Peppermint: Vigilante filmler faşizmin ekmeğine yağ sürüyor mu?
TUĞÇE MADAYANTİ DİZİCİ TUĞÇE MADAYANTİ DİZİCİ
Çok ilginçtir, eleştirmenlerin çoğu vigilante filmleri lanetlerken mesela Bonnie ve Clyde filmine aşıktırlar

Peppermint, bir annenin vigilante’ye dönüşerek intikamını alma hikâyesi. Gangsterler tarafından öldürülen ailesinin intikamını, bozulmuş ve satılmış yargı sistemi ile katiller serbest kalınca, kendi almaya çalışan anne rolündeki Jennifer Garner’ın tüm çabaları, aksiyon ve dövüş ustalığı maalesef bu filmde ziyan edilmiş. Başlıca iki sebep, içinde çok sayıda boşluklar, klişeler barındıran senaryosu ve Fransız yönetmeni Pierre Morel’in kamera arkasındaki hoyratlığı ve istikrarsızlığı... Filmin en sevdiğim yönü ise vigilante türüne, sosyal medya ayağını da katması oldu. Böylece kadın anti-kahraman, çürümüş sisteme karşı kendi adaletini ararken, vatandaş tarafından da desteklenmiş ve daha geniş ölçüde onaylanmış oldu. Ben filmi izlerken sıkılmadım. Siz de ortalama bir beklentiyle bir kadının koca kaslı adamları benzetmesinden keyif alırım derseniz, buyurun izleyin.



Yargıya güvenilmezse?
Bu film vesilesi ile konuşulması gereken bir türlü eskimeyen bir mesele var. Her vigilante film vizyona girdiğinde ve her nedense ana karakteri bir kadınsa, patlak vermekte olan ‘Vigilante filmler faşizmin ekmeğine yağ sürüyor mu?’ sorunsalı.
Polis ve yargı kaleleri artık güvenilmez olmuş, bu sebeple adalete ulaşmak için dürüst bir vatandaş kendi adaletini kendi sağlamak adına eline makinalı tüfekleri alarak suçlu olanları öldürmeye başlamış. İşte basitçe özetlediğim bu vigilante intikam filmlerine senelerdir faşist filmler diyorlar. Sol görüşün vigilante filmleri faşist olarak değerlendirmesi ve liberal görüşün bu filmleri, dar görüşlülerin kendi değerlerine saldırısı olarak nitelendirilmesi, sinemada bir türün iki yüzlü bir şekilde lanetlenmesinden başka bir şey değildir.

İntikam arayan vigilante filmler Hollywood’un en iyi yaratımlarındandır. 1971’de Dirty Harry filmi seyirci arasında fırtına gibi eserken meşhur eleştirmen Pauline Kael bu filmi ‘faşist Ortacağ’cılık’ diyerek dışlamıştı. Zaten o gün bugündür de bu tür filmlerin ahlakçılığı tartışmaya açık bir konu olarak devam etmekte.

peppermint-vigilante-filmler-fasizmin-ekmegine-yag-suruyor-mu-513279-1.

O günden beri pek bir şey değişmedi aslında, eleştirmenler bu tür filmleri hâlâ kötülemeye devam etmekte. Peppermint filmi ile hikâye ve tür olarak çok yakın olan 2007 yapımı, Jodie Foster’ın oynadığı vigilante film The Brave One , eleştirmen Christopher Orr tarafından ‘senenin en tiksindirici filmi’ diye nitelendirilmişti. Kendi adaletini kendi yaratan karakteri canlandıran Michael Caine’in oynadığı Harry Brown filmi için de ‘ahlaken ve politik açıdan iğrenç’ denmişti. Hatta tanınmış film eleştirmenlerinden David Edelstein bu filmle ilgili diğer benzerler filmleri de hesaba katarak ‘Ahlaklı sanatçıların faşist filmlerle işi olmaz. Canları cehenneme’ demişti. Ama çok ilginçtir ki bu eleştirmenlerin çoğu bazı filmleri lanetlerken mesela Bonnie ve Clyde filmine aşıktırlar. Ne güzel çifte standart değil mi?

Prensip olarak reddedişlerin bazı ana noktalarını tartışmalı olsalar da anlamlandırabilirim; Suça karşı da olsa şiddeti meşrulaştırmak kötüdür veya suçun empati köklerinden kopuk bir şekilde sunulması fazla gri alandır veya yersiz şiddet hiçbir koşulda haklı gösterilmemelidir. Ancak o zaman büyük bir iki yüzlülük çıkmazına girdik demektir. Bu bakış açısı, soygun filmlerinin, aksiyon filmleri, korku filmleri gibi pek çok türün de ahlaki açıdan yanlış olduğu düşünülerek reddedilmelerini gerektirir. Bu da içerik müdahalesidir. Çözüm aynen transgresif edebiyat için geçerli olandır: Sınır ihlaline dikkat etmek. Şiddet ve tecavüz sahneleri bizi politik ve etik olarak sarstıktan sonra üstü kapalı bir gönderme ile tüm bunların kabul görülemez davranışlar olduğunu ima etmeli veya okuyucuyu, izleyiciyi olayı sorgulamaya yönlendirmelidir.

Vigilante karakterler için, arka plan hikâyeleri ile seyircinin onlarla empati kurması sağlanır. Bu insanlar durduk yere her önüne geleni öldüren makineler değildirler. Ayrıca sinemada bu da olabilir, vigilante olmayan ve sebepsizce insan öldüren ama sevdiğimiz ana karakteri olan pek çok film de biliyoruz. Coenler’in de mi canı cehenneme o zaman? Natural Born Killers filmine de mi lanet olsun?

Sinema fantaziler sunar
Kaldı ki Peppermint’te Riley’nin ve The Brave One filminde Erica’nın başına çok korkunç şeyler geliyor ve her iki filmde de polis ve hukuk ile adaletin sağlanamayacağı net bir şekilde gösteriliyor. Tüm yollar kapandıktan sonra bu karakterlerden liberallerin beklediği nedir? Grup toplantılarına gidip tanımadıkları insanların omuzlarında ağlayan kadınlara mı dönüşsünler? Kabullenip otursunlar mı oturdukları yerde? O zaman bunun filmini çekmeye ne gerek var, bir kamu spotu halleder bu işi?

Vigilante, ontolojik olarak konvansiyonel olan yollar dışında hareket edendir çünkü ahlak, adalet ve hukuk çökmüştür. Sinema ise fanteziler sunandır, hayallerimizin öteki tarafına geçmemize olanak tanıyandır. Gerçekten politik doğruculuk yapmak adına bu filmleri lanetlemek ve bu filmlere ‘ama çok faşistsin’ diyerek burun kıvırmak üzücü. Neden üzücü? Çünkü bu sizin sinemadan zor zevk aldığınızı gösterir...


Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız