Politik sinema yaşamalı
Ülke büyük bir kırılmanın eşiğindeyken politik sinema örnekleri yok denecek kadar az. Baskı, şiddet, kriz kadraja girmiyor. Yönetmenler ise ezilenlerin sesini ancak politik sinemanın duyurabileceğini söylüyor.

Tuğçe ÇELİK
Tek adam rejimi ülkeyi büyük bir toplumsal ve siyasal uçuruma sürüklerken neden artık politik filmler çekilmiyor? Politik sinema örnekleri ortaya koyan yönetmenler toplumsal sorunlara dair sinemanın sesini yükseltmesi gerektiğini vurgularken son dönem Türk sinemasının bu perspektiften oldukça uzaklaştığı da dikkat çekiyor.
Sinemanın teknik ve estetiğe indirgenmeden ezilenlerin, ötekileştirilenlerin sesi olması gerektiğini söyleyen ‘Dağlardan Başka Tanık Yok’ filminin yönetmeni Kurtuluş Baştimar, ‘Bizim İsmail’ belgeselinin yönetmenlerinden Fatin Kanat, ‘Eylül’ün Kadın Yüzleri’ni yöneten Ayben Altunç ve sinema akademisyeni Dr. Doğuşcan Göker ile Türk sinemasının politik film üretmeye dair sorunlarını konuştuk.
AYBEN ALTUNÇ:
“Her şeyin içinde sanat, her şeyin içinde politika vardır." Mesela Chaplin filmlerinde büyük politik cümleler yoktur. Toplumun en alt kesiminden insanların trajikomik hikâyelerini anlatırken, gelir adaletsizliğini ve fakirliğin bireysel değil, toplumsal bir sorun olduğunu göstererek tutarlı politik bir duruş sergiler. Benim nazarımda en politik yönetmen Chaplin’dir.
Ülkemizde 1970-1980 arası Ertem Eğilmez’in aile komedisi olarak çekilen filmlerinde de aynı tavır vardır. Ezilmiş ama onurunu kaybetmemiş işçiler, yoksul ama harama el uzatmayan küçük esnaf. Diğer yanda Yılmaz Güney’in Umut filmi ile başlayan başarılı ve başarısız birçok örneği içinde barındıran bir ‘Devrimci Sinema’ döneminden söz edebiliriz. Bu sinema, 1980 Askeri Darbesi ile kesintiye uğramıştır. Darbeden sonra yapılan filmlerde politik sorgulama toplumsallıktan çok bireyin kendini sorgulamasına doğru evrilmiştir.
Günümüzde politik sinema daha çok dolaylı anlatım yoluyla bazen de çekinerek yapılan bir iş haline gelmiştir. Politik sinema yapmanın önündeki en büyük engel finansman sorunu. Filminiz politik bir konuyu işliyorsa Kültür Bakanlığı tarafından desteklenmesi zor, neredeyse imkânsız. Bir şekilde finansmanı çözdünüz diyelim. Bu sefer de çekim aşamasından başlayan sansür ve oto-sansür mekanizması devreye giriyor. Sonrasında vizyon ve gösterim şansı bulmanız seri komediler ve Amerikan filmlerinin arasında çok zor.

KURTULUŞ BAŞTİMAR:
Sinema politiktir. Çünkü işçinin, ezilenin, sesi bastırılmış halkların derdi vardır. Bu dert fısıldamaz; bastırıldıkça bağırır. O yüzden bu hikâyeleri anlatmanın yolu çoğu zaman bağırmaktır. Bu bağırma estetik bir tercih değil, sesi duyulmayan insanların isyanının doğal biçimidir ve politiktir. Filmimi tamamladığımda asıl mücadelenin başladığını gördüm. Çünkü politik bir film yapmak yetmiyor; o filmin seyirciyle buluşmasına izin verilmesi gerekiyor. Sansür artık sınırlı gösterimle, salon kısıtlamasıyla, seansların görünmez saatlere itilmesiyle, dağıtımın daraltılmasıyla geliyor. Yasak tabelası yok ama sonuç aynı: Ses kısılıyor.
Avrupa’daki büyük festivallerde de politik sinemanın alanı sistemli biçimde daraltılıyor. Kimse açıkça ‘politik sinema istemiyoruz’ demiyor; ama toplumsal çatışmayı doğrudan anlatan filmler ‘fazla sert’, ‘fazla bağıran’, ‘fazla net’ bulunuyor. Costa-Gavras’ın, Yılmaz Güney’in, Erden Kıral’ın sinemasını mümkün kılan o doğrudanlık bugün estetik bir kusur gibi sunuluyor.
Onun yerine bize tek bir estetik dil dayatılıyor: Uzun planlar, derin sessizlikler, içe kapanık karakterler… Politik bağlam hissedilecek ama asla açık edilmeyecek. Biraz bunalmışlık, kişisel çürüme, bolca etliye sütlüye dokunmama. Batı estetiğinin bugünkü adı budur: Politik olarak zararsızlaştırılmış sinema. Politik olanı içerikten koparıp biçime indirgeyen bu yaklaşım, sinemayı bir teknik egzersize çevirir. Kamera açıları konuşulur ama kimin sesi bastırılıyor konuşulmaz. Estetik tartışılır ama adaletsizlik kadrajın dışında bırakılır. Sinema susturulanların sesini büyütmek için vardır. Dayanışmayı kadrajın dışına iten, politik olanı görünmez kılan her sinema anlayışı iktidar estetiğine hizmet eder.

FATİN KANAT:
İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında Afrika, Asya ve Latin Amerika’da anti-emperyalist mücadelelerin sonuç vermeye, sömürgelerin bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamasıyla yeni gerçekçi sinema akımının bu ülkelere özgü ürünleri de ortaya çıktı. Yılmaz Güney’den Ousmane Sembene’ye Fernando Solanas’dan Glauber Rocha’ya ve daha nicelerine uzanan, binlerce etkili örneğiyle kendinden söz ettiren, çokça izlenen bir eleştirel sinema izleğinden ve bu anlamda itiraz öncelikli bir politik sinema geleneğinden söz etmek mümkün. Latin Amerika’daki ve dünyadaki faşist darbeler, diktatörlükle yönetilen ülkeler de dünyadan yeni politik sinema örneklerini izlediğimiz bir sürecin önünü açtı.
Politik sinemanın bugününe değinecek olursak bağımsız sinemanın ve sinema yapımının da bir krizde olduğu gerçeğinden hareket etmemiz gerekiyor. Yaşanan hızlı teknolojik ve dijital dönüşüm sinema endüstrisi ve sektörünü de krize sokmuş durumda.
Binbir çabayla üretilen ve belli bir derdi olan filmler, festival elemelerini geçse bile salon bulamıyor; salon bulsa seyirci bulamıyor. Dünyadaki ırkçı, gerici gidişattan da, genel olarak daha da muhafazakarlaşan halden de etkileniyor.
Politik sinema derdi olanlar ülkelerindeki hak, özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle sıkı bir bağ kurmalı ve o mücadeleyle birlikte seyircisini de örgütlemeli. Zor ama bundan başka bir seçenek de görülmüyor. İşçi Filmleri Festivali gibi emek ve hak eksenli festivallerin, emek ve hak eksenli yapıların vereceği desteklerle örgütlenecek sinema-sanat etkinliklerinin kıymetinin artacağı bir sürece doğru yol alacağımızı umut ediyorum. Zor olacak, dere tepe dolaştıracak ama her şey daha güzel olacak.

DOĞUŞCAN GÖKER:
Yeni Türk sinemasının estetik başarıları ve uluslararası festivallerdeki varlığı takdir edilse de son dönemde dikkat çeken eğilim, filmlerimizin giderek toplumsal ve politik gerçeklikten uzaklaşması. Kişisel hikâyeler, varoluşsal bunalımlar ve görsel şiirsellik ön planda tutulurken, bu hikâyelerin içinden çıktığı toplumla bağları silikleşiyor veya tamamen dışarıda bırakılıyor. Sanki karakterlerimiz, Türkiye’nin politik gerilimlerinden, tarihsel tartışmalarından ve günlük hayatın siyasi dokusundan izole edilmiş bir evrende yaşıyor.
Bu durum, sinemanın toplumsal bir diyalog aracı olma potansiyelinden vazgeçmesi anlamına geliyor. Oysa sinema, toplumun aynası olmak zorunda değil, ama en azından onunla konuşmak zorunda. Özellikle Türkiye gibi politik ve sosyal gerilimin hissedildiği, hafızası canlı ve kolektif meseleleri yoğun olan bir ülkede, sinemanın bu meselelerden bu denli uzak durması düşündürücü. Bu uzak duruş farkında olmadan var olan durumu onaylayan bir sessizliğe dönüşebiliyor.
Bazı yönetmenler politik olanı, bireyin iç dünyasına, aile dinamiklerine veya toplumsal detaylara ustalıkla yedirerek anlatmayı başarsa da genel eğilim bu konulara temas etmekten özenle kaçınmak yönünde. Bunun arka planında, uluslararası festivallerin beklentileri, küresel izleyici için anlaşılır ve evrensel kabul edilen temaların öne çıkması gibi etkenler olabilir. Ne var ki evrensellik arayışı, yerel olanın karmaşıklığını ve rengini silikleştirme riski taşıyor. Sinemanın gücü gerçeklikle kurduğu samimi ve cesur ilişkiden gelir. Gerçeklik kapıyı çalmaya devam ediyor; belki de artık onu içeri davet etmenin zamanı gelmiştir.



