Google Play Store
App Store

Prof. Nikita Dhawan, Afganistan’dan İran’a uzanan örneklerle emperyalizmin “kurtarma” anlatısının politik işlevini analiz ediyor. Dhawn, “Minab’daki bir kız okuluna düzenlenen saldırıda 160’tan fazla öğrencinin hayatını kaybetmesi, emperyal “kurtarma” anlatılarının merkezindeki çelişkiyi açık biçimde gözler önüne seriyor" diyor.

Otoriter rejimler ve emperyalizm kıskacında feminist stratejiler -3: Hem iç baskıya hem dış müdahaleye karşı çıkmak gerek
Arjantin’de ortaya çıkan Ni Una Menos hareketi kadına yönelik şiddetin yanı sıra neoliberalizme karşı da mücadele etti.
Sarya Toprak
Sarya Toprak
saryatoprak@birgun.net

“Kadınları kurtarma” anlatısı eşitsizlikleri yalnızca cinsiyet üzerinden değil sömürgecilik, ırk, sınıf ve emperyalizmle birlikte ele alan bir feminist yaklaşım olan postkolonyal feminizm tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Bu yaklaşım emperyal müdahalelerin meşrulaştırılmasında uzun süredir ideolojik bir araç olarak kullanılıyor.

Feminist teori ile küresel siyaset arasındaki bu gerilimli ilişkiyi hem tarihsel süreklilikleri hem de güncel kırılmaları analiz ederek, feminizmin bugün karşı karşıya olduğu temel meydan okumaları ele alan Dresden Teknik Üniversitesi siyaset bilimi bölüm başkanı Prof. Nikita Dhawan ile konuştuk.

Dhawan’a göre, emperyal “kurtarma” söylemleri ile yerel ataerkil şiddet arasındaki ilişkiyi tek boyutlu okumak mümkün değil. Feminist hareketlerin aynı anda hem küresel güç ilişkilerine hem de yerel baskı mekanizmalarına karşı çok katmanlı bir mücadele yürütmesi gerektiğini vurgulayan Dhawan, bu dengenin nasıl kurulabileceğine dair çarpıcı örnekler sunuyor.

“Kadınları kurtarma” anlatısının son yıllarda nasıl dönüştüğünü düşünüyorsunuz? Bugün hâlâ emperyal projelerin merkezinde yer alıyor mu?

Postkolonyal feminizmin en önemli katkılarından biri, cinsiyetlendirilmiş şiddetin emperyal projelerdeki merkezi rolünü ortaya koymasıdır. Postkolonyal çalışmaların kanonik metinlerinden biri olan Gayatri Chakravorty Spivak’ın Can the Subaltern Speak? eseri, sömürgeci ve yerel ataerkilliklerin cinsiyetlendirilmiş kırılganlık meselesini araçsallaştırarak nasıl birbirini güçlendirdiğini gösterir. Spivak, sömürgeci “kurtarma” anlatılarının, sömürgeleştirilen kadınları sözde Avrupalı olmayan kadın düşmanı kültürlerin kurbanları olarak tasvir ettiğini ve böylece emperyalizmi özgürleştirici bir proje olarak meşrulaştırdığını ortaya koyar. Aynı zamanda yerel ataerkillikler de sıklıkla kadınların “seçimini” öne sürerek yapısal zorlamayı gizler ve sınırlı özneleşme biçimlerini yeniden üretir. Spivak’ın meşhur ifadesiyle “beyaz erkeklerin kahverengi erkeklerden kahverengi kadınları kurtarması”, cinsiyetlendirilmiş şiddetin imparatorluk için nasıl bir gerekçe haline getirildiğini açıkça ortaya koyar.

Bu durumun güncel jeopolitikle sürekliliği çarpıcıdır. “Teröre karşı savaş” olarak adlandırılan süreçte ve ABD’nin Afganistan’ı işgali sırasında, dönemin First Lady’si Laura Bush radyo konuşmalarında müdahaleyi Taliban yönetiminden Afgan kadınları kurtarma misyonu olarak çerçeveledi. Medya görselleri de bu anlatıyı güçlendirdi; özellikle burkalarını çıkaran Afgan kadınların yaygın görüntüleri bu söylemi pekiştirdi. Daha yakın dönemde ise ABD–İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş bağlamında benzer şekilde İranlı kadınları özgürleştirme söylemleri askeri müdahaleyi meşrulaştırmak için kullanıldı. Ancak bu anlatılar, belgelenmiş sivil kayıplarla birlikte düşünüldüğünde ciddi çelişkiler barındırır. Örneğin Minab’daki bir kız okuluna düzenlenen füze saldırısında 160’tan fazla öğrenci ve personelin hayatını kaybetmesi, emperyal “kurtarma” anlatılarının merkezindeki çelişkiyi açık biçimde gözler önüne serer.

Feminist hareketler, emperyal müdahalelere karşı çıkarken aynı zamanda yerel ataerkil şiddete nasıl karşı çıkabilir? Bu denge nasıl korunabilir?

Irkçı, beyaz üstünlükçü ve sömürgeci şiddet biçimlerine karşı çıkarken aynı zamanda göçmen topluluklar ve postkolonyal toplumlar içindeki şiddeti de ele alan çok yönlü bir eleştiri pratiği geliştirmek hayati önem taşır. İran, Nijerya, Meksika veya Arjantin gibi farklı sömürgecilik tarihleri, anti-sömürge mücadeleleri ve ataerkil yapılar tarafından şekillenen Küresel Güney’deki feministler, bu eleştirinin nasıl hayata geçirilebileceğine dair önemli örnekler sunar. Bu feministler bir yandan aile içinde, topluluklarında ve ulus-devlet düzeyinde şiddete karşı mücadele ederken, diğer yandan gündelik yaşamlarını şekillendiren küresel hegemonik ekonomik, sosyo-politik ve söylemsel yapılara da karşı çıkarlar; özellikle üreme hakları ve emek hakları gibi alanlarda.

Buna açık bir örnek Arjantin’deki Ni Una Menos hareketidir. Bu hareket, toplum içindeki kadın cinayetlerine ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı mobilize olurken aynı zamanda bu mücadeleleri ekonomik güvencesizlik, neoliberal kemer sıkma politikaları ve küresel eşitsizlikler eleştirisiyle ilişkilendirir. İran’da ise Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından ortaya çıkan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi bu çok yönlü eleştiriyi örnekler. Kadınlar, devlet şiddetine, zorunlu örtünme yasalarına ve bedenleri üzerindeki ataerkil denetime karşı mobilize olurken, mücadelelerinin küresel jeopolitik ajandalar içinde araçsallaştırılmasına da direnmişlerdir. Böylece hem iç baskıya hem de dış müdahalenin araçsallaştırıcı etkilerine karşı çıkmışlardır.

Prof. Nikita Dhawan

Postkolonyal feminizm bugün hangi sınırlamalarla karşı karşıya?

Onlarca yıl boyunca, Marxizmden ilham alan bilinç yükseltme ve güçlendirme stratejileri ataerkil ideolojiye karşı güvenilir bir panzehir olarak görülüyordu. Ancak Donald Trump feministlere önemli bir ders verdi. Trump’ın kadınlara yönelik “onları genital bölgelerinden tutabilirim” şeklindeki sözlerinin yer aldığı video tüm dünyada izlendi ve buna rağmen başkan seçildi. Dahası, beyaz kadınların büyük çoğunluğu Trump’a oy verdi ve kadın destekçileri bu sözlerin kararlarını etkilemediğini belirtti. Bu nasıl açıklanabilir? İnsanlar neden kendi çıkarlarına aykırı olanı arzulayabilir? İlginç bir şekilde, Trump seçmenleri ne kadar utandırılırsa o kadar dogmatik hale geliyor. Bu durum bizi yeni ikna stratejileri geliştirmeye zorluyor: Bizimle aynı siyasi görüşleri paylaşmayan insanlarla nasıl ittifak kurabiliriz?

Uluslararası feminist dayanışma çoğu zaman eşitsiz güç ilişkileri etrafında şekilleniyor. Bu hiyerarşiler nasıl aşılabilir?

Neoliberalizmin en lanetli miraslarından biri, on yıllardır süren kesişimsel araştırma, savunuculuk ve aktivizme rağmen kırılgan grupları birbirine karşı konumlandırmasıdır. Bir mücadeleyi diğerlerinin pahasına öne çıkarmamak ve aynı anda ırkçılık, antisemitizm, cinsiyetçilik, transfobi ve engellilere yönelik ayrımcılıkla mücadele etmek son derece önemlidir. Burada “dikkat ekonomisi” sorunu ile karşı karşıyayız: Azınlık gruplar, kendi meselelerine dikkat çekmek için birbirine karşı yarıştırılıyor.

Bu durumda “kişisel olan politiktir” feminist ilkesinin “sadece kişisel olan politiktir” şeklinde tersine çevrilmesi tehlikesi ortaya çıkar. Bu yaklaşım siyaseti hem bireysel hem de kolektif çıkarcılığa indirger. Elbette topluluklar ve güvenli alanlar, özellikle her gün söylemsel, yapısal ya da fiziksel şiddete maruz kalan kırılgan gruplar için hayati önemdedir. Ancak aynı zamanda başkalarının deneyimlerine açık olmak da gerekir; aksi halde başkalarının acısına karşı duyarsızlaşma riski doğar.

Neoliberal “böl ve yönet” eğilimlerine karşı panzehir, anlatılarımızın ve mücadelelerimizin kesişimselliğini merkeze alarak ittifaklar kurmaktır. Bunun için “dinleme etiğini” geliştirmek gerekir. Aksi halde ayrışmış bir siyaset ortaya çıkar. Ortak deneyimler kolektifler yaratır; bu alanlarda birbirimizi dinler ve kendi sesimizi buluruz. Tiranlığa ve teröre karşı en güçlü yanıt, birbirimizle bağ kurmak; öfkeyi, korkuyu, kaygıyı ama aynı zamanda neşeyi paylaşmaktır. Ancak bu paylaşım yalnızca yakın çevreyle sınırlı kalmamalıdır; bu nedenle “politik dostluk” fikri önemlidir. Politik dostluklar, ideolojik olarak bizden farklı olanlarla ilişki kurmayı gerektirir. Bu da farklılıkların belirleyici olduğu ilişkileri kurma ve sürdürme sorumluluğunu beraberinde getirir. Bu ne uyumculuktur ne de fırsatçılık; aksine başkalarının eksiklerini eleştirirken kendi eksiklerimizi de göz ardı etmemeyi gerektirir.

Önümüzdeki dönemde feminist teoride en kritik tartışma alanı sizce ne olacak?

Feminist akademi ve aktivizm için en büyük zorluklardan biri, özgürleşme politikalarının araçsallaştırılmasına karşı nasıl mücadele edileceğidir. Örneğin 2023’ün en büyük kültürel fenomenlerinden biri olan Barbie filmi, toksik erkeklik ve toplumsal cinsiyet stereotiplerinin başarılı bir hicvi olarak övgü aldı. Film, Barbie bebeğinin üreticisi olan Mattel ile alay ediyordu. Ancak Barbie’lerin çeşitliliğine rağmen, tasarım ve pazarlama ABD’de yapılırken, bu ürünün parçaları çoğunlukla Küresel Güney’de üretiliyor.

Filmin bir kadın yönetmen tarafından yapılmış olması ve feminist bir başarı olarak sunulması, yapımcılarına “tarihin doğru tarafında oldukları” yönünde bir meşruiyet sağladı. Böylece kapitalizmin feminizmi ve feminist stratejileri kendi hegemonik gücünü pekiştirmek için nasıl araçsallaştırdığı görülmüş oldu. Bu örnek, feminizm ile kapitalizmin, özgürleşme ile ticarileşmenin nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Buradan çıkarılacak ders açıktır: Toplumsal cinsiyet adaleti için verilen her anlamlı mücadele aynı zamanda emperyalizm ve kapitalizmle de hesaplaşmalıdır.