Google Play Store
App Store

LGBTİ+’lar Onur Ayı’na bu yıl da iktidarın derinleştirdiği nefret söyleminin altında girdi. AKP “Aile yılı” adı altında her fırsatta LGBTİ+’ları hedef alırken LGBTİ+’ların varoluş mücadelesi de güçlenerek büyüyor.

Onur, rejime karşı direniştir
Deniz Güngör
Deniz Güngör
denizgungor@birgun.net

Haziran ayı boyunca dünyanın pek çok ülkesinde LGBTİ+ bireylerin görünürlüğünü ve eşitlik mücadelesini simgeleyen Onur Yürüyüşleri Türkiye’de yıllardır yasaklanıyor. Yasaklarla yetinmeyen iktidar, LGBTİ+ varoluşunu sistematik olarak ‘sapkınlık’, ‘tehdit’ ve ‘dejenere’ olarak kodluyor; Diyanet İşleri Başkanlığı, medya aygıtları ve yargı mekanizmaları bu nefret söyleminin taşıyıcısı haline getiriliyor. LGBTİ+’ların varoluş mücadelesine karşı adeta savaş açan AKP iktidarı, LGBTİ+’ların yaşam hakkını tehdit etmeye ise devam ediyor.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2025 yılını ‘Aile yılı’ ilan ettiği konuşmasında LGBTİ+ bireyleri ‘milletin yapısına aykırı unsurlar’ olarak tanımlamasına ise tepkiler sürerken bununla da yetinmeyen Erdoğan önümüzde 10 yılı ‘Aile yılı’ ilan ettiklerini açıkladı. Diyanet İşleri Başkanlığı, hutbelerinde ‘LGBT sapkınlığına karşı mücadele’ çağrısı yaparken Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), LGBTİ+ temsili içeren dizilere ve reklamlara ceza yağdırdı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki bazı kampanyalarda da LGBTİ+ bireyler ‘toplumun karşılaştığı tehdit’ olarak sunuldu.

HAKLARI GÜVENCE ALTINDA DEĞİL

Avrupa Konseyi’ne bağlı insan hakları izleme kuruluşu Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’nun (ECRI) 12 Haziran’da yayımladığı 2025 Türkiye Raporu’na göre Türkiye, Avrupa’da LGBTİ+ hakları konusunda 49 ülke arasında 46’ncı sırada yer alıyor. ECRI’nin raporuna göre,  LGBTİ+’lara yönelik yasal korumanın yokluğu, nefret söylemi ve şiddetin artışı, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün engellenmesi Türkiye’yi Avrupa sıralamasında en altlara itti. Raporda, 2009 sonunda Meclis’e sunulan ‘Ayrımcılıkla Mücadele ve Eşitlik Kurulu Kanun Tasarısı Taslağı’ndan 2011 yılında cinsel kimlik ifadesinin çıkarıldığına dikkat çekilerek mevcut mevzuatların da LGBTİ+’ları açıkça dışladığı vurgulandı.

Raporda, LGBTİ+ örgütleriyle kamu kurumları arasında hâlâ herhangi bir resmi diyalog mekanizmasının bulunmadığı belirtilirken LGBTİ+’ların medyada hedef gösterildiği, seçim dönemlerinde nefret söyleminin arttığı ve çok sayıda Onur etkinliğinin yasaklandığı, katılımcıların ise gözaltına alındığı anımsatıldı. Türkiyeli trans+’ların hukuki olarak tanınmasının hâlâ cinsiyet geçiş ameliyatı koşuluna bağlı olduğu belirtilen raporda Anayasa Mahkemesi'nin 2021’de verdiği kararlarla trans+’ların belli kazanımlar elde ettiği belirtilse de, söz konusu hakların tümüyle güvence altına alınmadığı vurgulandı.

AYRIMCILIĞA MARUZ BIRAKILIYORLAR

Kaos GL ve 17 Mayıs derneklerinin yürüttüğü LGBTİ+’lara İlişkin Algı Araştırması’na göre, LGBTİ+’ların görünürlüğü katılımcılar tarafından ‘en az tehdit’ olarak belirtildi. Şubat ayında yayımlanan raporun sonuçlarına göre LGBTİ+’ların ‘en fazla tehdit’ olduğunu belirten gruplar ise 18-34 yaş arasındaki gençler, lise ve altı eğitim düzeyine sahip olanlar ve köyde yaşayanlar oldu.

Katılımcıların yüzde 17,9’unun cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldığına dikkat çekilen raporda, katılımcıların yüzde 80’i Türkiye’de yaşayan kişilerin bazen, sık sık ve her zaman ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını ifade etti. Rapora göre katılımcıların yüzde 12,2’si cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle, yüzde 8,1 ise toplumsal cinsiyeti nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldığını ifade etti. Rapora göre 18-24 yaş aralığındaki katılımcıların yüzde 20,8’i, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ile ilişkili olarak ayrımcılığı en fazla deneyimleyen yaş grubu oldu.

***

‘MAKBUL VATANDAŞ’ TARİFİNİN DIŞINA İTİLİYORUZ

Berfin Atlı - SPoD Kültür, Sanat ve Akademik Çalışmalar Koordinatörü 

“Bizi en çok etkileyen anlar, nefretin sadece sözde kalmayıp hayatlarımıza doğrudan müdahale ettiği anlar oluyor. Sadece devletin en tepe isimlerinin LGBTİ+’ları sistematik biçimde hedef göstermesinden söz etmiyorum, anayasa değişikliği veya yasa tasarısı önerisi gibi ciddi süreçlerden de söz ediyorum. Bu, LGBTİ+lar ve kadınlar için sadece bir politik yönelim değil, hayatlarımızı tehdit eden bir şiddet pratiği. Nefret artık yalnızca ekranlarda değil çünkü sağlık sisteminde, barınma hakkımızda, eğitim alanlarında, sokakta da karşımıza çıkıyor. Belki de en sarsıcı olan bu nefretin toplumsallaşma biçimleri.

Bir okul bahçesinde bir çocuğun ‘LGBTİ+’lar şeytandır’ dediği bir ana tanık olmak ya da lubunya bir başka çocuğa saldırdığını görmek insana sadece akran zorbalığını düşündürmüyor, o çocuğu yetiştiren toplumun da nasıl bir şiddet kültürüyle çevrelendiğini gösteriyor. Nefret söylemi yalnızca politik bir manipülasyon aracı değil, insanların hayatlarını paramparça eden bir şiddet dili haline gelmeye başladı. Her tekrarında bir kapı kapanıyor, bir hayat yarım kalıyor. Bizim için bunlar soyut tartışmalar değil, başımıza gelen somut adaletsizlikler. LGBTİ+’lar artık sokakta yürürken, kamusal alanda varlık gösterirken, hatta toplu taşımada bile birilerini rahatsız ettikleri düşüncesiyle hareket etmek zorunda kalıyorlar. Göz teması bile bir tehdit gibi hissedilebiliyor. Bunun anlamı tetikte yaşamak demek. Tüm bunların ötesinde, insanın iç dengesini bozan bir şey de var: yalnızlaştırılmak. Gündelik hayat dediğimiz şey artık sadece evden işe gitmek değil, her adımda güvenliği, görünürlüğü ve dayanıklılığı yeniden düşünmek zorunda kaldığımız bir mücadeleye dönüştü.

Toplumun önemli bir kesimi bu nefret söylemleri karşısında sessiz kalıyor, ama bu sessizlik aslında nötr değil. Sessizlik, çoğu zaman onay anlamına geliyor. Hele ki LGBTİ+’lar sistematik şekilde hedef gösterilirken, bu saldırılar Anayasa gibi en üst düzey metinlerde yeniden üretilmek istenirken susmanın anlamı siyaseten tarafsız kalmak değil, baskı rejimiyle aynı hizaya gelmek demek. Bu sessizlik duvarının içinde çatlaklar da var ve biz o çatlaklardan sızan seslerin kıymetini iyi biliyoruz. Her tehdit karşısında sessiz kalmayan feministler, sendikacılar, gençlik örgütleri, kimi zaman bir tiyatro grubu ya da bir sanatçı, bu ağır atmosferde soluk alacak bir alan açabiliyor. Küçük gibi görünen bu çıkışlar, aslında toplumun hâlâ vicdanlı, eşitlikten yana olan damarını temsil ediyor.

Siyasal iktidarın kullandığı dil varlığını bir 'provokasyon' gibi göstermeye başlıyor. Kamusal alan artık herkes için ortak bir yaşam zemini değil kimin ne kadar yer kaplayabileceğinin, ne kadar 'görünür' olabileceğinin ideolojik olarak belirlendiği bir alana dönüşüyor. Sosyal medyada, sokakta, okulda, işyerinde ya da bir haber bülteninde bile LGBTİ+ kimliklerin yer alması artık bir taraf olmak olarak kodlanıyor. Şunu da biliyoruz bir yandan, kamusal alanı terk ettiğimiz her anda o alan nefretin tekeline geçiyor.

Bugün LGBTİ+’lara yönelik nefret yalnızca belli kişi ya da siyasi aktörlerin diliyle sınırlı değil aslında, kurumların eliyle de sistematik hale getiriliyor. RTÜK’ün ekranları sansürlemesi, Diyanet’in Cuma hutbelerinde açıkça hedef göstermesi, belediyelerin sosyal etkinliklerden LGBTİ+’ları dışlaması gibi örnekler kurumsallaşmış bir baskı rejimine işaret ediyor. Bu kurumlar yalnızca kendi görev alanlarını kötüye kullanmakla kalmıyor aynı zamanda nefretin meşrulaşmasına hizmet ediyor. Eğitimden sağlığa, medyadan yerel yönetime kadar her yerde ‘makbul vatandaş’ tarifinin dışına itiliyoruz.

İktidarın LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı politikaları, barınmadan sağlığa, güvenlikten istihdama kadar pek çok alanda doğrudan etkiliyor. Barınma alanında, transların ev kiralarken kimliklerinden ötürü sistematik şekilde ayrımcılığa uğradığını gözlemliyoruz. LGBTİ+ların kamusal barınma alanlarından dışlandığına dair sahadan aldığımız çok sayıda bilgi vardı. Sağlık alanında ise birçok LGBTİ+, özellikle translar, kimlikleri nedeniyle sağlık hizmetlerine erişimde ciddi zorluklar yaşıyor. Hormon süreçleri imkânsızlaştırıldı. LGBTİ+’lar saldırıya uğradıklarında çoğu zaman polis koruması talep edemiyor ya da şikâyet ettiklerinde ciddiye alınmıyorlar. Evden atıldıklarında gidebilecekleri bir sığınak yok. Tam tersine, hedef gösterilen lubunyaların, mesela hornet çeteleri tarafından tehdit edilenlerin kendileri hakkında işlem başlatıldığına bile tanık oluyoruz. Bu, devlete ait kurumların yalnızca korumama değil açıkça tehdit üretme pozisyonuna geçtiğini gösteriyor aslında.

SPoD olarak tüm bu alanlarda izleme, raporlama, hukuki destek, sosyal hizmet danışmanlığı ve savunuculuk çalışmaları yürütüyoruz, yürütmeye çalışıyoruz. Ancak bu yeterli değil çünkü LGBTİ+lar doğrudan yapısal olarak ayrımcılığa maruz bırakılıyorlar ve kamu hizmetlerinden eşit yurttaşlar olarak faydalanamıyorlar. Bu nedenle belediyeler ve yerel yönetimler sivil toplumdan biraz yük alabilir.

Son dönemde gündeme gelen yasa tasarısı meselesi farklı LGBTİ+ ve kadın derneklerini beraber ve demokratik bir zeminde çalışmaya itti. Bu yasa LGBTİ+’ların yaşam hakkını, ifade özgürlüğünü ve eşit yurttaşlık talebini doğrudan hedef alan bir girişim aslında. LGBTİ+’ların sadece kamusal görünürlüğünü değil, destek hizmetlerine erişimini ve varoluşlarını da tehdit ediyor. Bu süreci başından beri yakından izliyor, kendi aramızda hem tartışıyor hem de etkili itiraz mekanizmaları inşa ediyoruz. Çünkü bunu bir yasal düzenleme olarak değil, açıkça nefret siyasetine alan açan, ayrımcılığı kurumsallaştıran bir hamle olarak değerlendiriyoruz. Yasal dayanaklarla biir grup yurttaş hukuki zeminin dışına itiliyorsa, orada artık demokrasiden, eşitlikten, temel haklardan söz edilemez. Bu nedenle LGBTİ+’ların yalnızca kendi hakları için değil, herkesin anayasal güvenceye sahip bir yurttaş olabilmesi için verdiği mücadele Türkiye’nin demokratik geleceği için kritik önemde.”

***

DIŞLANMA TESADÜF DEĞİL SİSTEMATİK

İris Mozalar - Trans Feminist Aktivist 

“Trans kadın olarak yaşadığım her gün, kamusal alanın bana ait olmadığı hissini yeniden üretiyor. Toplu taşımada, devlet dairelerinde, bir kafede otururken ya da hastaneye giderken bakışlarla, fısıldaşmalarla, doğrudan müdahalelerle karşılaşıyorum. Özel alanda da bu baskı sürüyor; örneğin ev kiralamak istesem cinsiyet kimliğim engel oluyor. Güvenceli bir işte çalışmak, kimliğimi gizlemeden yaşamak ya da sokakta güvende hissetmek benim için hala bir lüks. Bu baskılar görünmez değil, her an kendini hissettiriyor. Aynı zamanda baskılar sadece kimliğimizle değil, üretim ve yeniden üretim ilişkilerindeki konumumuzla da ilgilidir. Kamusal alanda varlığımız ‘uygun kadınlık’ normuna uymadığı için kriminalize edilirken; özel yaşamda ise patriyarkanın denetimi ve ataerkil mülkiyet ilişkileriyle sınırlandırılıyoruz. Bu şiddet cisnormatif cinsiyet rejiminden besleniyor. Gündelik yaşamımda bu baskılar bedenime yönelik sürekli bir denetim ve ihlal biçiminde hissediliyor. Otobüste, eczanede, kiralık ev ararken ya da iş görüşmesinde; her yerde ‘kadın’ olmamın kabul edilmesi için bedel ödemem bekleniyor. Bu baskılar, bakım emeği, ev içi işler, duygusal emek gibi görünmeyen emek alanlarında da kendini gösteriyor: hem dışlanıyor hem sömürülüyoruz.

Trans kadınların eğitim hakkı fiilen ellerinden alınmış durumda çünkü okulda şiddet, dışlanma, mobbing neredeyse kaçınılmaz. Eğitimi tamamlayanlar bile iş bulamıyor. Bu yüzden çoğumuz kayıt dışı işlere, seks işçiliğine ya da güvencesiz, görünmez alanlara itiliyoruz. Bu bir tercih değil, hayatta kalma stratejisi. Bu dışlanma tesadüf değil; sistematik, kurumsal ve ideolojik bir tercih.

Emek gücünün değersizleştirilmesi cinsiyetlendirilmiş bir süreçtir. Ben bu tabloya cisnormatif iş piyasası rejimini ekliyorum. Emek piyasasındaki dışlanmanın yalnızca kimlik meselesi değil, aynı zamanda kapitalizmin kimin ‘çalışabilir’ sayıldığına dair ideolojik bir kararı olduğunu düşünüyorum. Trans kadınlar çoğu zaman cinsiyetlendirilmiş, ırksallaştırılmış ve sınıfsallaştırılmış bir ‘fazlalık emek’ olarak görülüyor. Seks işçiliği gibi alanlara zorunlu bırakılmamız, bu sistemin dışlayıcı yapısının doğrudan bir sonucudur. Çevremde üniversite mezunu, çok yetenekli birçok trans kadın olmasına rağmen işsiz kalmaları tesadüf değil; bu, cis-heteropatriyarkal kapitalizmin bir yeniden üretim mekanizmasıdır.

Bu nefret dili sadece görünürlüğümüzü değil, varlığımızı tehdit ediyor. Açık kimliğiyle yaşayan translar, artık hedef haline geliyor. Güvende hissedemiyoruz çünkü sokakta yürürken dahi linç edilme riskiyle karşı karşıyayız. Yaşam hakkımız, nefretle şekillenmiş bir politik ortamda her geçen gün daha da güvencesizleşiyor. Devletin söylemi, toplumda şiddetin meşrulaşmasına yol açıyor. Bu, sadece bir algı sorunu değil; doğrudan yaşamsal bir tehdit.

İktidarın LGBTİ+’ları hedef göstermesi sadece kültürel değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasal bir stratejidir. Nefret dili toplumsal kriz anlarında bir ‘saptırma aracı’ olarak kullanılıyor: adaletsizlik, yoksulluk, barınma krizleri gibi sorunlar varken dikkat transların ‘ahlak dışı varlığı’na çekiliyor. Bu nefret bedenlerimize yönelen çok katmanlı şiddet (fiziksel, yasal, tıbbi) üzerinden işliyor. Bu süreci kadın düşmanlığının yeni bir biçimi olarak değerlendiriyorum; çünkü trans kadınlara yönelen nefret, patriyarkanın kadınlık üzerindeki denetimini de yeniden üretir. Bu iklim, görünürlüğümüzü ‘cesaret’ gerektiren bir şeye dönüştürüyor ve yaşam hakkımızı her geçen gün daha da güvencesizleştiriyor.

Bu söylemler toplumda çok hızlı bir şekilde yankı buluyor çünkü zaten var olan transfobi devlet eliyle besleniyor. ‘Sapkın’, ‘bozuk’, ‘tehdit’ gibi kelimeler, sokaktaki birinin eline cesaret veriyor. Devlet söylemi, toplumdaki şiddeti kışkırtıyor. Bireysel olarak daha fazla tehdit mesajı alıyorum, daha çok tanınıyor ama daha az güvende hissediyorum. Bu söylemler aileleri de etkiliyor; trans çocuklar evlerinden atılıyor, yalnızlaştırılıyor. Yani bu sadece politik değil, aynı zamanda gündelik hayatlarımızda ölümcül sonuçları olan bir nefret stratejisi.

Bu söylemler sadece nefret üretmiyor; aynı zamanda faşistleşme süreçlerinde kimliklerin disiplin altına alınması için birer araç işlevi görüyor. Devletin trans bedenleri hedef göstermesi, toplumsal kontrolü artırmak ve iktidarını tahkim etmek için bir yöntemdir. Bu söylemler sadece dışlayıcı değil, aynı zamanda öldürücüdür: trans kadınlar bu nefretin bedelini sokakta, evde, iş yerinde canıyla ödüyor. Bu söylemler aynı zamanda kadınlara da bir mesaj veriyor: ‘Kadınlığınız, ancak iktidarın tanımladığı biçimde olursa makbuldür.’ Bireysel hayatımda bu nefret söylemleri, tanınma hakkımı, güvenliğimi ve hareket özgürlüğümü doğrudan tehdit ediyor.

Bu doğrudan bir yönetim stratejisi. Kriz anlarında, ekonomik ya da siyasal sorunlar karşısında iktidarın kolayca seferber edebileceği bir günah keçisi olarak LGBTİ+’lar öne sürülüyor. ‘Aileye tehdit’ söylemi, toplumu kutuplaştırmak ve muhalefeti bastırmak için kullanılan bir araç. Bu kültürel değil, bilinçli bir politik tercih. Aynı zamanda muhafazakâr oyları konsolide etmenin bir yolu. Ancak bizim yaşamlarımızın ve varoluşlarımızın, bu siyasal çıkar hesaplarında harcanması kabul edilemez.

‘Aile’ kutsanarak toplumun tüm sınıfsal ve cinsiyetçi çelişkileri bastırılmak isteniyor. ‘Aile’ kurumu kadın emeğini ücretsiz sömürmenin ana mekanizmasıdır. Aile aynı zamanda üretim dışı ama yeniden üretim için elzem bir yapıdır: cinsiyet rollerini yeniden üreten, disiplin eden bir yapı. Bu normatif aile yapısı bizi dışlayan, şiddete açık hale getiren bir kurgusal düzeneğe dönüştürülüyor. ‘Tehdit’ olarak görülmemiz, iktidarın bu düzeni sorgulayan, dönüştüren her bedene düşman olmasıyla ilgilidir. Çünkü biz aileye değil, onun sınıfsal ve cinsiyetçi işleyişine tehdidiz.

Sağlık hizmeti almak çok zor çünkü çoğu sağlık çalışanı cinsiyet kimliğimizi bir ‘sorun’ olarak görüyor. Güvenlik güçleri bizi korumuyor; şiddet gördüğümüzde bile çoğu zaman suçlu biz ilan ediliyoruz. Ev kiralamak, banka hesabı açmak, otobüse binmek… En sıradan haklar bile bir mücadeleye dönüşüyor. Trans bir kadın olarak devletin gözünde hep ‘tehlikeli’, ‘istenmeyen’ biri gibi muamele görüyorum. Bu kurumsal dışlama, hayatımın her anına sirayet ediyor. Bazen pasif bir ayrımcılık gibi görünse de her zaman çok açık ve aktif bir şiddete dönüşüyor.

Bu kurumsal dil, queer bedenleri her alanda dışlama ve disipline etme görevini üstlenmiş durumda. Sağlık sisteminde bedenim nesneleştiriliyor; cinsiyetim yok sayılıyor. Güvenlik kuvvetleri bizi korumak bir yana, çoğu zaman failleştiriyor. Barınma hakkı bir trans kadın için çoğu zaman ‘kira vermeme rağmen evden atılmak’ anlamına geliyor. Bu kurumsal şiddet devletin neoliberal politikalarıyla el ele gidiyor. Diyanet’ten RTÜK’e kadar her kurum, heteronormatif yaşamı yeniden üretirken bizim varlığımızı tehdit olarak kodluyor. Bu kurumların cisnormatif yapısı, bedenlerimize yönelen sistemik bir savaştır. Bu, sadece gündelik hayatı değil, yaşamın sürekliliğini de tehdit eden bir durum.

‘LGBT diye bir şey yok’ dendiğinde, aslında biz yok sayılıyoruz. Bu söylem, bizim sadece haklarımızı değil, varlığımızı da inkâr ediyor. Yurttaş olarak değil, ancak susturulması gereken bir tehdit olarak görülüyoruz. Anayasa'da eşitlik ilkesinden söz ediliyor ama pratikte biz bu eşitliğin dışında bırakılıyoruz. Kendimi hiçbir biçimde korunmuş hissetmiyorum; tam tersine, devlet eliyle hedef gösterilen bir ‘tehlike’ haline getiriliyorum. Bu inkâr politikası, hem hukuki güvencemizi yok ediyor hem de toplumsal şiddeti teşvik ediyor.

‘LGBT diye bir şey yok’ denmesi, sadece bir inkâr değil; aynı zamanda bir imha politikasıdır. Bu inkâr, kapitalist devletin yalnızca belirli türden yurttaşları tanıma stratejisidir. Anayasal haklar tüm yurttaşlar için eşit işlemiyor, sınıf, cinsiyet ve kimlik üzerinden katmanlaşıyor. Bu inkârın yaşam hakkımıza yönelik doğrudan bir tehdittir. Benim yurttaşlık statüm yalnızca belgelerle değil, devletin beni koruyup korumamasıyla ilgilidir. Bugün anayasal düzlemde hiçbir güvencem yok; çünkü kimliğim, varlığım ve taleplerim devletin nezdinde yok sayılıyor. Bu yüzden mücadelemiz sadece var olmak değil; tanınmak, korunmak, eşitlenmek ve özgürleşmek için de sürüyor.”

***

ÖZGÜRLÜKLER KISITLANDI

Uluslararası Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans ve İnterseks Derneği’nin Gökkuşağı Endeksi’ne göre Türkiye’nin bulunduğu sıralamalar yıllara göre şu şekilde:

(49 ülke içinde)