birgün

10° PARÇALI BULUTLU

author

Önce canım Cumhuriyet'im! Sonra canım kendim!

Sosyal ortamlarda çeşitli nedenlerle gülmemiz beklenince kibarca güleriz. Hele fotoğraflarda gülümse denilince takındığımız berbat bir gülüşümüz vardır.

BİRGÜN PAZAR 31.10.2021 08:23
Önce canım Cumhuriyet'im! Sonra canım kendim!
Abone Ol google-news

Uçaklarda acil durumda tavandan inen oksijen maskesini önce kendinize takınız diye uyarı yapılır. Sağlam kalmak zorundayız!

Uygarlık ve dinler uyumlu, huzurlu, medeni bir hayat ve sonrasında da cennet vaadi ile bizi bedenimizden, duygularımızdan arınmaya teşvik eder. Temiz, steril kalmak için sarsıcı duygu ve düşünce devinimlerinden uzak kalmamız ve bedenimizle aramıza seviyeli bir mesafe koymamızı öğretirler. Oysa ne kadar uğraşsak da, parfümlerle, ya da gül suları ile yıkansak da, kibarca idrar desek de, tuvalete gittiğimizde gene içimizden çıkan ‘çiş’ olacak, gaz çıkardığımızda ortalık pis kokacak. Üzgünüz, eldeki malzeme bu! Bedenimizin ortalığa saldığı sıvıların (kan, ter, sümük, idrar ve tükürük) hepsini pis bellemişiz. Sanki kafamızın içindekiler çok temizmiş gibi... Onlar da ortalığa saçılınca görüyoruz zaten. Her şey işimize geldiği gibi. Bedenimiz hem o yarısı boş koca kafalarımızla bizi taşısın, hem de kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli her şeyi ayıp, pis, tü kaka sayılsın.

Mesela ‘Kan’, bazı durumlarda pis ama bazı durumlarda kutsal. Savaş meydanlarında kutsallık yükleyerek, belki de sadece akıtılmasını kolaylaştırmayı istemişiz. Çünkü vatan toprağını kanımızla sulayacağızdır. Ne kadar çok kan akarsa o kadar ‘vatan’ oluyor, öyle söylendiğini duymuşluğum var. Ama sakın yanlış anlamayın, adet kanı bu gruba kesinlikle dahil değil, o pis olanlardan! Hatta adet gören kadınlara halk arasında ‘kirlendi’ denir. Hele bir de cinsel sıvılar var ki, dinimiz onlardan temizlenebilmemiz için, o susuz Arap çöllerinde bile baştan aşağı yıkanmamızı emretmiş. İş yapıp, toz, topraktan ya da terleyip de kirleniyoruz, ama ona özel bir kural getirilmemiş.

Bir de gözyaşı var, nedense bir tek ona temizlik atfedilmiş. Aslında onu da pek öyle ulu orta akıtmayı sevmeyiz. Göz yaşları temizdir ama gene de ağlamak, ve gözyaşı akıtmak bir zayıflık belirtisi olarak görülür. ‘Erkek adam ağlamaz!’ diye bir söz vardır. Oysa ağlamak, bedenimizin bir salgı ile verdiği fizyolojik doğal bir tepki. Bazı diğer salgıların çokluğu erkeklik olarak görülürken, zavallı gözyaşına zayıflık düşmüş! Bu görüşten hareketle kadınlar da sulu göz olarak anılmak istemez. ‘Ağlamıyorum yavrum, gözüme toz kaçtı!’ deriz. Ya da sevgilisi terk eden arkadaşa, ‘.... ağlama, o pislik için akıttığın gözyaşına yazık’ denilir. ‘Göz yaşı’ımıza değmez denilen adama, ağlarken akan sümüklerimiz? Onlar da mı değmez!...

Ağlamayız, çok gülmeyiz, diğer bedensel sıvılarla ilgili durumları zaten kapalı kapılar ardında hallederiz. Bedenli bir varlık olduğumuzu hatırlatan şeylerin ulu orta yapılmayacağını daha ilk okul çağında öğreniriz. Ve zamanla bedenimizle bağımızı kaybederiz. Kendini zorla hatırlatıncaya kadar da dinlemez oluruz.

Sosyal ortamlarda çeşitli nedenlerle gülmemiz beklenince kibarca güleriz. Hele fotoğraflarda gülümse denilince takındığımız berbat bir gülüşümüz vardır. Yüzümüzdeki 42 mimik kasını kullanarak gülüyormuş gibi yapabiliriz. En belirgin de 17 kas hareketi vardır. Bu kaslardan sadece göz çevresinde olan bir tanesi istemsiz çalışır. Göz çevresindeki bizim aklımızın kontrolü dışında olan o kas sadece, içten gelen doğal bir gülüşte kasılır ve gülme hareketinde yer alır. İşte gerçek gülüş budur! Bu gülüş, vücudumuzda bir dizi psikolojik ve fizyolojik etki başlatır, stresi adrenali azaltır, endorfini arttırır. Başkalarını kandırsak bile bedenimizi kandıramayız, o gülüş gerçek mi değil mi bilir ve gerekli kas sistemini gülüşümüze katar! İşte o “Gülünce gözlerinin içi gülüyor” şarkısındaki gülüş bu gülüşlerdir (Treske, G. 02.Şubat 2020, BirGün Pazar “Sesimi Duyuyor musun?...” yazım).

Aynı şekilde gülmek gibi ağlamak da bedenimizin fizyolojik bir tepkisidir. Gözlerin üst tarafında bulunan gözyaşı yapıcı lakrimal bezleri istemli ve istemsiz sinir sistemine bağlıdır ve düzenli olarak gözyaşı üretir. Biz onlar öyle akıyor işte diye düşünsek de, üç tür gözyaşı vardır. İlki bazal gözyaşı, sürekli üretilen gözyaşıdır. Temelde tuzlu bir sıvı içinde çeşitli lipid, protein, enzimler ve elektrolitlerden oluşur; gözü temizler, kiri bakterileri uzaklaştırır ve gözü nemli tutan koruyucu bir tabaka oluşturur. Fazlası da kanallardan burun boşluğuna akıtılır.

İkinci olarak refleks gözyaşı; soğan ya da tahriş edici kimyasallar, rüzgar, toz gibi durumlarda alarma geçen lakrimal bezler tarafından özel olarak üretilen gözyaşı. Bu kez gözü yıkamak için fazla miktarlardadır ve mikroorganizmaları parçalayan antikorlar gibi koruyucu maddelerden daha zengindir. Refleks olarak harekete geçtiğinden istesek de durduramayacağımız, Ankara’nın soğuk havasına çıktığımızda gözlerimizi yaşartıp, burnumuzu akıtan, makyajımızı bozan, soğan doğrarken soğanlı ellerimizle mendil aratan işte bu gözyaşıdır.

Üçüncü olarak da, yoğun öfke, sevinç anlarında, annemizi özlediğimizde, çocuğumuzun diploma ya da düğün töreninde, sevdiğimizi kaybettiğimizde, canımız çok yandığında akan duygusal gözyaşı vardır ki, soğan doğrarken akan yaşlardan hem kimyasal yapısı hem de bağlı olduğu sinir sistemi olarak çok çok çok farklıdır! Bu gözyaşının içeriğinde duygu durumunu dengeleyici etkileri yüksek içerik; ağrı kesiciler, stres hormonları ve mutluluk veren endorfin vardır.

Bedenimizin bize uyarısıdır ve kaldıramayacağımızı düşündüğü bu duygu yükünü hafifletmek, acımızı, coşkumuzu dizginlemek, bizi sakinleştirmek için bize bu özel gözyaşını hazırlar. Biz de ağlamamızı tutacağız diye uğraşırız....

Beni benden daha iyi tanıyan, daha çok düşünen Canım Kendim!

‘Hem ağlarım, hem giderim..’ deyişi gibi, bu duygusal gözyaşının gizemi her ne kadar tam çözülememiş olsa da duygusal gözyaşlarının sosyal bağ oluşturucu bir etkisi olduğu düşünülüyor. Nasıl bebeklerin ihtiyaçları için ağlamaları tek iletişim yolları ise, büyüdüğümüzde de çaresiz kaldığımızda bu durumun sanki bir devamı gibi. Bir araştırmada, ağlarken yüzümüzün hüzünlü bir görünüm aldığı ve bu görüntünün, bebek yüzü gibi beyinde şefkat duygusu uyandırdığı tespit edilmiş. Yani evrimin bize hediye ettiği, sessiz bir ‘Bana şefkat gösterin’, beni koruyun ç��ğlığı. Ayrıca duygusal gözyaşlarının kimyasal yapısı, soğan doğrarken olanlardan daha yoğun, viskoz yapıda. Bu nedenle yüzümüzde, gözümüzde izleri daha uzun sürüyor, yüzümüzde daha uzun kalıyor. Sonrasında görüp ‘Sen ağladın mı?’ diye sorabilsinler diye mi acaba? Bedenimiz bilir ki biz anlatamazsak da sıkıntımızı anlasınlar isteriz...

En son ne zaman size bu kadar şefkat gösteren, sizi sizden daha iyi bilen bedeninize teşekkür ettiniz, ‘Canım kendim!’ dediniz? En son kim size ‘Sen ağladın mı?’ diye sordu? Canımız dostlarımız, ailemiz, arkadaşlarımız... Ağlamak için büyüdük artık diye düşünenlerimiz varsa da, hiç büyümeyeceğiz! ‘Metin olmak’ safsatalarını iş yerlerimizde bırakacağız!

Rose–Lynn Fisher bir fotoğrafçı. Gözyaşlarının mikroskop altındaki görüntülerini mikroskobik dijital bir kamera ile çekerek bir kitap hazırlamış, Gözyaşlarının Topogrofisi/ The Topography Of Tears (2017). Daha önce de ödüller almış fotoğraf kitapları olan Fisher, kitap fikrinin 2008 yılında başladığını söylüyor. Hayatının zor bir geçiş döneminde kendi gözyaşlarını mikroskop altında incelediğinde, bir damla “gözyaşına sığan duygu diyarının” görselliği tarafından çok etkilendiğini yazıyor. Mikroskop altında izlediği göz yaşlarının görsel çeşitliliğinde, “bir arazi haritası ya da parmak izi” gibi, “duyguların damıtılıp şekil almış halini” görüyor.* Daha sonra kendinin ve başkalarından topladığı gözyaşlarının mikroskop altı görüntüleri ile bu kitabı oluşturuyor. Kitapta fotoğrafı yer alan her gözyaşının bir ismi var:

“.... Veda sonrası gözyaşları, Kendinden geçme gözyaşları, Soğan gözyaşları, Düzeltilemeyecek olan için gözyaşları, Pişmanlık gözyaşları, Kefaret gözyaşları, Merhamet gözyaşları...”**

En son ne zaman ağladınız? Akan gözyaşlarınıza hangi adı verirdiniz? Benim bu aralar olsa olsa ‘Sinirden akan gözyaşlarım’ olacaktır!

Bir de tabii ‘timsah gözyaşları’ var. Aç kaldığında yavru timsahları yerken gözünden akan yaşlar gibi... Eskilerden gelen bir deyiş, aslında timsah ağzını çok açtığında gözyaşı bezleri uyarılarak bir kaç damla fazladan yaş akıyor. Yani bir yandan ‘yerken’ bir yandan bir kaç damla gözyaşı dökenlere inanmıyoruz.

Çok hoyrat bir ülke olduk. Uçurumun kenarındayız! Kendimizden, gülmekten, ağlamaktan insan olmakla ilgili her şeyden uzaklaştık. Toplumca şefkate muhtacız.

Artık hep sevinç gözyaşlarımız olsun.

Cumhuriyetimizin 98. yılı kutlu olsun!

*Rose-Lynn Fisher https://www.rose-lynnfisher.com/tears.html

** The Topoghraphy of Tears https://www.themarginalian.org/?s=tears

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun