birgün

18° AZ BULUTLU

GÜNCEL 09.04.2020 07:07

Öyküyü sonra yazacağız: Covid-19 ve Türkiye

Bilim kurullarının sayısını artırabilirsiniz. Ancak gerçek paydaşları işin içine koymazsanız, dinlemezseniz, son sözü bilime bırakmazsanız sorunu çözemezsiniz

Öyküyü sonra yazacağız: Covid-19 ve Türkiye

GAYE USLUER
Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr.

Çin’in Vuhan eyaletinde 31 Aralık'ta nedeni bilinmeyen iki zatürre olgusu ile başlayan bir öykü, kısa sürede tüm dünyanın öyküsü oldu.

Başlangıçta hayvanlardan insanlara geçen yani zoonotik olduğu düşünülen hastalığın etkeninin Corona virus ailesinden olduğu, kısa sürede insana adapte olan bu virus için artık yaygın insan-insan geçişinin/bulaşının olduğu netleşti. Bulaşıcılığı yüksek olan bu virusun özellikle 60 yaş üzeri ve risk gruplarında daha yüksek olan kaba ölüm hızı hepimizin ezberlediği bilgiler.

Pandemiler, global, yeni olmaları ve sonuçlarıyla önemlidir. Pandemiler aynı zamanda ülkelerin sağlık sistemlerinin ne durumda olduğunu gösteren büyük fotoğraflar oldukları için de önemlidir. Bir anlamda sistemin ve sistemin yürütücülerinin test ve sınav dönemleridir. Sağlık sistemlerinin durumunu ve gücünü gösteren sınavlardır.

TÜRKİYE DENEYİMİ

Türkiye ilk vaka tanımlamasını 11 Mart'ta yaptı. 7 Nisan itibariyle Türkiye verilerine baktığımızda toplam vaka sayımız 34 bin 109, hayatını kaybeden vatandaşlarımızın sayısı 725. Aynı tarihe ait günlük yeni vaka sayısı ise 3892. Türkiye 8 Nisan itibariyle Avrupa ülkeleri arasında vaka sayısı / kaba ölüm hızı açısından 6. sırada. Çok değil 15 gün önceki sıramız 15, bir hafta önceki sıramız ise 10. sıra idi. Tüm bu rakamlarla birlikte Türkiye ne yaptı, ne yapmadı ya da neleri yapmalı(ydı) sorularının yanıtı önem taşıyor.

Türkiye’de ilk vakanın ortaya çıkışı öncesi dönem –bu döneme kriz öncesi dönem diyebiliriz- varlığı bilinen global salgına karşı hazırlık dönemiydi.

Bu süreçte ne yapıldı? Görünen en somut eylem pandemiyi yönetmek, pandemiye ilişkin kararları almak üzere bir bilim kurulunun oluşturulması oldu. Bilim kurulunun oluşturulmasıyla, Türkiye’ye ilişkin bilimsel raporların hazırlanması, korunma önlemlerinin belirlenmesi, duyurulması ve dünyada yapılan /yapılmakta olanların paylaşımı şüphesiz olumluydu, değerliydi.

Yine aynı dönemde –kriz öncesi dönem- Sağlık Bakanlığı Covid-19 tanı test kitlerinin (PCR testi için) ülkemizde üretildiğini ve hatta test kitlerini ihraç edebilecek durumda olduğumuz, ihraç edeceğimiz bilgisini de paylaştı.

ŞUBAT AYINA DİKKAT

Bu dönemde sıkça vurgulanan, ilk vaka görülme tarihinin diğer ülkelere göre daha geç olması bir başarı, şans olarak yorumlandı. Oysa şubat ayı içinde ülkemizde de çok sayıda pnömoni tanılı ve solunum yetmezliği ile yoğun oykuyu-sonra-yazacagiz-covid-19-ve-turkiye-713409-1.bakımlarda izlenen hasta sayısının belirgin yüksekliğine dair bilgiler üzerinden, o dönemde henüz Covid-19 testlerinin yapılmadığını da düşünürsek, acaba bizde de ilk olgunun ortaya çıkışı daha eski olabilir mi sorusunu haklı olarak akla getiriyor.

SORUNLAR, EKSİKLER

Çin’de vaka sayısının / kaba ölüm hızının arttığı, ülkeler arası yayılımın hızlandığı süreçte alınması zorunlu bir takım eylemler diğer ülkelerle kıyasladığımızda geç alındı. İran başta olmak üzere komşu ülkelerimizde vaka sayıları hızla artarken, uluslararası uçuşlarla ilgili her ülke kendi önlemlerini hızla alırken ve yasaklar getirirken, Türkiye bu kararları almada gecikti. Çin’de salgının en güçlü olduğu dönemde Çin’le, İran’da vaka sayıları artarken İran’la ve Avrupa ülkelerinde salgın çanları kuvvetle çalarken uluslararası insan trafiğine izin verdik. Sınır kapılarımızı kapatmakta geç kaldık. Bu da ülkemize hastalığın girişinde ve artışında önemli bir faktör olarak karşımıza çıktı.

İhmaller zincirinin en önemli halkalarından birisi de erteleyemediğimiz, izin verdiğimiz Umre ziyareti oldu. Suudi Arabistan şubat ayında kendisiyle ilgili risk tanımlaması yaptı, duyurdu. Buna karşın Türkiye 21 bin vatandaşımızın Şubat ayı sonu / Mart ayı ortalarına kadar sürecek, Umre ziyaretlerine ilişkin bir yaptırım, erteleyici irade gösteremedi. Aslında Umre ziyaretine giden vatandaşlarımızın dönüşlerinden haberimiz olmasa gittiklerini de hiç bilmeyecektik. Bir şekilde 15 Mart’ta 21bin vatandaşımızın Umre ziyaretinden döneceklerini öğrendiğimizde, hemen akabinde aslında yaklaşık 15 bin vatandaşımızın bu tarihten çok önce Türkiye’ye döndükleri, karantinaya alınmadıkları, gerekli tavsiyelerle (?) evlerine gönderildikleri gerçeği ile yüzleşmiş olduk.

Salgının kontrolünde karantına kararının alınması, ne zaman alınacağı, ne şekilde uygulanacağı bilgileri çok net ve belli iken karantinayı uygun biçimde gerçekleştiremedik. Karantinaya alınan kişiler şüpheli Covid-19 temaslıları olmalarından öte, bir kısmının da Covid-19 ile enfekte olmuş kişiler olabilme ihtimaline karşı onlara ayrılan yurt vb alanlarda birbirleriyle yakın temasları engellenemedi. 14 günlük karantina sonunda herhangi bir test yapılmaksızın evlerine gönderildiler. Bugün Türkiye’nin dört bir yanında Covid-19 tanısıyla hastanede yatan hastalarımızın azımsanmayacak bir bölümü Umre ziyareti yapmış olanlardır. Sadece onlara ait rakamsal değerler ötesinde, Her 1 Covid-19’lu kişinin 3 kişiye üstel çoğunluk ile hastalığı bulaştırdığını düşünecek olursak, ihmalin sonuçlarını daha iyi anlayabiliriz.

Dünya Sağlık Örgütü mart ayı ortalarından itibaren tüm ülkelere “daha çok test yap, hastayı tanımla, hastayı izole et tedavi et ve yakın çevresine test yap” duyurusu yaptı. Buna rağmen Nisan ayının ilk haftasına kadar sadece Ankara’da tek bir merkezde test yapılması, hem test sayısının artışını engelledi, hem de Türkiye’nin dört bir yanından gönderilen hasta sonuçlarının en az 30 saat, son zamanlarda yaklaşık 4 günde sonuçlanmasına neden oldu. Test sayılarının düşük olması ve sonuçların geç belli olması vaka tanımlama ve enfekte kişilerin tanımlanmasında ve dolayısıyla izolasyonda da gecikmeye neden oldu.

Başlangıçtan itibaren ve halen diğer ülkelerle kıyasladığımızda test sayımız düşük. Test sayımız neden düşük? Hastalara test yapılmasına karşın, hastanın ailesi ve temaslılarına neden hala test yapmıyor, 14 gün süreyle evde kendinizi karantinaya alın diyoruz? Test kitleri Türkiye’de üretildiği, hatta birkaç ülkeye ihraç edildiği söylenirken biz de kit yetersizliği sorunu mu vardı? Eğer test kitlerimiz yeterli değilse, neden ihraç ederek kendimizi zor duruma düşürdük? Test yapacak merkez sayısı salgın başlamadan planlanabilecekken, bu planlamayı neden yapmadık? Bunlar hala cevap bekleyen sorular.

Türkiye’nin hasta sayısı her gün artıyor. Süreç ne kadar sürecek, nihai hasta sayımız ne olacak bunları bilmiyoruz. Ancak önümüzde Çin deneyimi var. Avrupa ülkelerinde iyi yönetim ve kötü yönetim örnekleri var. Türkiye’nin tüm bu örnekler üzerinden doğru kararları alması zor değil. Ama pratikte mevcut Bilim Kurulu’nun hangi kararları aldığını, bu kararların ne ölçüde hayata geçirildiğini ya da geçirilmediğini yani Bilim Kurulu’nun olması gerektiği şekilde çalıştırılıp, çalıştırılmadığını bilmiyoruz.

DİRENİŞİN İNSAN KAYNAĞI

Salgın yönetiminin esas merkezi “insan kaynağı” dır. Bu kaynak ise sağlık personelinin ta kendisidir. Türkiye’de hasta başına düşen hekim ve hemşire sayısı OECD ülkelerinin çok gerisinde. İstediğiniz her donanımınız olsun, büyük büyük hastaneleriniz olsun, insan kaynağınız nitelik ve nicelik açısından yeterli değilse hiçbir şey yapamazsınız.

PANDEMİLERİN SONUÇLARI

Pandemilerin etkilerini ve sonuçlarını üç başlıkta tartışmamız gerekiyor.

Birincisi olayın sağlık boyutudur. İnsanı yaşatmak, İnsan sağlığını sağlamak. Bu nedenle öncelikli olan hastaların tanımlanması, tedavi edilmesi ve sağ kalımın sağlanmasıdır. Bu nedenle test sayısı çok önemli. Hastaların izolasyonu ve tedavisi ve tabi ki temaslıların karantinaya alınması çok önemli. Bulaşı engelleyemezseniz salgını kontrol edemezsiniz.

İkincisi olayın sosyal boyutudur. Pandemilerin hem pandemi sürecinde hem de sonrasında sosyal sonuçları olacaktır. Bu boyut özellikle yoksul kesimlerde daha çok hissedilecektir. Sosyal boyuta ilişkin tedbirler devlet tarafından hızla alınmalı ve hayata geçirilebilmelidir ki hasar en az olabilsin. Alınan ya da alınamayan önlemlere paralel olarak olayın sosyal boyutunun süreç içinde daha da önem kazanacağı açıktır. İstihdam sorunu, işsizlik, temel tüketim maddelerine ulaşabilme, ısınma, aydınlanma vb ihtiyaçlarının karşılanması olayın sosyal boyutuna ilişkin çözümlenmesi gerekenlerdir. Ülke yönetimlerinin yükümlülüğü bu aşamada vatandaşın sosyal iyilik halini de sağlamaktır.

Üçüncü önemli parametre ise olayın ekonomik sonuçlarının yer aldığı kısımdır. Şüphesiz bir salgın ya da pandeminin ülkelerin ekonomilerinde oluşturacağı hasar kaçınılmazdır. Salgının ekonomik sonuçları salgının yönetim biçimiyle ve ne kadar sürdüğü ile yakın ilişkilidir. Ancak ülkenin salgın öncesinde var olan ekonomik durumu da sürecin tamamının nasıl yönetilmesi gerektiği kadar, nasıl yönetilmek zorunda kalındığını da gösterir.

Salgın yönetiminde hastanelerin donanımı, yatak sayısı, yoğun bakım yatak sayısı, ventilatörler şüphesiz en çok üzerinde durulan konular. Çünkü doğru hizmetin verilebilmesi için bu yazdıklarımdan da daha fazla olması gerekenler olmazsa olmazlar var.

Türkiye’de sağlık sistemi ne yazık ki bu gerçekle yüzleşmekten korkuyor. Sadece hekimler değil, hemşireler ve tüm yardımcı sağlık personeli mekanik robotlar gibi düşünülüyor kimi zaman. Aileleri, çocukları, hastalıkları yokmuş gibi. Hastalanmazlar, ölmezler gibi.

Acil olarak sağlık personeli risk sınıflamasının yapılması gerekiyor. Sağlık personelinin çalışma önceliklerinin belirlenmesi çok önemli. Sağlık personelinin hastalık riski toplumun diğer kesimlerinden daha yüksek. Bunlara ilave olarak toplumsal risk faktörlerinin de çoğuna sahipler. Kronik hastalıklar vs. Bu anlamda personel koruyucu ekipmanların -maske başta olmak üzere tüm koruyucu malzeme- yeterliliği ve sürekliliğinin sağlanması, çalışma saatlerinin insani koşullarda yüksek verim esasına göre düzenlenmesi gerçeği unutulmamalıdır. Sadece alkışlayarak yada bu süreçte sağlık personeline maddi katkılar sunarak sistemi doğru çalıştıramazsınız. Ve bu hafta bir kez daha CHP tarafından TBMMye getirilmek istenen sağlıkta şiddet yasası bir kez daha AKP ve MHPnin oylarıyla reddedildi. Şimdi tüm sağlık emekçileri tek yürek oldular ve soruyorlar, neden?

NE YAPMALI; NASIL YAPMALI?

Salgın yönetimlerinde en önemli ilke proaktif yönetim ve karar alma biçiminin hayata geçirilmesidir. Yani olasılıkları düşünmek, sonuçlarını öngörmek, öngörüler doğrultusunda kararlar almak ve uygulamak zorunluluğu. Aynı savaş zamanında olduğu gibi, salgınların kontrolü de iyi bir stratejiyle ön alarak mümkündür, bunun adı da proaktif yönetimdir.

Gördüğümüz kadarıyla Türkiye süreci proaktif değil reaktif yöntemlerle, yani var olan duruma, saptanan duruma ve değişen durumlara göre karar alarak yönetmeye çalışıyor. Günün koşullarına uygun önlemler o gün içinde alınıyor. Oysa reaktif karar alma süreçleri salgın süreçlerinde kötü yönetim biçimleridir.

Türkiye’nin pandemi deneyimi henüz bir ayı bulmadı. Ancak alınan tedbirlerden, alınması gereken bazı tedbirlerin gecikmesinden, ekonominin bozulmasını ya da daha fazla bozulmasını engelleme çabasının öncelik olarak alındığı görülmektedir. “65 yaş üzerine kolonya ve maske dağıtacağız” diye başlayan süreç (tabi ki dağıtılmadı), okulların kapatılması, 65 yaş üzerine sokağa çıkma yasağının getirilmesi, iller arası toplu taşıma araçlarıyla insan transferinin yasaklanması, 30 büyükşehir +Zonguldak ilimiz için il sınırları dışına çıkma yasağının getirilmesi, 20 yaş altına sokağa çıkma yasağının getirilmesiyle devam etti. Aynı günün gecesinde “aktif çalışan 16-20 yaş grubuna sokağa çıkma izninin verilmesi” ve son olarak da PTT kargo aracılığıyla her bir vatandaşımıza ücretsiz/haftalık “5 adet maske dağıtılacağı krizin yönetiminde atılan adımların kronolojik sıralamasıdır. Olayın ekonomik boyutuna yönelik alınan önlemlerin –100 milyarlık paket, bağış toplanması- içinde vatandaşı rahatlatacak somut bir eylem bulunmamaktadır. Eve kapatılan, ücretsiz izne çıkartılan, yaşam kaygısı içindeki vatandaş için öncelik sosyal devletin somut adımlar atmasıdır. Toplumun her kesiminde yükselen, daha etkin önlemlerin alınmasına yönelik -sokağa çıkma yasağı gibi-çağrılar neden ötelenmektedir? Salgının kontrolü için Merkezi Yönetimin, Yerel yönetimlerle koşulsuz işbirliği yapması gerekmektedir. Buna karşın Merkezi Yönetim hala bizim belediyelerimiz ve bizden olmayan belediyeler söylemiyle başarılı olması mümkün mü? Başa dönecek olursak pandemi demek, global sorun demek. Yani bizim ve dünyanın sorunundan bahsederken, ötekileştirici, kavgacı ve tekçi yaklaşımdan fayda sağlamayacağı açık.

Çözüm belli. Paydaşları artıracağız, ortaklaşacağız, dayanışacağız. Paydaşları artıracağız noktasında tüm siyasi partilerin süreç yönetimine katılmaları ve katkı sunmaları sağlanmalıdır. Bu süreç TBMM'de ortak akıl sürecin işletilme sürecidir. Atanmışlar, seçilmişlerle birlikte çalışmak zorundadır. Dayanışmanın ve ortaklaşmanın birinci koşulu ise sürecin şeffaf yönetimi ve toplumsal güvenin oluşturulmasıdır. Bilim Kurulları'nın sayısını artırabilirsiniz. Ancak istediğiniz sayıda bilim kurulu oluşturun, gerçek paydaşları işin içine koymazsanız, dinlemezseniz, önemsemezsen son sözü bilime bırakmazsanız sorunu çözemezsiniz.

Pandemide gerçek öykü, pandeminin bitiminde yazılacak.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız