deki baskınla 475 ağaca kadar ulaştı. Bu son kıyımın üzerine önce Kaymakama arından Tarım İl Müdürlüğü’ne ve Jandarmaya gittik. Görüştüğümüz tüm yetkililer “ağaç kesilmeyeceğini ama kesilirse cezasının ağaç başına 90 lira” olduğunu söyledi. Herkes köylülere hak verip Kolin’e yol veriyordu.  80 yaşındaki ağaçlara, 80 yıllık ağacın katliamına ise ceza:90 TL buyrulmuştu!

6000 zeytin ağacından 500’e yakınını kaybetmiştik bile! 6000 ağacı fiilen kaybettiğimizde ise mücadelemizin bir anlamı kalmayacaktı. Zeytinler bitince, şirkete savunma için 15 gün süre vermiş olan mahkeme de sözde imdada yetiştiğinde, gerçekte imdadına yetişilecek bir zeytin dahi kalmayacağı gerçeğinden hareketle, en iyi savunmanın hücum olduğunu söyleyen futbolsever bir köylü genci de dinledik ve bazı basın yayın organlarının “Şirketi bastılar” manşetine konu olan iade-i ziyaretimizi 20 teyze 50 amca ile Kolin’e yapmaya karar verdik. Gözümüzün içine bakamayan, suçu hep bir başkasına atan, talimatı verdiğini söylemeyen CEO’lar, Genel Müdürler, yöneticiler varken nihayet bir güvenlikçi talimatı aldığını ve kimlerle birlikte gidip kestiğini söyleyince jandarma Yırca mücadelesinin somut kanıtı olarak birkaç ifade aldı. 

Köylüler o geceyi, yani 15 Ekim baskınını, ağaç kaybı yaşamadan geçirince, hücum içerikli savunma anlayışına devam etmeye karar verdi ve kesilen ağaçları alıp görevini yapmadığı için suç duyurusunda da bulunduğumuz Vali’ye, bir otobüs köylü ve evladımız dedikleri 6 tane zeytin ağacı ile gittik. Valilik önünde kesilen ağaçlarla ve köylüler ile birlikte bir basın açıklaması yaptık.  O ağaçların arkasında gözyaşlarını tutamayan Yırcalı teyzelerden biri “Bu benim evladım. Kolunu bacağını kesiyorlar. Evladınızın kolunu bacağını kesseler ne olur!” diye haykırırken, hükümet konağının önünde onlara engel olmaya çalışan polislerin bile boğazları düğümlendi. Acil bir programı olduğu gerekçesiyle hükümet konağını son anda terk etmek zorunda kalan Manisa Valisi yerine makama vekalet eden Vali Yardımcısı’nın da oda içinde bakamadığı tek yer köylülerinin gözlerinin içi idi. Başını öne eğip, önündeki kağıda bakarak yaptığı açıklamada da sadece “devlet elinden geleni yapar. Biz sizin yanınızdayız” diyebildi. Orada, 70 yaşında bir amca: “Askere çağırdınız geldik. Vergi istediniz verdik. Elektriği 3 gün geç ödemesem kesersiniz. Madem siz devletsiniz. Şimdi bize sahip çıkmayacaksanız ne zaman çıkıverceksiniz!” dediğinde de Vali Yardımcısı önüne bakarak “devlet yanınızda merak etmeyin” demekle yetindi. 

Dünyanın en acımasız lobisi silah lobisidir. En güçlü lobisi de ilaç lobisi olarak bilinir. Türkiye’de ise en güçlünün de, en acımasız olanın da enerji ve maden lobisi olduğu ortada. Bu coğrafyadaki enerji savaşlarına bakıldığında da rahatlıkla görülebilir. 

Yırca’daki zeytin ağaçları o köylüler için sadece ağaç değil çocuk. Kendi çocukları, torunları onlar. Ama enerji lobisi için de aslında onlar sadece birer zeytin ağacı değil! Buradaki mücadelenin kamuoyunda bulacağı karşılığa göre de her bir zeytin ağacı, vahşi kapitalizmin önünde birer Çin Seddi gibi de yükselebilir. 

Kesin olan bir şey daha var; zeytinler kesilip o köyün gençleri işsiz kalırsa Soma AŞ’nin ve Alp Gürkan’ın Eynez madeni ardına kadar açık bu gençler için! Çünkü; ellerinde olmayan sebeplerden dolayı yaşadıkları 13 Mayıs “elim kazası”ndan (!) sonra 301 yeni iş arkadaşına ihtiyaç duyuyorlar. Bunların bir kısmı niye Yırca köyünden olmasın?..

Ama şu da unutulmasın; kömür karasından, zeytin yeşiline Soma’nın büyük mücadelesi ve derin uykusundan uyanışı da devam ediyor. Bu direnişin ve Somalıların yanında olmak ise, emeğe, insana ve yaşama inanan herkesin en büyük sorumluluğu. 

Nazım’ın da dediği gibi, biz yaşamı ve insanı 70’inde bile ZEYTİN dikecek kadar çok seviyoruz, işte bu yüzden mücadeleden yılmıyoruz. 

* CHP Manisa Milletvekili 

Soma Maden Kazalarını Araştırma Komisyonu Üyesi