Google Play Store
App Store

Politik ve toplumsal krizlerin içinde düzenlenen Altın Portakal Film Festivali, sinemadan çok suskunluğuyla öne çıktı; sessizlik bu yılın ortak dili oldu. Oysa kültür alanı, kamusal vicdanı görünür kılma işlevine sahip.

Portakal altın filmler ise rafine!
Fotoğraf: AA

Tuğçe ÇELİK

Türkiye ağır bir ekonomik krizin, siyasal belirsizliklerin ve ifade özgürlüğü tartışmalarının ortasındayken 62’nci Antalya Altın Portakal Film Festivali geçen hafta gerçekleştirildi. Gösterimler Antalya Kültür Merkezi, Cam Piramit Fuar ve Kongre Merkezi ile açık hava sinemalarında yapıldı; farklı kategorilerde kısa ve uzun metraj filmler, belgeseller seyirciyle buluştu. Ama bu yıl festival, filmlerden çok temkinli atmosferiyle akılda kaldı.

Gazze’de İsrail’in soykırımı sürerken, belediyelere kayyum atanırken; gazeteciler, öğrenciler, siyasetçiler, kültür sanat emekçileri gözaltına alınırken, tutuklanırken; diziler sansürlenip set işçileri ücretlerini alamazken böylesine yüklü bir gündemde sahneye çıkanların bu meselelere değinmemesi dikkat çekiciydi. Festival, ülkenin gürültüsünden yalıtılmış bir sessizlik odası gibiydi. Bu tür ‘sessiz alanlar’ Louis Althusser’in tarif ettiği ideolojik aygıtları hatırlatır: Doğrudan yasak koymadan, neyin söylenip neyin söylenmeyeceğini hissettiren bir düzen.

DAYANIŞMA YERİNE  MESAFE

En çarpıcı eksiklik ise cezaevindeki Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in yokluğuydu. Kentin tutuklu başkanı Böcek festival boyunca bir fotoğraf, afiş ya da mektupla sembolleştirildi. Ona dair ne bir sahiplenme duygusu ne de haksız yargılamaya karşı kararlı bir tavır görünür oldu. Oysa kısa süre önce Adana Altın Koza Film Festivali, Zeydan Karalar’ın yokluğunu kamusal bir farkındalığa dönüştürmüş, iktidar baskısının sebep ve sonuçlarını ifşa etmiş, buna karşı net bir duruş sergilemiş, böylece festivali dayanışma ve mücadele alanına çevirmişti. Antalya’da tercih edilen şey ise mesafeydi.

Muhittin Böcek

Aynı suskunluk seçkide de hissedildi. Festivalin film seçkisinde LGBTİ+ temalı film yer almadı; yapımlarda LGBTİ+ topluluğuna ait tek bir karakter bile görünmedi. Festival yönetimi bu temsilin eksikliğini tartışmaya da açmadı, başvuru konusunda kamuoyunu bilgilendirmedi. Bu görünmezlik, sinemanın ‘bakış’ meselesini yeniden hatırlatıyor: Laura Mulvey’nin işaret ettiği gibi, görünmeyen özne aynı zamanda denetlenen öznedir. Temsilin daralması, ifade alanının da daralmasıdır.

Film festivaline bu yıl kamusal ilgi de zayıftı. Salonlar çoğu zaman tam dolmadı; kentte festival coşkusu hissedilmedi. Bu yalnızca sinemaya mesafe değil, aynı zamanda suskunluğa katılımın bir göstergesi olarak da okunabilir. Antonio Gramsci’nin ‘hegemonya’ kavramıyla söylersek: bazen uyum, baskıdan değil içselleşmiş inançtan doğar; insanlar riskten kaçınmayı ortak akla dönüştürür.

Sadece beyaz perdede değil sahne arkasında da denetimin işaretleri vardı. Organizasyonda görevli kadın çalışanların ödül töreni gecesinde ‘sade, dekoltesiz ve siyah giyinmeleri’ yönünde uyarıldıklarına dair iddialar konuşuldu. Bir ayrıntı gibi görünen bu talep, bedenin ve görünürlüğün nasıl kontrol edildiğini gösterir; sansür bazen diyalogda değil, renkte ve duruşta belirir.

Altın Portakal’ın suskunluğu yeni değil, yalnızca biçim değiştirdi. Festivalin geçmişi neredeyse her yıl benzer müdahaleleri kaydediyor:

• 2014: Gezi Direnişi’ni anlatan Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek belgeseli seçkiden çıkarıldı; jürinin istifasıyla kriz patladı.

2023: Kanun Hükmü ‘yargı süreci’ gerekçesiyle yarışmadan çıkarıldı; tepkiler sonucu festival iptal edildi.

• 2024: Sinema yazarı ve 61. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin üç ön jüri üyesinden biri olan Tunca Arslan, festivalle ilgili, “LGBT temalı filmler yoktu bu yıl, bu aslında yeni bir şey demek” dedi. Kamuoyu ve sanatçılar bunun sansür itirafı olduğunu belirterek tepki gösterdi.

Bu örnekler Altın Portakal’ın ideolojik bir alan olduğunu gösteriyor. Açık yasakların yerini bugün daha rafine bir denetim biçimi alıyor. Görünürde yasak yok ama herkes sınırını biliyor.

Altın Portakal’daki müdahale pratikleri, Türkiye’de sansürün açık yasaktan ‘yumuşak baskı’ya evrildiğini gösteriyor. Bugün bu çizgi, otosansür ve temkinli programlama olarak görünür oluyor: Temsili boşluklar, açıklanmayan kriterler ve sahne arkasındaki ‘görünmez kurallar’ aynı hikâyenin yeni cümleleri.

Sonuçta bu yılki festival, özgür konuşmaların değil, hesaplı suskunlukların sahnesine dönüştü. Kültür alanı kamusal vicdanı görünür kılacaksa, Altın Portakal’ın yeniden güven veren bir ifade zeminine -şeffaf seçki politikalarına, çoğul temsile ve cesur sözün korunduğu bir atmosfere- ihtiyacı var.