birgün

12° PARÇALI AZ BULUTLU

Örgütlenmiş bir kötülük var

Ercan y Yılmaz, "Her güzel şeye karşı; ağaca, yeşile, havaya; LGBT’lere, sığınmacılara, diğer kimliklere karşı; kadınlara, çocuklara; bilime, eğitime karşı; güzel olan ne varsa ona karşı örgütlenmiş bir kötülük var" diyor.

KÜLTÜR SANAT 01.10.2022 06:30
Örgütlenmiş bir kötülük var Ercan y Yılmaz. (Fotoğraf: Atilla Alp Bölükbaşı)
Abone Ol google-news

Damla KARAKUŞ

Dünya, değiştikçe insana da ağzının payını veriyor. Son iki senedir yaşadıklarımız bu payın fragmanıdır. Kendini kâinatın efendisi sanan bir türe de basit bir mahvoluş yakışır” diyen Ercan y Yılmaz ile 'ekoloji romanı' olarak tanımladığı son kitabı 'Altı Üstü İstanbul' ve 'insan' olarak kendimizi doğanın içinde bulamayışımızın özü üzerine konuştuk.

‘Altı Üstü İstanbul’u 'ekolojik roman' olarak tanımlıyorsunuz. Henüz yazdığım bir incelemeye 'küresel ısınma romanı' demeyi çok yakıştırdığımı eklemiştim. Yaşadığımız dünya değiştikçe edebiyat da payını böyle mi alıyor dersiniz?

Dünya değiştikçe insana da ağzının payını veriyor. Son iki senedir yaşadıklarımız bu payın fragmanıdır. ‘Altı Üstü İstanbul’un bir yönüyle ekolojik roman. İklim krizi, küresel ısınma, ekolojik kıyımın hepsi aynı kapıya çıkar: Dünyanın mahvına… Bunu görüyoruz ama durmak için çabamız yok. Göz göre göre bir yıkıma sürükleniyoruz. Kendini kâinatın efendisi sanan bir türe de basit bir mahvoluş yakışır zaten.

Bu romanı yazdıran ekolojik düzenimiz ve değişen dünyamız için neler söylersiniz?

Bir süredir köpekleri fişleyip öldürten kötülerle mücadele ediyoruz. Romanda da benzer köpek katliamları var. Ormanda zehirlenen, parklarda tekmelenen, sokak aralarında sopalanan, arabayla ezilen köpekleri görüp duruyoruz. Kötülük hiç olmadığı kadar örgütlü ve cüretkâr. Sadece köpeklere değil her güzel şeye karşı. Ağaca, yeşile, havaya karşı; LGBT’lere, sığınmacılara, diğer kimliklere karşı; kadınlara, çocuklara, bilime, eğitime karşı; güzel olan ne varsa ona karşı örgütlenmiş bir kötülük var. Değişen dünyamız her yönüyle yanlışa doğru gidiyor. Kafatasçılığı, faşizmi bile tarihe gömememişiz. Birkaç sene arayla hortlayan lanet bir ruh gibi dolaşıp duruyor. Bu romanı yazdıran süreç, bu kötülük örgütünün elindeki sopaları tekrardan gördüğümüz Gezi Parkı Direnişi’ne denk geliyor. Bana romanı yazdıran, dünyadaki en büyük sorunun doğa katliamları olduğunu görmemdir.

ALTI ÜSTÜ İSTANBUL, Ercan y Yılmaz, İthaki Yayınları, 2022ALTI ÜSTÜ İSTANBUL, Ercan y Yılmaz, İthaki Yayınları, 2022

Romanı ilk 'kurgulamaya' başlamanızdan basılmasına kadar geçen süreçte dünyamızda neler oldu, nasıl bir süreçti? Romanın seyri ne kadar değişti? Sizde neleri değiştirdi?

Romanın seyrinde çok şey değişmedi ama dünya için maalesef aynı şeyi söyleyemem. Roman 2014’ten 2022’ye kadar sürdü. Kayseri’de başladım, İstanbul’da sürdürdüm, Saint-Nazaire’da bitirdim. İki yılımız pandemiyle geçti, dünyanın birçok noktasında savaş vardı, orman yangınları; ozon tabakasına zarar veriyor diye katledilen inekler, suyu azaltıyor diye keskin nişancılarla öldürülen develer; 'güçlü' devletlerin çöplerini para karşılığında ülkelerine kabul eden hükümetler… Hep bir kriz, hep bir çevre kıyımı… Yazma sürecinden bunlar kalmış aklımda. Romansa kafamda nasıl başladıysa hemen hemen öyle bitti. Sadece anlatıcılar şekillendi.

Romanın üç anlatıcısı var. Bunu özellikle metin hareketini hiç kaybetmesin diye mi yaptınız? Bu düşünce nasıl gelişti?

Romanda üç anlatıcı olmasının metni yavaşlatacağını sanıyordum. Yayımlandıktan sonra gelen yorumlardan öyle olmadığını anladım. Metne bir hareket kattığı doğru ama bu bazen kurmacayı aksatan bir hareket de olabiliyor. Önceki romanlarım da çok anlatıcılı metinler ama ilk defa üç anlatıcıyı bir arada denedim. Bir romanın kendi tekniğini yazara dayattığını düşünüyorum. Yazım sürecinde en çok zaman alan, romanın mimarisine ve üslubuna karar vermek oluyor. Üç romanımda da yapı ve üslup arayışı yaklaşık beşer yıl sürdü. Kafamda oluşan tasarıya yaklaştırmak istiyordum romanı. Kafamın içi de çok sesli olunca üç anlatıcılı bir metin ortaya çıktı. Ama başta kabullenmem zaman aldı. Romanı birkaç kez baştan almak gerekecekti. Aldım da.

Yazdıklarınız 'insanın' kanayan yarası. Yazmak sizi sağalttı mı, yoksa daha mı içine çekti?

Beni sağaltan kısmı içimle alakalı olan kısmı. Bu da romanda çok az yer tutuyor. Bir vücutta yara bandının kaplayacağı yer kadar. Romanın asıl yarası doğa ve dünya olduğu için o yara bandının yapabileceği bir şey yok.

Kendinizi artık doğanın daha çok parçasıymış gibi hissediyor musunuz?

'Altı Üstü İstanbul' beni doğaya tekrar yaklaştırdı. Uzaklaşmıştım. Çocukluğumda sırtıma attığım telisle dere tepe ot toplardım. Yabani bezelye, yer elması, zuzubak, kenger, tere, çedi, semizotu, ışkın… Bunlar mutfakta yemeğe ya da atıştırmalıklara dönüşürdü. Çocuklukta kaldı. 'Altı Üstü İstanbul' romanı için çalışmaya başladığımda doğadan uzak düştüğümü utanarak fark ettim. Elime değnek alıp Kayseri, Batman, Nevşehir, İstanbul dağ bayır dolaştım. Her karşılaştığım bitki, böcek ve taşın ismini öğrenmekle başladım işe. O sırada Gezi Direnişi daha bir yaşında değildi. Birkaç ağaç için hayatını ortaya koyanlar bana en büyük ilhamı verdi. Anılarına saygıyla yazdım Gezi Parkı’yla ilgili bölümleri.

Bazen bakmak, görmek için yeterli değildir. Doğaya nasıl bir uzaklıktan ve ne kadar derinlikli bakmak gerekiyor?

Doğadan uzaklaşmak medeniyet kurmamızı sağladı. Ama bu mesafe artık medeniyetin kendini yok etmesine götürecek olan şeydir. Romandaki 'Şeyler Mezarlığı' bunun farkında olanların doğayla mesafelerini kapatmak için ürettikleri her şeyi gömmesini anlatıyor.

Doğa ile insan ve insanlar arasında kalan bir doğa. Her şey birbirini nasıl dönüştürüyor?

Doğada büyük bir mücadele var. İnsan doğanın cılız bir üyesiydi aslında. Ömrünün üçte ikisinde (bebeklik-yaşlılık) bakıma muhtaç bu canlı, eksiğini icatlarıyla kapattı. Şu an filden güçlü, çitadan hızlı koşabiliyor, kartaldan yüksek uçabiliyor. Doğada insan her şeye dönüşmek arzusunda ama kesinlikle insan, 'insan'a dönüşmek niyetinde değil.

Romanda 'İnvalılar' üzerinden bize farklı bir yaşam biçimi sunuyorsunuz. İnsanın içini kendisine doğru çeken bir felsefe bu sanki. Sizi İnvalılar’a çeken ne oldu?

İnce Vadi’yi (İnva) kurgularken hamurunu kinizmle yoğurdum. Doğadan, kendisine yetenden fazlasını almamak üzerine kurulu yaşam tarzına sahipler. İhtiyacı bir yapraksa o bir yaprağı almak, dalı incitmemek gibi. Öyle ki İnvalılar yaşadıkları sürece isimlerinin bile birkaç harfini kullanıyorlar. Yaşarken Mid olan, ölünce isminin tamamına erip Midhat oluyor. Ölenin, artık kendine yetenden fazlasına tamah edecek bir iştahı kalmayacağı için ölünün ismini tam anıyorlar. Bir semenderden, bir yoncadan farkları yok. İnvalılar doğanın henüz bir parçası ta ki İnce Vadi’ye iş makineleri girene kadar.

Romanda Dav karakterinin arayışı baktığımızda neyi, gördüğümüzde neyi ortaya çıkarıyor

Dav’ın arayışı her okurun arayışıyla şekillenebilir. Ben romanın ilk okuru olarak Dav’ın arayışında 'yokoluşu' hissettim.

Bu romanın karakterleri ve hikâyesiyle kendi dünyanızda nasıl tanıştınız?

'Altı Üstü İstanbul’ aynı zamanda bir 'göz' romanı. Karakterlerini oluştururken, hikâyesini kurgularken hep göz üzerinden değerlendirdim. Taşmak için bir kap gerekiyorsa romanda benim için bu kap gözdür.

İstanbul için sizin tarifiniz nedir?

Herkesin gurbeti ve vuslatı bir şehir. Bir şehirken şiire dönüşmeyi becermiştir.

Sizi şair ve öykücü olarak da tanıyoruz. Şimdi de ekoloji romanı… Farklı türlerde eserler verebilmek yazarlığınızı en çok hangi açıdan besliyor?

Şairlik, öykücülük öncesinde iyi bir şiir, öykü okuru olmam önemli. Beni besleyen farklı türler okumamdır; çağdaş sanatı takip etmem, resme hayranlık duymam, sinema ve tiyatro tutkunu olmam beni besliyor. Deneme okuru, arşiv merakı vs.

Yeni bir çalışma var mı?

'Altı Üstü İstanbul' romanının mimarisine karar vermek için romandan uzaklaştığım bir dönemde, 2016’da başka bir romana başlamıştım. 'Altı Üstü İstanbul' bir göz romanı, yeni başladığım romansa bir taş romanı olacak. Biri bitti, diğeri sürüyor. 2024’te okurla buluşacağını düşünüyorum.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol