Palyaçonun bilinçdışı politikaları
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Korkuyu edebiyat sanatının bir türüne dönüştürmeyi başaran yazarların başında gelen Stephen King, Haziran 2017’de Donald Trump’ın Twitter hesabında bloklandı. Yani Trump’ın mesajlarını okuması ve yorum yapması engellendi. Bu öyle saçma bir şeydi ki, Mayıs 2018’de muhalif televizyon yayıncısı Stephen Colbert’ün programına konuk olan King “Ben de Trump’ı bir sonraki filmim olan It/O’yu izlemekte blokladım” diyerek dalga geçmişti.

Bu olay dizisini başlatan büyük olasılıkla Stephen King’in Mayıs 2017’de yaptığı açıklamaydı: “Donald Trump benim romanlarımda yarattığım tüm kötü karakterlerden ve canavarlardan daha korkunç biri.”



ABD gibi bir ülkede neredeyse ‘sol’ denebilecek bir sağ karşıtlığını King’in istisnasız tüm roman ve öykülerinde görebilirsiniz. 50’den fazla kitabını okuduğum için hakkında gönül rahatlığıyla konuşabilirim; kadına yönelik şiddet, beyazların beyaz olmayanlara yönelttiği ırkçı şiddet, büyüklerin küçüklere uyguladığı şiddet, para ve politikayla güçlenenin güçsüze uyguladığı şiddet, üniformalının üniformasıza uyguladığı şiddet ve nihayet dinsel şiddet King anlatılarında en politik haliyle sunulur.
İlk kez 1990’da televizyon filmi olarak uyarlanan romanı It/O‘da da Derry adlı mikro-dünyada çok sayıda karakter üzerinden baskıcı sağcı-muhafazakâr yapının etkilerini görürüz. Çocukları ve gençleri -sembolik düzeyde toplumun yakın geleceğini- öldüren palyaço kılığındaki kozmik dehşet unsuru Pennywise, tipik bir sağcı politikacı gibi insanların akıldışı korkularından beslenir. 27 yılda bir ortaya çıkar, böylece her kuşak bu dehşetle tanışmış olur.

Her ne kadar ardındaki yüzü gülmezken bile gülüyormuş gibi gösteren o makyaj, gerçek duygu ve düşünceleri saklayan o maske palyaçoları tekinsiz varlıklara dönüştürüyor olsa da, kötü insanları palyaçoya benzetmek hoş bir tavır değil tabii -en azından palyaçolar açısından… Ama bu anlatıda durum biraz farklı; Palyaço Pennywise ile Beyaz Saray’daki adamın ürkütücü benzerliği King’in yaptığı saptamayı yerli yerine oturtuyor.

Romanda ve ilk uyarlamada 1957-1984 kuşaklarının yaşadığı dehşet anlatılıyordu. İlk bölümü 2017’de, ikincisi geçen hafta gösterime giren film serisinde ise 1988-2016 kuşaklarına düşen dehşet payını görüyoruz. Kitaba epey sadık kalan ilk bölümde cinsel, dinsel ve ırkçı şiddetin dünyayı nasıl biçimlendirdiği görülebiliyordu. Oysa ikinci bölümde romandaki bazı karakterler yeterince işlevselleştirilemediği için -Pennywise’ın yardımcısı haline gelen psikopat zorba Henry Bowers ve Beverly’nin şiddet manyağı kocası bunların başında geliyor- tarihselleştirme unsuru zayıflıyor. Sonuçta ‘dışarı’dan gelen bembeyaz işgalcinin ilk hedefinin bölgenin yerlisi olan kızılderililer olması; Amerikan rüyası/Amerikan yaşam tarzı ne kadar gösterişli olursa olsun -hayatta kalma şansı bulup bulamayacakları bile şüpheli çocuklar büyüyünce bu rüyanın temsilcisi oluyorlar: Ünlü ve zengin bir yazar, bir komedyen, bir mimar, bir modacı vs- üstündeki cilayı azıcık kazıdığınızda ortaya çıkan şeyin tarihsel ve varoluşsal bir karanlık olması gibi çok temel unsurlar harcanıp gidiyor.

Yine de, sinemanın edebiyat karşısındaki zayıflıklarından kaynaklanan tüm uyarlama aksaklıklarına rağmen, bu hâlâ bir Stephen King anlatısı. Hele kendinizi mazlum bir King karakteriymiş gibi hissetmenize yol açan bir ülkede yaşıyorsanız, sunduğu çözüm önerisi de kayda değer: Kötülüğü yenmek için o kötülükle ilişkinizin tarihsel boyutlarını gözden geçirmeli, farkına varmadan onu güçlendirmenize neden olan unsurları belirlemelisiniz.