birgün

9° KISA SÜRELİ HAFİF YOĞUNLUKLU YAĞMUR

BİRGÜN PAZAR 09.02.2020 09:32

Otokrasinin yollarını döşemek

2019 seçimleri iktidar için yeni bir milattır. Bu milattan itibaren, birincisi, yerel yönetimlerin merkezi iktidarın gücünü aşındırmasına izin vermemeye, bunun için hem yerel yetkilerin merkeze aktarılmasını hem de yerelin merkezin projelerine zorunlu mali katılımını sağlamaya kafa yoruyor.

Otokrasinin yollarını döşemek

OĞUZ OYAN

Otokrasinin yollarını döşeyen iktidardan başkası değil. Ancak bunda hiçbir zaman yalnız olmadı. En büyük ortağı Gülen Cemaatiydi. Diğer tarikatlar da hep devredeydi; ama 2016 sonrasında yani şimdilerde daha ağırlıklılar. FETO’nün bütün izlerinin de silinmediği, FETÖ borsalarında “adaletin” alınır-satılır bir metaya dönüştürüldüğü, siyasi ayağının kasıtlı olarak perdelendiği ve bunun üzerine gidenlerin (Başbuğ örneğinde olduğu gibi) hemen kriminalize edildiği bir nihai aşamadan geçiliyor.

Otokrasi yollarının döşenmesinde yerli ve yabancı liberallerin oynadığı rol de herkesin malumu. Bir zamanlar Türkiye’yi ziyaret eden, Türkiye hakkında rapor/haber yazan yabancı siyasetçi veya medya temsilcilerinin Türkiye’den “güvenilir” buldukları simalar sadece sağdan/soldan siyasi liberallerdi. (Aslında hepsi nesnel olarak sağdaydı). Bu liberal zevatı büyükelçiliklerinde veya kendi ülkelerinde el üstünde tutarak ağırlayanlar, AKP iktidarı ve siyasi muhalefet hakkında tek kanallı bir enformasyon ağını kullanıyorlardı. AKP’nin ilerici, CHP’nin tutucu ilan edildiği dönemlerdi bunlar. Kırılma noktaları 2013 ve 2015 dönemeçlerinde oluştu. Özellikle de, nihai olarak RTE/AKP 2015’te Kürt sorununda izlediği yolu bırakıp Haziran ve Kasım seçimleri arasında kışkırtılmış bir terörün kendi seçim zaferine dayanak yapılmasına zemin hazırlayınca...

2016 FETÖ kalkışması iktidarın kendi hukukunu ve rejimini yaratabilmesi bakımından ilaç gibi gelmişti. Ancak, 2017 halkoylaması ve 2018 seçim süreçleri, iktidar partisinin artık yeni siyasi ortağının desteğine dayanmaksızın seçim kazanma kapasitesini yitirdiğini göstermekteydi. 2019 Yerel Seçimleri ise, bu desteğe rağmen kazanamadığını kanıtladı. 2018’den itibaren oluşturulan tek sesli, tek egemenli başkancı rejim bu süreci yavaşlatmak yerine hızlandırmıştı.
Dolayısıyla, 2019 seçimleri iktidar için yeni bir milattır. Bu milattan itibaren, birincisi, yerel yönetimlerin merkezi iktidarın gücünü aşındırmasına izin vermemeye, bunun için hem yerel yetkilerin merkeze aktarılmasını hem de yerelin merkezin projelerine zorunlu mali katılımını sağlamaya kafa yoruyor. Yerel yöneticilerin görevden alınmasını genel bir tehdit olarak sürdürmesi de cabası. İkincisi, merkezi iktidarını ne pahasına olursa olsun korumak üzere her türlü demokrasi-dışı zor unsurunu kullanmayı yeniden sistematize etmeye girişmiş bulunuyor.

“CARL SCHMITT DÜZENİNE GEÇMEK”

Bu ara başlıktaki tırnak içi ifadeyi BirGün yazarı sevgili Güray Öz’den (8 Aralık 2019, BirGünPazar) ödünç aldım. Tartışmalı siyaset analizleri ama tartışmasız Nazi (Hitler’in başhukukçusu) kimliğiyle siyaset bilimciler nezdinde gereğinden fazla yer tutan bu marazi kişilik, “siyasal kavramı” ve “olağanüstü/istisnai rejim” yaklaşımlarıyla daha çok tanınıyor. Schmitt, 1927’deki makalesinde, “Siyasal, dost ve düşman arasındaki ayrıma ve bu ayrımın yoğunluk derecesine bağlı olarak, gerçek bir savaş olasılığına tekabül eden bir ölçüttür” diyor. (aktaran Aykut Çelebi, Devlet, Toprak, Egemenlik: Carl Schmitt’in Düşüncesinde Siyasal ve Kurucu İktidar Sorunu, Ankara, İmaj Yn., 2008, s.130). “Siyasal, siyasal birliği kurma iradesi gösteren dostlar arası bir inşadır. (...) Bu iradenin dışında kalan, dışarıda bırakılan herkes düşmandır” (aynı kaynak, s. 137). Görüldüğü gibi, henüz Naziler bir güç olarak ortada yokken Shcmitt’in görüşleri oluşmuştur; siyasal kavramının önceliği düşmanı (ki öncelikle iç düşmanı yani o dönemin Almanya’sında sosyalistleri/komünistleri) yok etmektir.

Shcmitt’in Nazi iktidarının ilerleyen dönemlerinde yazdıkları belki bugünlerde daha fazla yankı bulmaktadır: “Egemen, olağanüstü hale karar verendir” diye özetliyor Schmitt. Başka türlü de ifade ediyor: “Egemen, istisnanın ne olduğuna karar verendir.” Faşizmin teorisyeni ve meşrulaştırıcısı Schmitt, acil durumların gerektirdiği olağanüstü halde, hukuk devleti anlayışına yer olmadığını belirtiyor (Bkz: Sibel Yılmaz, “ ‘İstisna Hali’ Üzerinden Bir Egemenlik Kavramı Tartışması”, TBB Dergisi, ss. 383-410).

Şimdi bu çok özet sunuş bile AKP düzeninin bir Carl Schmitt düzeni olarak tanımlanmaya ne kadar yakın olduğunu ele veriyor. AKP, laik Cumhuriyet rejimini tamamen yıkarak bir din devleti oluşturma iradesi etrafında kurduğu “dostlar arası” ittifaklarla, başta FETÖ ittifakıyla, düşmanlaştırdığı bütün kurumlara ve siyasetlere savaş açmayı önceliği saydı. İstisnai bir rejim oluşturmanın bütün fırsatlarını veya üretilmiş bahanelerini kullanarak, Anayasa değişikliğini “Üsküdar’a geçip” kaparak, olağan hukuk düzeninin ve parlamenter sistemin dışına çıkmayı yani istisnayı olağanlaştırmayı; yargıyı, yasamayı, orduyu, sermayenin medyasını, üniversiteleri ve yürütmenin bütün kurumsal yapılarını tam vesayeti altına almayı başardı.

Ama henüz tüm muhalefeti susturmayı, tartışılmaz bir rejim kurmayı başaramadı. Sermayenin iktidarı olmasına karşın, büyük sermayenin -son zamanlarda cesaret bulan- eleştirilerinden kurtulabilmiş değil: TÜSİAD’ın 6 Şubat’ta yapılan olağan genel kurulunda, laiklik vurgusu yapılması; kaynakların doğru kullanılmasına (deprem hazırlığına, sanayiye, tarıma, teknoloji geliştirmeye ve insan yetiştirmeye, bilime, sanata harcanması yani bunun mefhum-u muhalifi olarak ima edilen Kanal İstanbul’a, inşaata, imam hatiplere vb. harcanmamasına) dikkat çekilmesi; olağanüstü uygulamaların normalleşmesinin (yani denge ve denetim mekanizmalarının, hukuk devletinin, mülkiyet güvencesinin, bağımsız ve tarafsız yargının aksamasının) ekonomide öngörülebilirliği azalttığının vurgulanması; (Erdoğan ve Trump ima edilerek) popülist liderlerin kendileri zengin ve güçlü olsalar bile elitlere yönelttikleri ithamların, toplumsal kutuplaşmayı ve öfkeyi besleyen açıklamalarının, dış tehdit söylemlerinin sistemin sorunlarına çare olmadığı uyarısının yapılması vs. bugünkü ortamda önemsiz değildir.

GERÇEKLERİ TERSYÜZ EDEBİLME KAPASİTESİ

Bununla birlikte, iktidarın bugün ulaştığı mevzilerden geri düşmemek ve geçmişteki sorunlu ittifak ilişkilerinin, yolsuzluklarının, hukuk dışılıklarının açığa çıkmasını önlemek için daha saldırgan, kendi programını hızlandırmak adına daha kararlı ve baskıcı, içerde gerileyen desteğini yeniden tesis etmek için dış politikada daha şahin, ideolojik hegemonyasını pekiştirmek için algı yönetiminde ve gerçekleri tersyüz etme “sanatında” daha pervasız davranma kalıbına girdiğini görmemek de olmaz.

Fakat, 2020’nin henüz ilk beş haftasında Elazığ depreminde, Van’daki ikili çığ felaketlerinde görülen afeti öngörme ve afet sonrası kriz yönetme becerilerinin üçüncü dünya ülkeleri yönetim anlayışlarını aşamaması; bizzat denemeden/yaşamadan öğrenememe zafiyetlerinin kalıcı hale geldiğinin görülmesi; Kızılay üzerinden açığa çıkan kamu kaynaklarının hoyratça savrulması (özelleştirmedeki talanın, bununla bağlantılı bir bağış/vergi kaçırma olayında bir kamusal yardım derneğinin kullanılmasıyla ortaya çıkması); Sabiha Gökçen Havalimanı'na yeni pist yapımının İstanbul Havalimanı'na yolcu kaydırmak adına 3 yıl geciktirilmiş olmasının bir uçak kazasına birinci derecede sebep olması; ve uçaktan yolcu kurtarma operasyonunun tam bir rezalete dönüşmesi, iktidarın ülkeyi yönetme kapasitesinin giderek sorgulanmasına yol açmaktadır. Anketlerin ortaya çıkardığı da bundan başka bir sonuç değildir.

otokrasinin-yollarini-dosemek-685739-1.
Otokrasi, gerçekleri tersyüz edebilme kapasitesi olarak tanımlanırsa, Türkiye deneyimi bakımından daha verimli bir analiz aracı olabilir. Egemenlerin, gerçekleri tersyüz edebilme özgürlüğü veya kabiliyeti, ancak olağan hukuk ve siyaset düzeninin aşındırılması/etkisizleştirilmesi, iktidarın iletişim tekelinin kurulması üzerinden gerçekleştirilebilmektedir.

İşte tam da bu nedenlerle iktidarın sopası sürekli uzamakta, gündemi değiştirme ve bu bağlamda yeni düşmanlaştırma politikaları sahneye konulmaktadır. Bugünlerde yargı ve kolluk şiddetinin tekrar 2008 sonrasının AKP+FETÖ ortak şiddetini aratmayacak bir yola girmesi; Cumhuriyet gazetesi davasının yeniden gördürülmesi sağlanarak yargının buradan bir mahkumiyet kararı çıkartmaya zorlanması; Gezi davasında üç sanığa “ağırlaştırılmış müebbet”, 6 sanığa 15-20 yıl ağır hapis cezası çıkarılarak büyük bir sindirme operasyonuna girişilmesi; FETÖ’nün siyasi bağlantısını somut bir yasa maddesi üzerinden iktidara bağlayan FETÖ/AKP mağduru Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a toplu saldırı başlatılması gibi yargı yoluyla zor unsurunun kullanılması vakaları, iktidarın hem köşeye sıkışmışlığını, hem “en iyi savunma saldırıdır” yöntemiyle çıkış aramasını, hem de muhaliflerine ve potansiyel muhaliflerine dişlerini göstermesini akla getirmektedir.

Dolayısıyla Türkiye’nin zengin pratiği, otokrasinin/otokratın tanımı için farklı ve belki de daha geniş tanımlamalara olanak verecek benzetmeler de yapılabileceğini göstermektedir. Örneğin, “otokrasi, gerçekleri tersyüz edebilme kapasitesi” olarak tanımlanırsa, Türkiye deneyimi bakımından daha verimli bir analiz aracı olabilir. Egemenlerin, gerçekleri tersyüz edebilme özgürlüğü veya kabiliyeti, ancak olağan hukuk ve siyaset düzeninin aşındırılması/etkisizleştirilmesi, iktidarın iletişim tekelinin kurulması üzerinden gerçekleştirilebilmektedir.

Örnek gerekirse verelim: RTE’nin İstanbul seçimlerinin yenilenmesi arifesinde 07.06.2019’da katıldığı bir TV programında: “Komünistler ‘köprüyü satarız’ dedi, Özal ‘sattırmam’ dedi” açıklaması kadar olgusal gerçeklerin baş aşağı edildiği başka bir örnek bulmak zordur. Gençler için belki bir anımsatma gerekebilir: 1983 seçimleri öncesindeki bir TV programında ANAP Başkanı Turgut Özal köprü gelirlerini satacağını söylerken, Halkçı Parti başkanı Necdet Calp “sattırmam” diyerek yumruğunu masaya vurmuş ve bu hareketiyle ciddi bir halk desteğini arkasına almıştı. Bu arada rahmetli Calp’e komünist demek, ona değilse bile herhalde komünistlere hakaret sayılabilir.

Yakın bir örnek, FETÖ’ye devletin bütün kurumlarını teslim eden AKP’nin anamuhalefet partisini FETÖ’cülükle itham etmeye hazırlanmasında görülebilir. Bu hazırlık şimdilik tavsamış, İ. Başbuğ’un “siyasi odakta kimler var” dolaylı suçlamasıyla iktidar bir savunma ve karşı saldırı örgütlemeye mecbur kalmıştır. Ama iftira dosyaları her an yeniden raflardan indirilmeye hazır bekletilecektir.

KİŞİYE TAPINMADAN KİŞİDEN BIKMAYA

Kişiye tapınma kültünün oluşturulması; damadın dediği gibi, “RTE Ay’a otoyol yapacağını söylese halkımız inanır” noktasına gelinmesi; dini eğitimin ve dini kuralların topluma dayatılmasında epey yol alınmış olması; yargının, kolluğun, medyanın iktidarın saldırı silahları olarak kullanılabilir duruma getirilmesi; Meclisin yasama ve denetim haklarının budanması, Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle Meclisin çıkardığı yasalardan daha fazla düzenleme yapılır duruma gelinmesi şimdilik iktidarın kazanımları olarak görülebilir.

Fakat bunlar aynı zamanda iktidarın ayak bağlarıdır: Bütün dayatmalara rağmen İmam Hatip ortaokul ve liselerinin kontenjanları doldurulamamakta, başarı oranları yükseltilememektedir; teist ve deist inanışlarda ciddi bir artış görülmektedir; kadınlar cinsiyet eşitliği mücadelesini bırakmamakta ve saflarına türbanlıları dahi çekebilmektedirler; emeğin mücadelesinde din/inanç/etnik kimlik üzerinden bölünmelerin kolayca aşılabildiği tekrar tekrar gösterilmektedir; CHP’nin CNNTürk’ü boykot etmesinin etkileri derhal sonuç verebilmektedir ki bu, başka kanalları da etkileyecektir. Öte yandan yazılı, görsel ve dijital muhalif medya giderek büyüyen izlenme ve etki alanlarına sahip bulunmakta; Türkiye›de sosyalist/komünist sol giderek etki gücünü artırmakta ve iktidar kaynaklı çarpıtmaları meydana çıkarmakta çok güçlü bir rol oynamaya başlamaktadır.

İktidar ise, Kanal İstanbul gibi rant projelerinde direndikçe, halka dönük bir programı olmadıkça, EYT gibi çok boyutlu bir sosyal sorunda parmağını kıpırdatmayacağını beyan ettikçe, emekçiyi enflasyona ve ekonomik krize ezdirdikçe, istihdam/işsizlik sorununu çözemedikçe, sürekli olarak zemin kaybetmeye mahkumdur.

Bu nedenlerle, kişiye tapınma kolaylıkla kişiden bıkmaya dönüşmektedir.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız