Peşimizden gelen hikâyeler

16.02.2017 01:44 BİRGÜN KİTAP
“Alay etmeden, ağıt yakmadan, lanetlemeden, sadece anlamak” diyor Spinoza. Türker Ayyıldız’ın öykülerinin de böylesi bir yanı var. Öykünün sadece hikâye etmek olmadığını hatırlatırken, başkasının acısına bakmayı platonik hislenmelere hapsetmiyor

BURAK KAYAOĞLU

Bizleri sahiden yaralayan meseleleri görmezden gelmek, bastırmak, içe atmak gibi bir tutum vardır çoğumuzda. Belki de durum altından kalkılamayacak gibiyse yok saymak gibi bir tutum. Bu yüzden gerçek yaralar gizli kalıyor, bağırıp çağırılmıyor, huzurevi gibi sessizce yaşanıyor. Yüzeysel acılarsa, geveze papağanlar gibi söylenip duruyor her yerde. Ama susulan, hayatlarımıza görünmez güçler gibi yön verirken; bir gün dramatik tercihler dayatarak karşımıza çıkıyor mutlaka. Belki de susulan, ancak kendi dilini bulduğunda görünür olabiliyor. Genelde edebiyatın, özelde ise öykünün böyle bir misyonu da var. Türker Ayyıldız’ın ikinci kez yayınlanan öykü kitabı Şikeste’de bunu görmek mümkün. On dört öykünün sığıştığı bu kitabın ikinci kez basılıyor olması da, mesele öykü kitabı olunca ayrıca dikkat çekici.

Yazar, sanki bu öykülerin hem çok içinde hem de çok dışında konumlanıyor. O yüzden ‘yumruk’ okura, hem çok güçlü iniyor hem de aniden çarpıyor. Diliyle, anlatımıyla, kurgusuyla, anlattıklarıyla, kurduğu dünyayla öyküye özenen, üzerine kafa yoran, kolaya kaçmayan bir öykücü Ayyıldız. Okuru saran yalın anlatımıyla bir zamanlar açılan yaralara geri dönüp bakarken, kaosun içinde savrulan bireylerin sessiz travmasına yoğunlaşıyor. Örneğin Kırlangıç Meselesi adlı öyküde, babasızlığın eksikliğini aldırmazlık olarak dışa vuran karakter, bir tren yolculuğu boyunca hayatının muhasebesini yapıyor. Neredeyse tüm öykülerde geçmişte gizlenen bir kırılma var. Bunun sonucu olarak dağılmışlık, bir olmamışlık duygusu taşıyor karakterler. Eksik hayatların, içte kalanın, ukdelerin öyküleri biraz bunlar. Bu olmamışlıkların nedeni tekil hikâyeler gibi görünse de, esas meselenin toplumsalın içine gizlenmiş olduğu da konunun, olayların kabuğu soyuldukça anlaşılıyor.

‘’Alay etmeden, ağıt yakmadan, lanetlemeden, sadece anlamak’’ diyor Spinoza. Bu öykülerin de böylesi bir yanı var. Öykünün sadece hikâye etmek olmadığını hatırlatırken, başkasının acısına bakmayı platonik hislenmelere hapsetmiyor. Bütün öyküler için geçerli olan bu durum Kundak öyküsünde daha belirgin. Bir fotoğrafçının başkasının dramını sanat adına bile olsa nesneleştirmekten nasıl vazgeçtiğini anlatırken, aslında bir öykücü olarak da tavrını ortaya koyuyor. Etikten öte birini gerçekten anlamakla ilgili bir tutum bu. Çünkü birşeyi anlamak demek, o şeye dönüşmek demektir.

Ayyıldız’ın öykülerini etkili kılan bir başka nedense, odağa koyduğu düşünce ve duyguyu sahneler yaratarak okurda derinleştirmesi. Öykülerin süse püse ihtiyaç duymadan betimlenen ruh hali, aktığı mekân, karekterlerin devinimi hikâyeyle iç içe ve perde perde netlik kazanıyor. Orhan Kemal’in öykü için söylediği ‘’yerinde bir imajizasyon’’la, bizi duygudan çok düşünmeye itiyor. Bu nedenle öykülerin güçlü yanı teması oluyor, bütün detaylar kılcal damarlar gibi ana damarı besliyor.
Öykülerin çoğunda yazarın çocukluk coğrafyası olan bozkırın, tematik bağlara ve konuya katkısı büyük. O yüzden uzun hava söylenen kısa öyküler bunlar. Zaten Şikeste’nin epigrafındaki şu cümle de pek çok şeyi özetliyor: ‘’Öyle sessizdir ki kasaba geceleri, tüm çocukluğunuzu havlayan bir köpekten dinleyebilirsiniz.’’ Şiire de kapı aralayan bu öyküler de, terk edip gidenlerin de peşinden geliyor o coğrafya; kader değil, hikâyeleri takip ediyor tüm karakterleri. Tıpkı kitaba adını veren Şikeste’deki gibi. Ayyıldız’ın her şeye rağmen yaşama devam edenlerin öykülerini, sahte umutlara yüz vermeden ama hep bekleyiş, arayış ve yeni bir başlangıç arzusu içinde betimliyor. Bize hayatın gerçeğini küllenmiş bir yorgunluk olarak hissettirirken, insanın yarasından başka bir deneyimi, dolayısıyla hikâyesi olamayacağını düşündürüyor.



Doğrudanlığın ya da açıklayıcılığın tuzağına düşemeyen yazar, öykünün gösterdikleriyle yetinmeyip, olay ya da olgulara karşı simgesel de yaklaşmış. Tema, dil ve konunun birbirleriyle uyumu da öykülerden alınan hazzı artırıyor. Şikeste kolay okunuyor ama kolay okunanın, kolay yazılmadığını bilmek gerekiyor.

Ayrıca insan hayıflanıyor da, öykü kitapları neden best-seller olmaz diye.