Organize işler bunlar!
Birgün Birgün Birgün Birgün
Başlık manidar. Organize İşler: Sazan Sarmalı filmi ile hem alakalı hem alakasız.  Yılmaz Erdoğan’ın bu son filmi tam 422 sinema, 1287 salonda gösterimde. Fillerin savaşında görünen o ki gene filler kazanmış. Patlamış mısır ile patlayan ve birkaç aydır gündemden düşmeyen sinemanın dağıtım ağındaki tekelleşmeye ve promosyonlu bilete karşı savaş açan Türkiye’nin en çok kazanan yapımcı ve […]

Başlık manidar. Organize İşler: Sazan Sarmalı filmi ile hem alakalı hem alakasız.  Yılmaz Erdoğan’ın bu son filmi tam 422 sinema, 1287 salonda gösterimde. Fillerin savaşında görünen o ki gene filler kazanmış. Patlamış mısır ile patlayan ve birkaç aydır gündemden düşmeyen sinemanın dağıtım ağındaki tekelleşmeye ve promosyonlu bilete karşı savaş açan Türkiye’nin en çok kazanan yapımcı ve yönetmenleri bu tekelle savaşa girdi. Halbuki tekelleşmenin odağındaki global şirketle birçok yapımcı ve yapım şirketi çok önceden anlaşmış, ortaklaşmış ve alışverişi birlikte yapmışlardı. Yani tekel zaten kendileriydi. Nitekim, kimin cebine ne kadar girecek kavgası vesilesiyle var olan sinema yasası yenilenmiş oldu. Hala bir takım memnuniyetsizlikleri olanlar var, bunun sebebi de temmuz ayına kadar bu yasanın uygulanmayacak olması ve ellerindeki filmleri temmuzdan sonra vizyona sokarlarsa daha kârlı olacak olmaları.

Sinema sektörünü ayakta tutan en büyük küme seyirci dersek kimse itiraz etmez sanırım. Mars ve yapımcıların kavgasının bu yasa ile bitecek olması ve reklam sürelerindeki değişimi seyirci için de olumlu gelişmeler olarak değerlendirebiliriz. Peki sosyal medyada, dost meclislerinde, sinemaseverler arasında tüm bu olan bitene karşı bu yoğun memnuniyetsizlik niye?

Elbette ki, yasanın içinde yer alan ‘Komisyonca uygun bulunulmayan filmler ticari dolaşıma ve gösterime sunulamaz‘ ibaresi. Peki bu ibareyi okumuş olmasına rağmen mesela ünlü yapımcı Timur Savcı bu yasayı Sinema sektörünü kurtaran bir yasa” olarak nasıl değerlendirebiliyor? Veya Saray’da gerçekleştirilen basına kapalı toplantıda Şükrü Avşar, Fatih Aksoy, Necati Akpınar, Kerem Çatay, Şahan Gökbakar, Ata Demirer, Elif Dağdeviren gibi isimlerden hangileri bu madde ile ilgili elle tutulur eleştiri gösterdi?  Cem Yılmaz neden bu maddeden rahatsız değil?

Belki de Bakan Ersoy’un “Geriye dönük beş yılda binlerce film yayınlanmış sadece üç tanesine yasaklama getirilmiş, pornografik içerikli filmler onlar da. Gidin bakın o filmlere siz de hak verirsiniz” diyerek bu maddenin zaten işlevsiz kalacağına inanıyorlardır. Bir şeylerin kötü yönde değişeceğinin sinyalini arıyorsanız bence yeni sinema yasanın önceki halinde yer alan aynı maddenin “istenilen gerekli düzenlemeleri yapan” ibaresinin kaldırılmış olmasında bulabilirsiniz. Yani eski yasaya göre kurul filminizi uygun bulmadığında bazı değişikliklerle filminizi gösterime sokabilmenize imkan verirken, yeni yasada bu ibarenin kalkması ile bu da ortadan kalkmış oluyor. Kısacası, filmin gösterimini tümden yasaklayabileceği gibi festivallerde filmlere +18 verebileceği bir gücü ellerinde bulunduracak 8 kişiden oluşan bir kurul fikri ürkütücü gelmiyorsa söylenecek fazla bir şey kalmıyor. Üstelik tüm bunlar ‘milli kültür ve sanat’ yaratmak için kolları sıvamış olan iktidarın egemenliği altında şekillenmekteyken.

Yılmaz Erdoğan

Madde uygulanır uygulanmaz benim esas endişem uzun zaman önce insanların bilinçaltına atılmış olan otosansür tohumunun genç yaratıcılar tarafından istemsiz kendiliğinden bir otosansüre dönüşecek olması. Başlık manidar dedim ya, sansür yasasını yazanlardan ve devam ettirenlerden daha kötü bir pozisyon var bütün bu hengâmede. O da yeni sinema yasasını överek sansürün varlığını görmezden gelerek sansürü meşrulaştıranlar…

Bu arada sinema yasasının ışık hızıyla çıkması üzerinden başkanlık sistemi güzellemesi yapanları okurken aklıma senelerdir süründürülen hayvan hakları yasasının çıkamama hali geldi. Işık hızına bağlamak için kriter çok bariz değil mi sizce de?

Rutinleşen ocak örneği: Kaçış Odası

Tam Ocak ayı filmi. Ne eksik ne fazla. Neden böyle dediğime gelince mesela geçen sene bu zamanlar aynı yönetmenden Insidious: The Last Key filmini izliyorduk, ondan önceki sene Underworld: Blood Wars, 2016’da The Forest, 2015’te The Woman in Black2, 2014’te Paranormal Activity: The Marked Ones, 2013’te Texas Chainsaw. Ortalamaları yüzde 30’lara denk gelen bu türdeş filmlerin hepsi ocak ayının ilk Cuma günü Amerika’da vizyona giren filmler. Sanırsam, ocak ayının ilk haftası vizyona giren filmler, diye bir şeyden bahsedebiliriz artık.

Elini sallasan Escape Room filmlerine çarpıyor, son iki senede bu konseptte bu isimde karşımıza çıkan dördüncü film bu. Bu filmi değerlendirmek için hemen diğer üçünü de izledim ve aralarında en iyisinin bu film olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kaçış Oda’larının hikâye iskeletleri birbirine çok benziyor, hikâyenin sonuna yakın bir sahne ile başlayıp hemen en başa geri dönüyor ve yarışmacıların bulmaca içeren kaçış odası davetiyelerini alışlarını gördükten sora grubun toplanması ile oyun başlıyor. Birbirine yabancı olan insanların bu ölümcül odalardan birlikte çabalayarak kurtulmalarını izlemek eğlenceli. Bu yeni bir şey değil elbette, Testere serisinden buna zaten aşinayız. Ve bu kaçış odalarında bulmaca çözme kısmı açıkçası daha zevkli çünkü abartılı derecede hatta komediye kaçan ölümlerin olmaması filmi daha ciddi bir bulmacaya meylettirmekte. Tabii bu da bir yandan filmin korku kısmını törpülemiş olmakta.

Bu filmde odaların yarışmacılarla ilgili kişiselleştirilmiş olduğunu da görüyoruz. Bu odalardan en beğendiğim ters yüz olmuş olan oda oldu. Yönetmenin algı ile oynayan kamera hareketleri ve set tasarımı iyiydi.  Ancak şunu söylemek gerek film bariz bir şekilde stüdyo filmi gibi duruyordu yani yönetmenden söz etmek ne derece doğru olur bilemiyorum. Finalinde cevaplar verip, her şeyin mantığını açıklayacağına devam filmi için ciddi bir zaman ayırarak yol yaptığından hikâyeyi toparlamaması, her şeyin arkasındaki Minos isimli organizasyonun konu olarak genişletmemesi ucuza kaçılmış hissi veridi. Gene de kaçış odaları fikrini seviyorsanız gayet keyifle izlenebilecek bir örnek şu an sinemalarda diyebilirim.

Sansüre karşı yeniden ‘Yollara Düştük’

1977’de dönemin en önemli sinema yıldızlarının ve set çalışanlarının katıldığı ve sinemada sansürü protesto etmek için gerçekleştirilen İstanbul-Ankara yürüyüşünü konu alan ‘Yollara Düştük’ belgeseli dijital ortamlarda erişime açıldı.

Yönetmen Deniz Yeşil’in, yeni sansür yasasına tepki olarak erişime açtığı belgesel yapım, 51. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali ve 34. İstanbul Film Festivali’nde finalist olarak seçilmişti. Her ikisinde de sansür krizi patlak verince Deniz Yeşil filmini bu festivallerden çekmişti

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız