birgün

16° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 17.10.2021 08:55

Paris Anlaşması sonrası iklim krizinden çıkış için şirketlerin sorumluluğu

İklim krizini, ortaya çıkacak bir felaket anına göre değil, etkisi süreklilik kazanmış bir düzenli yıkım biçimi olarak düşünmek gerekiyor. Bu süreklilik kazanmış yıkımdan çıkış için şirketler bugüne kadar yarattıkları yıkım sorumluluğundan, yeşil teknolojiye geçerek kurtulamazlar.

Paris Anlaşması sonrası iklim krizinden çıkış için şirketlerin sorumluluğu

Fevzi Özlüer

Emekçi sınıfların son elli yıllık mücadelesinin en önemli kazanımlarından birisi çevre hakkıdır. Emekçilerin yaşama hakkı taleplerini, refah devleti döneminde ücret sendikacılığı pratiğine indirgeyen ve yasal bir zemine sıkıştıran sosyal haklar kategorisini aşan bu hak, 1970’li yıllarda yükselmeye başlayan yeni sosyal ve sınıfsal hareketlerin bir kazanımıdır. Bu hak kategorisi, insanı canlı çevresi ile birlikte koruyan, geliştiren ve insana ekosistem içinde değer veren; üretimi niceliksel bir büyüme için değil, yaşamın bütünlüğü içinde anlamlandıran bir perspektif sağladı. Bu hak için mücadele veren emekçi sınıflar, bugün dünya genelinde açlık sınırında ve yaşama hakları, yaşamda kalma hakkına indirgenmiş bir düzeyde hayatta kalmaya zorlanıyorlar. Tarihsel mücadeleleriyle elde ettikleri hak kategorilerinden ve mevzilerinden de püskürtülmeye çalışılıyorlar.

Özellikle, iklim krizi koşullarının tetiklediği üretim temelinde dönüşüm zorunluluğu, bu “Dönüşümün bedelini kim ödeyecek, sosyal-ekonomik ve siyasal yükünü kim çekecek?” sorusunu yanıtlamayı gerektiriyor. Yeşil birikim süreci, bir yandan Avrupa’da üretimde teknoloji temelli dönüşümleri tetikliyor, diğer yandan da geleneksel işçi sınıfını işsiz bırakıyor.Bu dönüşüm sürecinde sendikaların, devletlerin ve şirketlerin ortak sorumluluk temelinde, sanayi uygarlığından çıkışı daha adil bir mekanizma ekseninde, adil dönüşüm kavramıyla kurmaya yöneldiğine tanıklık ediyoruz. Adil dönüşüm, işçilerin teknoloji temelli üretim içinde veya daha doğru bir ifadeyle birikim sürecinde işsiz kalmalarını yani yeniden işçileştirilmelerini konu alıyor. Bunun için de yeni iş alanları, yeşil dönüşüm kavramı temelinde gündeme geliyor. Ancak, çevre hakkını aşındıran bu siyasal ve iktisadi dönüşümün üstünü örttüğü bir gerçek var. Birikim krizine karşı teknoloji temelli bu dönüşüm süreci, şirketlerin yapması gereken fedakarlıktan yani kâr oranlarından, kamusal çıkarlar lehine imtina etmekten azade kılıyor. Fedakarlığın emekçiler tarafından üstlenilmesi bekleniyor. Bu yeterince adil olmayan yaklaşım, adil dönüşüm yaklaşımı, sınıfların eşitsizliğini; yurttaşların eşitliği ile örtüyor.Fosil yakıtlara dayalı uygarlık sürecinden kopuşun maliyetini emekçi sınıfların üstlenmesi bekleniyor. Aslında bu maliyeti Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları uzun süredir ödüyor. Göçle, savaşla, yaşam koşullarının kaynak ekonomisinin konusu haline getirilmesiyle.

YENİ MEVZİLER KAZANMAK

Üretim ve yönetim temelinde yarılmayı temsil eden, iklim krizinin ifadesi olarak sınıf savaşına tanıklık eden mevzi savaşları, sadece “adil dönüşüm” kavramı etrafında cereyan etmiyor. Geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nde çevre hakkı kavramı; güvenli, sürdürülebilir bir çevre hakkı olarak bir kez daha gündeme geldi. Çevre hakkının bir insan hakkı olarak Konsey tarafından kabulü çok önemli. Çevre haklarını korumak isteyen dünya vatandaşı çocukların içlerinde Türkiye’nin de olduğu ülkelere açtıkları iklim davasında da yine çocukların dava açma haklarının olduğuna ama önce kendi ülkelerinin yargı sistemleri içinde haklarını aradıktan sonra uluslararası yollara başvurmaları gerektiğine karar verildi. Diğer yandan ise iklim davaları ulusal mücadele sınırlarına iteklendi. Bu kararlar bugün canlı bir biçimde devam eden sınıf savaşının önemli mevzi kazanımlarıdır. Diğer yandan da çevre hakkının emekçi sınıflar tarafından ulusal ölçekte sahiplenilmesi gerektiğinin somut göstergeleridir. Özellikle, iklim krizi konusunda devletlerin almaları gereken tedbirleri düzenleyen normatif düzenin, bir konuda gerektiği gibi işlemediğini görerek, çevre hakkının iklim krizinin aşılmasında emekçi sınıflar için önemli bir stratejik zemin olabileceğini görmek gerekiyor.

ESKİ MEVZİLERİ TERKETMEMEK

Çevre hakkı; insanların iyi yaşam, geçim araçlarına ulaşma ve yönetme haklarıyla bir bütündür. Çevre hakkının kullanılabilmesi, tüm dünyanın ortak kaderi olarak beliren iklim krizinin çözümünde en önemli yol. Bu anlamda Paris Anlaşması’nın onaylanması sonrasında, AKP iktidarının iklim krizi karşısında attığı adımları değerlendirirken, çevre hakkının kullanılmasının yollarını ne kadar açtıkları, ne kadar tıkadıklarına bakarak bir menzil belirlemek mümkün olacak. Bunun için iki şeyin aynı anda olması gerekiyor. Hakkın kullanılması sırasında,özellikle iklim krizine yol açan şirketlerin sorumluluklarının etkili bir biçimde denetlenip denetlenmediğini izlemek ve hesap sormak; diğeri de devletinyükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini izlemek ve devleti hukuk içine çekmek. İklim krizinin baş sorumlusu olan kirletici şirketler, sadece havanın, toprağın ve suyun koşullarını bozmuyorlar; aynı zamanda ve daha önemlisi toplumun ve kişilerin güvenliklerini ve yaşama haklarını ihlal ediyorlar.

İklim krizini, ortaya çıkacak bir felaket anına göre değil, etkisi süreklilik kazanmış bir düzenli yıkım biçimi olarak düşünmek gerekiyor. Bu süreklilik kazanmış yıkımdan çıkış için şirketler bugüne kadar yarattıkları yıkım sorumluluğundan, yeşil teknolojiye geçerek kurtulamazlar. Bu nedenle de eski borçlarını ödemekle işe başlamaları gerekir. Bu borç pek tabii, ekonomik olduğu kadar, sosyal ve siyasal da bir borç. Birikim sürecinde şirketler, bugüne kadar siyasal karar verme süreçlerini belirlemekle kalmadılar, aynı zamanda da emekçi sınıfların doğru bir biçimde bilgiye, belgeye ulaşmalarını engellediler ve emekçilerin karar alma süreçlerinde yer almalarını akamete uğratarak bu sınıfların siyasal güçlerini de iğdiş ettiler. Şimdi öncelikle bu borcun ödettirilmesi gerekiyor. Çevre hakkında kirleten öder ilkesi, sadece ekonomik olarak emekçilerin kayıplarının giderilmesini değil; siyasal kayıplarının da giderilmesini kapsamına alacak biçimde geniş yorumlanmalıdır. Bu nedenle de çevre hakkının kullanılması, emekçilerin gelecek siyasal süreçlerde ve yönetimde etkili olmalarına dair bir hak olarak kabul edilmelidir. Devlet de çevre hakkının kullanılması için usuli hakların etkili bir biçimde kullanılmasının güvencesini yaratmak zorunda. Şirketlerin yarattığı kirlilik konusunda denetim yollarını işletmenin ötesinde, kamuoyu denetimini mümkün kılacak bilgi ve belgeleri de sivil toplumla paylaşmaya başlamalı. Son yıllarda giderek işlevsiz kılınan bilgi edinme hakkı, adalete erişim hakkı, katılım hakkı gibi araçlar etkinleştirilirse Paris Anlaşması sürecinde, şirketlerin kirli sicilinden yeşil bir döneme geçilecek yol açılabilir.

Yeşil Kalkınma Devrimi!

Paris Anlaşması’nın Meclis’te onaylanıp 7 Ekim’de ResmîGazete’de yayımlanmasından kısa bir süre sonra; Cumhurbaşkanı Erdoğan, yeşil devrim sürecini başlattıklarını açıkladı. Bu açıklamayı teyit eden Çevre ve Şehircilik Bakanı da yeşil bir devrim sürecine girdiklerini ve uluslararası fonlarla iklim krizinin etkisini azaltacaklarını ileri sürdü. Yukarıda vurguladığımız hususlarla birlikte düşündüğümüzde; Türkiye, küresel fonlardan destek almaktan başka bir kredi olanağı kalmadığı için Paris Anlaşması’nı yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Bu süreçte resmi ağızların yaptığı açıklamaya göre de teknoloji temelli bir dönüşüm kapıda! Bu demek oluyor ki, iklim krizinin maliyetini emekçilerin sırtlanmak zorunda kalacağı bir programla yola çıkılıyor. Anlaşmanın onaylanmasının ardından yapılan açıklamalarda, çevre hakkının kullanılmasının önünün açılacağı ve fosil şirketlerin sorumluluğuna gidileceğine dair bir yol haritası ortaya çıkmadı. ÇED Genel Müdürlüğü de 7 Ekim gününden sonra; atık yakma, madencilik için liman yapma, altın madeni sahası genişletme gibi pek çok izni hızlıca verdi. Kömürlü termik santral sahipleri teşviklerin devam edip etmeyeceği endişesini yaşıyor mu bilinmez, ancak iklim krizi konusunda emekçi sınıflar çevre hakkı temelinde elde ettikleri mevziyi sıklaştırmak zorundalar. Demokratik bir hukuk stratejisi ve demokratik, ekolojik bir üretim sürecine yönelerek bu mevziyi geliştirmek şart.