birgün

9° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 31.01.2021 10:21

Platon’un Devlet’ini yorumlayan Dilozof’un düşündürdükleri: Çokluğa dayalı bir toplum olanaklı mı?

Kendi adıma ben bu eşit yurttaş ilkesinden çeşitli gerekçelerle çok çabuk ödün verilmiş olmasına acınırım, ilkenin özünde bir sorun olmadığını düşündüğüm için. Üstelik postmodernizmin “devleti öldürüp” ideolojik propagandacılığını üstlendiği kimlik siyasetinin yukarıda sözünü ettiğimiz kapitalizmin eşitsizliklerden ekonomik anlamda beslenmesi durumuna yaradığını da sıklıkla gözlemlerim. Peki, böyle bir “çokluk” düşüncesinin somut siyasal karşılığı ne olabilir?

Platon’un Devlet’ini yorumlayan Dilozof’un düşündürdükleri: Çokluğa dayalı bir toplum olanaklı mı?

MERİÇ KIRMIZI
OMÜ Fen-Edebiyat Fakültesi

İstanbul’a gittiğimde yanında kaldığım yakınımdan elimde birçok öneri notuyla dönerim. Son gidişimde Faruk Duman’ın Sus Barbatus’u ve İBB’nin özel ciltli Nutuk baskısı ile Pelin Dilara Çolak’ın ‘Dilozof’ takma adıyla YouTube’da yayımladığı felsefe videoları öneri listeme girdi. Televizyonsuz ve internet film platformsuz evimde Samsunlu bir öğretmen arkadaşımın alaya aldığı gibi “tavuk gibi yatıp, horoz gibi kalktığım” kış akşamlarında Dilara Hanım’ın felsefe tarihi videolarını keyifle izlemeye başladım. Felsefeyi çok seven, düzenli çalışan ve konusuna egemen olduğu doğaçlama anlatımından anlaşılan Dilara Hanım videolarında, felsefe tarihine ilişkin bilgilerin yanı sıra farklı çağlardan düşünürlerin düşüncelerini birbirleriyle karşılaştırıyor, günümüze ilişkin sorular soruyor, kaynak kitap önerilerinde bulunuyor. Kısaca, biz izleyicileri aklımızı kullanmaya çağırıyor ve bunu yaparken de demokratik bir tutumla kendi düşüncelerine katılmamızı beklemediğini sıklıkla dile getiriyor.

Bu yazıda Dilozof’un Felsefe Tarihi serisinde yer alan “Platon'un En Kötü ve Tehlikeli Fikri: Asil Yalan” başlıklı 12'nci videosunun sonunda yaptığı bir toplum tartışması üzerinde düşünmek ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Tabii ki bana da katılıp, katılmamakta özgürsünüz…

İlgili videoda önce Platon’un Devlet’inin üçüncü kitabından alıntılar yapılıyor ve Sokrates’in ağzından Platon’un (ideal) toplumsal tabakalaşma düşüncesi insanların özsel niteliklerine göre sınıflandırıldığı bir metaller miti açıklanıyor. Videoda her ne kadar Platon’un bu düşüncesinin toplumsal hareketliliği engelleyen bir kast düzeni olmadığı belirtilse de, insanlara toplumda edinebilecekleri konumlara ilişkin yalan söylenmesi nedeniyle etik açıdan ve 20'nci yüzyıldaki totaliter yönetim biçimlerine esin kaynağı olması bakımından sorunlu olduğu söylenir. Bu alıntının bana düşündürdüğü şey öncelikle, Platon’un yaşadığı Antik Yunan’daki toplumsal tabakalaşmayı, ‘yöneticiler, askerler ve üreticiler’ olarak üç sınıf üzerinden düşünmüş olmasıdır. Bugünkü kapitalist düzenin adı bile anılmadığı o dönemde ne üretim araçlarının sahipliğine dayalı bir sermaye sınıfı ne de karşısında da emeğini satarak yaşamını sürdüren bir işçi sınıfı yoktur.

İkincisi, adil bir toplumsal düzen için bu üçlü sınıfın karşılıklı iş bölümünün gerektiği düşüncesiyle, toplumu oluşturan insanların (adil) bir biçimde bu sınıflara dağılması ve karşılık gelen işleri yapması sağlanmalıdır. Bunun gerçekleşebilmesi için, Platon insanların belirli toplumsal rolleri üstlenmesi ve bunu gocunmadan yapmaları gerektiğini düşünerek, eserinde Sokrates’in ağzından böyle bir altın, gümüş ve tunç mitine başvurmuş, yani toplumsal tabakalaşmaya bir gerekçe sunmaya çalışmış olmalı. Bütün bu toplumsal tabakalaşmanın gerekçelendirilmesi ve toplumsal eşitsizlikler, günümüzde hala toplumbilimi ilgilendiren konular. Dilozof’u dinleyene dek Antik Yunan felsefesini de, Antik Yunan’ın site devletlerini de birkaç yüzeysel bilgi dışında bilmiyordum. Örneğin, çağdaş sosyoloji kuramları dersinde yapısal işlevselcilikten söz ederken, Davis-Moore hipotezine değiniriz. Bu sava göre insanlara yaptıkları işe göre farklı ücretler sunulmazsa, doktorluk gibi uzun bir eğitim ve büyük özveriler gerektiren meslekleri yapmaya kimse istekli olmayacaktır. Bu da toplumsal tabakalaşmanın ya da eşitsizliklerin toplumsal iş bölümünün sağlanması için işlevsel bir gereklilik olduğu düşüncesini doğurur. Herbert Gans benzer bir noktaya yoksulluğun, yani toplumsal eşitsizliğin sermaye sınıfı için istenilen bir durum ya da işlevsel olabileceğini söylerken dikkat çeker. Kuşkusuz öyle… Eşitsizlik kimi sınıfların işine gelen bir durum ve çeşitli siyasal, ekonomik, ideolojik, vb. yöntemlere başvurularak yeniden ve yeniden üretilmesi de bu yüzden. Günümüzden bir örnek olarak, gitgide yaşlanan, eğitimli Japon toplumunun bugünkü popüler adıyla “essential workers” (kilit çalışanlar) konusunda yaşadığı insan kaynağı sıkıntısını göçmenler ya da robotlarla çözmeye çalışmasını gösterebiliriz. David Mitchell’in Bulut Atlası’nda işlediği Sonmi’nin öyküsü de bunun bilim kurgu boyutu…

Gelelim işin siyasal biçim yönüne ilişkin soruya… Sevgili Dilozof’un Hardt ve Negri gibi gitgide totaliterleşen siyasal düzene karşı önerdiği, toplumsal birlik yerine çokluk düşüncesinin yönetimsel biçimi ne olabilir? Siyaset bilimci olmadığım için, sıradan bir yurttaşın düşüncesiyle bunun herhalde güncel ulus-devlet biçimi olmadığını varsayabiliriz. Çünkü ulus-devlet üniter yapıdadır ve o anlamda çoğulcu değildir, tekillikleri ya da öznellikleri eşit yurttaş anlayışı içerisinde eritir. Kendi adıma ben bu eşit yurttaş ilkesinden çeşitli gerekçelerle çok çabuk ödün verilmiş olmasına acınırım, ilkenin özünde bir sorun olmadığını düşündüğüm için. Üstelik postmodernizmin “devleti öldürüp” ideolojik propagandacılığını üstlendiği kimlik siyasetinin yukarıda sözünü ettiğimiz kapitalizmin eşitsizliklerden ekonomik anlamda beslenmesi durumuna yaradığını da sıklıkla gözlemlerim. Peki, böyle bir “çokluk” düşüncesinin somut siyasal karşılığı ne olabilir? Şöyle bir çevreme bakındığımda ilk anda, Belçika’nın aylarca koalisyon bile kuramayan çok kimlikli yapısını, Barselona’nın bağımsızlık hareketini diğer AB ülkeleri ve kurumlarınca ciddi hiçbir eleştiri almadan yukarıdan aşağıya bastırmış İspanya’yı görüyorum. Daha geniş ölçekteyse, Brexit’le sarsıntı geçirmiş AB’yi ve okyanus ötesinden, kongre baskınıyla demokrasisi sorgulanmaya başlamış ABD’yi düşünüyorum. Yani, anladınız… Pek umut vermiyor.

Bu nedenlerle, eğer Dilara Hanım’ın söz konusu videonun sonunda üniter devlet yapısının biraz parodileştirerek sunduğu dayanakları dil birliği gibi öğelere karşılık Hardt ve Negri’nin küresel ölçekte “imparatorluk”a karşı bir tepki olarak ileri sürdükleri “çokluk” kavramına başvurarak önerdiği şey, postmodern anlamda bir çoğulculuk, çokkültürlülükse, almayalım kalsın. Bu öneriyi, kültürel dayatmayı ya da “çokuluslu kapitalizmin kültürel mantığı”nı (Jameson ve Zizek) bugüne dek gereğinden çok almışız ki bugün toplumumuzda Yüksel Aksu’nun Entelköy Efeköy’e Karşı’sındaki gibi bir durum var; ne yazık ki ortak değerleri bulunan bir “toplum” olup olamaman��n kendisi bugün artık tartışmalı. Edward Said’in oryantalizm kavramını anarak, bu türden çoğulcu reçetelerin sürekli azgelişmiş ya da gelişmekte olan, yani henüz sanayileşme, modernleşme gibi aşamaları bitirememiş çevre ülkelere sunulması da insanı işkillendiriyor: Bizim gibi toplumların alnında enayi mi yazıyor? Öte yandan, bugünkü parlamenter demokrasinin sınırlılıkları ortada… Simin Davoudi Urban Crisis, Urban Hope başlıklı bir derleme kitaptaki katkısında bunu İngiltere örneği üzerinden inceliyor; oy verme oranlarındaki düşüşün demokrasinin demos’unu (halk) yitirmesinin bir kanıtı olarak değerlendiriyor. Toplumsal sözleşmenin günden güne çekiciliğini yitirdiğini vurguluyor. Buna karşılık, postmodern düşüncenin benimseyip kucak açacağı yerelciliğin (localism) neden bu güncel demokrasi krizine gerçekçi bir çözüm oluşturamadığının ve artan yerelcilikle güçlenen merkezileşme eğiliminin paradoksal birlikteliğinin altını çizerek, demokrasinin bir yana bırakılmasındansa, henüz bitmemiş bir proje olarak görülmesini öneriyor.

Toplumsal birlik düşüncesi iyi uygulandığında, size güncel pandemi koşulları gibi toplumsal-küresel kriz anlarında iş, aş, işsizlik sigortası, eğitim, barınma, zamanında erişilmiş aşı ve diğer sağlık ve bakım hizmetleri olanağı gibi biçimlerde geri dönebilir. Kimi zaman devlet, ulusallık, vb. kavramların kendisinden çok, içini neyle, nasıl bir toplumsallıkla ve siyaset anlayışıyla doldurduğumuz daha önemlidir. Bilmem katılır mısınız? Hep birlikte, Dilozof gibi birbirinden değerli insanlarımızdan öğrenmeyi sürdürmek ve böyle bolca esinlenmek dileğiyle, sağlıcakla kalın.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol