Ölüme karşı Cüneyt
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Kötü haberi alınca ilk işim Cüneyt’i cep telefonundan aramak oldu. Çünkü trafikte ne kadar dikkatli ve kuralcı olduğunu biliyordum. Daha birkaç ay önce, Mayıs ayında, Trakya Üniversitesi Sinema Topluluğu’nun Bergman etkinliği için Edirne’ye gidecektik. Sabah erkenden Cüneyt’i evinden aldım. Henüz tam uyanamadığından olsa gerek, yolculuk sırasında araba kullanma tarzıma hiç laf etmemişti. Ama etkinlik bittikten sonra dönüş yolundayken bir sürüş dersi hocası gibi sürekli müdahale etmeye başladı: “Aman yavaş git! Şu öndeki araçla takip mesafesini biraz daha uzun tutsana!” Benim de haşarılığım üzerimdeydi, Yeşilçam filmlerinden arakladığım şivelerle karşılık veriyordum: “Beni neden rencide edoorsun patron? Yoksam bana güvenmoorsun?!” O da yoldaki diğer taşıtları göstererek “Sana güvenoorum da onlara güvenmoorum!” diyordu. Yaklaşık üç ay sonra, haklı olarak güvenmediği taşıtlarla dolu bir yolda hayatını kaybetti.

Kötü haberi alınca ilk işim Cüneyt’i cep telefonundan aramak oldu. Çünkü Cüneyt ile ölüm arasında, tıpkı Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür filmindeki gibi bir ilişki vardı: Haçlı seferlerinden dönen şövalye, deniz kıyısında karşılaştığı Ölüm’ü her gün satranç oynamaya ikna eder. Oyun sürdüğü müddetçe şövalye yaşayacaktır. Ortaçağın karanlığında, ölüm eşliğinde bir yolculuk başlar. Cüneyt o şövalye gibiydi, ölümle olabilecek en hazin biçimlerde karşılaşmış, en değerli taşlarından bazılarını kaybetmişti. Bu arada sağlığı da bozuluyordu ama Elif, Ayşegül ve ailenin yeni üyesi Pasak’la birlikte yeni stratejiler geliştiriyordu; ölüme karşı yaşam, Thanatos’a karşı Eros.

Bilinçdışı böyle çalışıyor işte; kötü haberi alınca ilk işim Cüneyt’i cep telefonundan aramak oldu, çünkü Cüneyt Cebenoyan gibi bir insanın yaşamını herkes, ölümünü ise sadece kendisi doğrulayabilirdi.