Otoriter rejimler ve emperyalizm kıskacında feminist stratejiler - 4 | Kadını kurtarma anlatısı sömürgeciliğin mirası
Françoise Vergès’e göre ana akım feminizm, yapısal olarak ırkçı, sömürgeci ve sınıfsal kurumlara saldırmadan eşit haklar talep ediyor. Sömürgesiz feminizm ise kadınların değil, tüm toplumun özgürleşmesini hedefleyen daha köklü bir politik hat öneriyor.

Sarya Toprak
saryatoprak@birgun.netSömürgecilik, kapitalizm ve patriyarka arasındaki bağları merkeze alan dekolonyal feminizm, bugün feminist mücadelenin kritik ayrım noktalarından birini oluşturuyor. Bu ayrım yalnızca kavramsal ya da teorik değil, doğrudan politik bir kopuş anlamına geliyor. Emperyalist “kadın hakları” söylemi kimi zaman savaşların ve yaptırımların meşrulaştırıcı aracına dönüşüyor.
Bu dönemde ortaya nasıl bir feminist strateji koyulması gerektiğini Françoise Vergès ile konuştuk.
Dekolonyal feminizm, ana akım feminist yaklaşımlardan nasıl ayrılır? Bu ayrım bugün daha mı kritik hale geldi?
Ana akım feminizmi nasıl anladığımı tanımlayayım ki net olalım: Ana akım feminizm – beyaz, burjuva, Batılı feminizm – kapitalizmin ve emperyalizmin, dolayısıyla tahakküme ve özel mülkiyete dayalı patriyarkanın çıkarlarına hizmet eden bir ideolojidir.
Batı liberalizmi doktriniyle bağlantılı uzun bir geçmişe sahiptir. Evrensel haklar fikrine dayanır, ancak bu evrensellik koşulludur. Liberalizmin en ünlü filozofu John Locke, teorisini tiranlığın ve mutlak monarşinin meşruiyetsizliğini savunarak kurmuştur. Çünkü bu rejimin bireysel özgürlük doğal hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Ancak bu hakkı köleleştirilmiş Afrikalılara tanımamış, onların özgürlük anlayışına sahip olmadıklarını ve çalışmalarının beyazların refahı için gerekli olduğunu söylemiştir. Avrupa fikri, siyasi bir varlık olarak, beyazlık, Hristiyanlık ve sömürgeleştirme hakkı üzerine kurulmuştur.
Feministler için, tiranlığa karşı çıkma hakkına dayalı bireysel özgürlük ilkesi, erkek egemenliğini ve patriyarkayı reddetmek için teorik bir temel sundu. “Kadın Hakları Bildirgesi”, “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ne mantıklı bir yanıttı. Ancak doğal hakların “kendi cinslerine” genişletilmesi, bu hakların tüm kadınları kapsadığı ya da onların Avrupa sömürgeciliğiyle suç ortaklığı yapmadıkları anlamına gelmiyordu. Oy kullanma ya da cerrah veya avukat olma hakları yoktu. Ancak cinsiyetlerinden değil, ırklarından kaynaklanan bir hakları vardı: İnsan sahibi olmak. Avrupa’nın köle kolonilerinde ve ABD’de beyaz kadınlar insanları – Afrikalı köleleştirilmişleri – satın aldı, ödünç verdi, sattı. Bu özel mülkiyet biçiminin sermaye olduğunu, spekülasyon ve servet birikimi için kullanılabileceğini çok iyi biliyorlardı, insanları satabiliyor, kiralayabiliyor, ticaretini yapabiliyorlardı. Köle pazarında pazarlık yapmayı biliyor, cezalandırmaktan veya aileleri ayırmaktan çekinmiyorlardı. Plantasyon sahibiydiler. Kölelik sonrası kolonilerde de plantasyon sahibi olmaya devam ettiler. Bazı feministler köleliğe karşı olsa da bu, onların ırkçılık karşıtı oldukları ya da sömürgeciliğe karşı çıktıkları anlamına gelmiyordu.
Beyaz olmak onlara ayrıcalıklar kazandırdı ve birçoğu beyaz üstünlüğünü ve onun yapısal ırkçılığını benimsedi. Bu feminizm, yapısal olarak ırkçı, sömürgeci ve sınıfsal olan toplumsal kurumlara saldırmadan eşit haklar ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine dayanıyordu.
Sömürgesiz feminizm ise farklı bir analizden yola çıkar: Patriyarkal kapitalizm tarafından en kırılgan, en güvencesiz olarak inşa edilen kişiler kimlerdir? Neden ve nasıl? Bu inşa edilmiş kırılganlığı sürdüren mekanizmalar (ideolojik, kültürel, toplumsal, ekonomik) nelerdir? Bu mekanizmalara nasıl saldırılır? Amacı yalnızca kadınların değil, tüm toplumun özgürleşmesidir; en kırılganlar özgürleştiğinde toplum özgürleşir, çünkü onların mülksüzleştirilmesi ve sömürülmesini sağlayan mekanizmalar ortadan kaldırılmış olur. Sömürgesizleşme kavramını son derece ciddiye alır. Bu bir metafor ya da slogan değildir; ciddi düşünce, analiz ve pratik gerektirir. Toprak, su, hava, eğitim, sağlık hizmetleri, insanca barınma, onur ve barış gibi temel yaşamsal ihtiyaçlar için mücadele eder. Çünkü bunlar bugün acımasızca saldırı altındadır. Doğal kaynakların çıkarımı artmakta, su ve toprak özelleştirilmekte ve kirletilmektedir. Zenginler toplumdan ayrılmaktadır, insan ve insan olmayan yaşama karşı savaş kalıcı hale gelmiştir. Göçmenler ölüme terk edilmekte ve ölümleri bile bir olay sayılmamaktadır. İklim felaketlerinin kurbanları yoksullardır ve ilk kurbanlar arasında yoksul kızlar, kadınlar ve yaşlılar vardır; gezegeni yok edenler ve savaşlar ile soykırımlar başlatanlar cezasız kalmaktadır.
Sağcı patriyarklar ve onların liberal müttefikleri, mahallelerin yıkımına, zenginliğin ahlaksızlığına, özelleştirmenin yarattığı yıkıma karşı mücadele eden insanları, Küresel Güney’de sistematik cinsel saldırıya karşı yürüyen kadınları, yerli halkların hak talebini ve Z kuşağının iktidar sembollerine saldırısını görünce paniğe kapılmış ve buna vahşetle karşılık vermiştir. Ana akım feminizm karşı bir saldırı örgütleyemez; çünkü çıkarları, hedefleri ve ideolojisi liberal kapitalizm ve emperyalizmle bağlantılıdır. Hatırlayın dönemin ABD Başkanı Bush'ın eşi 8 Mart 2002’de Birleşmiş Milletler’e giderek ABD’nin Afganistan savaşını kadın hakları adına savunmuş ve “Dünya Afgan kadınların bir zamanlar bildikleri hayata dönmesine yardım ediyor” demişti. Liberaller AB’nin İran’a yönelik sert yaptırımlarına karşı da hiçbir şey söylemediler, oysa yaptırımların en çok kızlara, kadınlara ve yaşlılara zarar verdiğini biliyorlardı. The Lancet’e göre (15 Ekim 2025), 1971 ile 2021 arasında ABD ve AB yaptırımları 38 milyon insanın ölümüne yol açtı. Bu “silahlı çatışmaların küresel ölüm yüküne benzer” ve “halk sağlığı üzerinde savaşlara benzer ölüm oranına sahip ciddi olumsuz etkiler” yaratmaktadır. Fransa’da “Nous vivrons” ve “Nemesis” adlı kendini feminist olarak tanımlayan gruplar, Siyonist İsrail devletine ve Gazze’deki soykırıma açık destek verdiler. “Nemesis” açıkça aşırı sağda ve göçmenlerin kadın güvenliği için en büyük tehdit olduğunu iddia ediyor.
Bugün bu ayrım, aşırı sağın, faşizan ve ırkçı hareketlerin iktidar pozisyonlarına yükselmesi nedeniyle kritik hale gelmiştir. Avrupa Parlamentosu’nda kendini feminist olarak tanımlayan kadınlar, göçmenler ve mülteciler aleyhine baskıcı yasalara oy vermekte, Filistin’le dayanışmayı kriminalize etmektedir. İngiltere’de Tory ya da İşçi Partisi hükümetinde yer alan beyaz olmayan kadın bakanlar, Filistin dayanışmasına ve antifeminist gruplara karşı daha sert baskıcı yasalar için kampanya yürütmektedir. Fransa’da son belediye seçimlerinde sol adına siyah erkeklerin zafer kazandığı süreçte, ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı feminist bakan, bu erkeklere yönelik hakaret, iftira ve tehditler karşısında sessiz kalmıştır. Yani bu ayrım ton ya da kelime farkı değil, derin bir siyasi ayrımdır. Ana akım feministler dünyada olduğu gibi – eşitsiz, ırkçı, sürekli savaş halinde – yerlerini almak isterken diğer feministler adil, ırkçılık sonrası, kapitalizm sonrası, sömürgesiz bir dünya kurmayı hedefler.
“Kadınları kurtarma” anlatısı sömürge döneminden bugüne nasıl süreklilik gösterdi?
“Kadınları kurtarma” anlatısı, Batı’nın karanlığa gömülmüş dünyaya ilerleme getirme görevi olduğuna inanan sömürgeci medenileştirme misyonuna derinlemesine bağlıdır. Irkçı görünmemeye çalışan bir üstünlük duygusunu güçlendirir. Batı dışı insanlar, tiranlık veya geri gelenekler altında yaşayan çocuklar olarak tasvir edilir ve özellikle kadınların Batı’nın cömertliğinden fayda sağlayacağı iddia edilir. 19. yüzyılda bazı feministler açıkça sömürgeciliği destekliyordu. Bu, yerel patriyarkayı sona erdirecek, haremleri kapatacak, kadınları açacak, Batı laikliğini getirecekti. Ancak aynı zamanda özel mülkiyet, mülksüzleştirme ve sömürü yasalarını dayatıyordu. Bu ideoloji güçlü çünkü ırkçılığı ve beyaz üstünlüğünü “ilerleme” kisvesi altında gizler ve beyaz feministlere “iyilik yaptıkları” hissini verir. Bu, onların narsisizmini besler ve onları sömürgeciliğin suçlarından aklanmış hissettirir. Küresel Güney’deki yoksulluğu veya kadınların durumunu, Kuzey’in yararlandığı tarihsel eşitsizliklerin sonucu olarak değil, yerel geri kalmışlıkların sonucu olarak görürler. Ayrıca, Küresel Güney’de hükümetler gerici olsa bile, finansal, askeri ve ekonomik gücün Batı’nın elinde olduğunu ve Batı’nın egemenliği sürdürmek için her şeyi yaptığını görmek istemezler. IMF, Dünya Bankası, WTO gibi II. Dünya Savaşı sonrası kurumlar Batı egemenliğini sürdürmek için kurulmuştur. Eşitsizlikler yapısaldır, COVID döneminde bunu bir kez daha gördük.
“Kadın hakları” söylemi bugün hangi koşullarda emperyal veya jeopolitik bir araca dönüşür?
Yukarıda söylediğim gibi, kadın haklarının anlaşılma biçimi, milyarderler tarafından kurulan vakıflar ya da uluslararası kurumlar tarafından desteklenen bir politika haline gelmiş ve Batı liberal doktrinine dayanan bir ideolojiye dönüşmüştür.
Bugün beyaz burjuva bir kadının iyi yaşamı (temiz su, hava, sağlık hizmetleri, iyi gıda, eğitim, barınma, iş) onlarca insanın sömürüsüne dayanır: tarım işçileri, temizlik işçileri, bakım emeği verenler vb. “Kadın hakları” dediğinde aslında onların değil, kendi haklarından bahseder. Bu soyut söylem emperyal yaşam tarzını normalleştirir. Eğer tüm kadınlar onun haklarına sahip olsaydı eşitlik olurdu gibi görünür; ancak bu tarihsel eşitsizliklerin inkârına dayanır.
Örnek: 1960’lar ve 70’lerde Fransa’da kürtajın suç olmaktan çıkarılması için mücadele eden feministler, aynı devletin Réunion Adası’nda kadınlara rızaları olmadan zorla kürtaj yapıldığını görmezden geldi. Her yıl 6000-8000 kadına zorla kürtaj yapıldı. 1971’de dava açıldı ama doktorlar beraat etti. Bu bir çelişki değil. Devlet kimin doğuracağını belirliyor. Ana akım feminizm soyut evrenselcilikten kurtulmadıkça kadın hakları emperyal bir araç olarak kalacaktır.
Militarizm ve güvenlik politikaları küresel eşitsizlikleri ve cinsiyet rejimlerini nasıl yeniden üretir?
Militarizm, çok uluslu şirketlerin çıkarlarını korumak için vardır. Polis giderek militarize edilmekte, öldürme yetkisi verilmektedir. Suçları cezasız kalır. Ordular öldürme, işkence, tecavüz etme yetkisine sahiptir. ABD ordusu dünyanın en büyük barbarlarından biridir. Savaş bölgelerinde çevre ve insan sağlığı tahrip edilir.
Irkçılık, İslamofobi ve yerli karşıtı ırkçılık polis ve ordularda yaygındır. Cinsel saldırı ve cinsel şiddet sistematiktir. Yeni gözetim teknolojileri ve yasalar protestoyu kriminalize eder.
Bu rejimde cinsiyet farkı da bulanıklaşır; kadın askerlerin işkenceye katıldığı Abu Ghraib örneği gibi. Militarizm yaşam için bir tehdittir.

Savaş ve kriz dönemlerinde feminist hareket nasıl bir politik pozisyon almalı?
Kalıcı savaş düzenine son vermek isteyen feministler liberal feminizmi benimseyemez. Temel haklar için mücadele eden topluluklarla dayanışma kurmalıdırlar. Göçmenlerle birlikte hareket etmelidirler. İktidarların rıza üretme mekanizmalarını analiz etmelidirler.
“Dünya barışı” aslında zenginlerin çıkarlarını koruyan militarize bir düzendir. Milyarderlerin “iyi yaşam” anlayışı toplumdan kopuşa dayanır. İnsan ve doğa onların tüketim nesnesine indirgenir.
Sömürgesiz feministler yerel koşulları analiz etmeli, küresel bağlarını çözümlemeli, ittifaklar kurmalıdır. İktidarın mevcut düzeni doğal gösterme çabasını ifşa etmelidirler. Duyularımızı yeniden eğitmeliyiz. Neşeyi yeniden üretmeliyiz. Geri çekilmelerden korkmamalıyız.
Faşizme, emperyalizme ve ırkçı kapitalizme karşı mücadele eden feminist hareketler, bu rejimlerin yıkılmasını ve tüm ezilenlerin özgürleşmesini hedefler.


