birgün

28° AZ BULUTLU

Prestijli ve aşka dair diziler

KÜLTÜR SANAT 07.05.2022 06:30
Abone Ol google-news

Japonya’nın yeraltı dünyasının gerçekçiliği ile seyirciyi etkileyen suç draması, atmosferik Londra’da anti-ajan tiplemesiyle muzip bir casus gerilimi, birden çok temanın harmanlandığı Wyoming kırsalından bir hikâye ve gelecek jenerasyonlara güzel bir hediye olarak bırakılan eşcinsel grafik roman uyarlamasından bahsedeceğim bu hafta.

TOKYO’DA AMERİKALI GAZETECİ

Japonya’da geçen “Tokyo Vice” isimli suç dramasında, 1999’da Tokyo’ya yerleşen ve ülkenin ilk Amerika doğumlu Amerikalı gazetecisi Jake Adelstein’in kurgusal olmayan kitabından uyarlanan HBO Max dizisi. Senenin en iyi dizilerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Seyircisini Amerika ve Avrupa’dan çıkarıp başka bir kültüre, mizansene götürmeyi başaran iyi bir iş bu. Üstelik gerçek bir yaşam öyküsüne dayanıyor. Tokyo’da kıdemli bir dedektif ile genç gazeteci, yakuzaların karanlık ve tehlikeli dünyasında işlenen suçlarla mücadele ediyor. Etmeye çalışıyorlar diyeyim daha doğrusu. Dizinin işte yakuza ile ilişkili entrikalı, maceralı mafya mücadelesi ile yakuzaların kendi kurdukları sistemin içine dalmak, onların kodlarını görmek açısından etkileyici. Dizinin diğer bir ayrıksı yönü, bizleri Yomiuri Shimbun gazetesinin içerisine sokması ve bunu gerçek hayatında bu gazetede 12 sene çalışmış olan Jake Adelstein’in aracılığı ile yapması. Bu öyle küçük ölçekte bir gazete değil bahsettiğimiz. Japonya’nın beş ulusal gazetesinden biri olan Tokyo merkezli Yomiuri Shimbun muhafazakâr merkez sağ çizgide yer alan bir gazete. Osaka merkezli liberal Asahi Shimbun ve Nagoya merkezli Sosyal demokrat Chunichi Shimbun ile birlikte Japonya’nın önde gelen gazetelerinden biri. Japonya’da gazetecilik dünyası, polis güçleri, suç dünyası ve gece hayatı içerisinde geçen, inandırıcılığı ile seyirciyi çeken dizinin bir de neo noir sinematografisi onu iyice üst seviyelere çıkarmakta. 2013’te aslında film olarak düşünülen proje televizyon dizisi olarak yeniden, HBO Max’in önem verdiği projelerden biri olarak ele alındı. Dizinin yaratıcısı ve senaristi Tony Ödüllü oyun yazarı J.T. Rogers. Dizinin dünyasını oturtan ve pilot bölümünü çeken baş yapımcı ise Michael Mann (Public Enemies, The Aviator, The Last of the Mohicans). Mükemmel yazılmış karakterlerin her biri üzerlerinde ayrı ayrı konuşulmayı o kadar hak ediyorlar ki en azından isimlerini saymam gerekli; Ansel Elgort Jake Adelstein), Ken Watanabe Hiroto Katagiri), Rachel Keller (Samantha), Sho Kasamatsu (Sato), Ayumi Tanida (Tozawa) ve Hideaki Ito (Miyamoto).

DELİK ÇORAPLI CASUS

Londra’nın yağmurlu ve loş bir mahallesinde geçen “Show Horses”, karakterleri ve dünyayı kurduğu atmosfer ile zaten pek çok klişeden ayrılmayı başarıyor. Şöyle ki, kariyerlerini sonlandıran komik ve ölümcül hataları nedeniyle MI5’in ‘ıskarta’ departmanı olarak hizmet veren İngiliz istihbarat ajanlarına odaklanıyor. Aşırı milliyetçi grubun bir Müslümanı kaçırma olayını çözmeye çalıştıkları hikâye ile Avrupa’da yükselen yabancı düşmanlığı üzerinden güncel politikayı yakalamış olan dizi nükteli casus romanlarıyla tanınan Mick Herron’un aynı isimli romanından uyarlanmış. Her ne kadar kovalamaca sahneleri içerse de aksiyondan çok karakterlerle, entrika ve otoriteyle ilgili bir casus gerilim dizisi. Ortada adı konulmamış genele yayılmış muzip bir hava olduğunu da eklemeliyim. Ve bu muzipliğin en büyük kaynağı uyumsuz ve uygunsuz istihbaratçı, casus Jackson Lamb karakteri ve ona hayat veren mükemmel oyuncu Gary Oldman. Bakımlı, güzel giyinen klasik Bond tipli İngiliz casusu tiplemesinin anti tezi olarak icat edilmiş bir casus. Hijyen sorunu gözle görülür olan, kötü giyinen bu pasaklı ajanın otoriteye karşı casusluk üzerine ustalık dersi vermesi alışılagelmiş casusluk türüne için de bir yenilenme olmuş. Dizinin hissiyatını Mick Jagger’ın dizi tema şarkısı harika yakalamış. Jagger’ın “Strange Game” isimli bu yeni şarkısı esrarengiz ve atmosferik melodisi ve karanlık sözleriyle gerçekten harika. Uyumsuz karakter Jackson Lamb’ı daha çok izleyeceğiz gibi duruyor.

WYOMING’İN VAHŞİ DOĞASINDA

Amazon Prime’ın “Outer Range” isimli dizisi de bu senenin prestijli yapımları arasında sunuldu. İlk iki bölümü izleyen biri için bu geçerli bir olsa da üçüncü bölümünden itibaren hikâyenin dağılmaya başladığı gözüküyor. Olay örgüsü içerisinde, zaman yolculuğu, aile dramı, cinayet hikâyesi gibi farklı temalar sıkıştırılınca ana konu rengini kaybetmiş. Hal böyle olunca da Yellowstone ve Stranger Things dizilerinin popülerliklerinden faydalanarak masa başında bir formül dizisi olarak oluşturulduğu anlaşılıyor. Ne yazık ki iyi oyuncu kadrosu, harika coğrafyası ve ilgi çekici konu potansiyeli olan bir iş daha heba edilmiş gözüküyor.

CHARLIE VE NICK’İN AŞKI

Bu üç ağır toptan sonra, Heartstopper’dan bahsetmeden yazıyı bitiremeyeceğimi anladım. Netflix’in bu hafta tek dişe dokunur içeriği, eşcinsel grafik roman Heartstopper’dan aynı isimle uyarlanan, sekiz bölümden oluşan bu dizi. İngiliz erkek lisesinde okuyan Nick ve Charlie’nin var olma, büyüme ve aşk hikâyesini anlatıyor. Charlie ve Nick’in ilk tanışmaları ve arkadaş olmaları ile başlayan dizi Nick’in Charlie’ye aşık olması ve Charlie’nin değişen hisleri ile kendi cinselliğini sorgulaması ile gelişiyor. İki başrol gencin kimyalarının tutmuş olması diziyi çok yukarılara taşımıştı. 10 binlerce kişinin oyuncu seçmelerine katıldığı ve titizlikle seçildikleri göz önünde bulundurulursa kararı verenleri tebrik etmek lazım. Bu ikilinin ilk kırılgan merhabalarından sonra aşk bacayı sardığındaki grafikle de desteklenen o sevimli ve tatlı hallerini izlemek keyifliydi. İzle ve iyi hisset damarından ilerleyen dizi kabul ediyorum biraz fazla genç işi ama bizler de o duyguları izledikçe hatırlamaktan keyif almayalım mı? Tabii ana karakterlerimiz gay olunca mücadele alanları daha geniş olmak durumunda kalıyor. Bu yönüyle son derece pozitif bir anlatım dili var bu dizinin. Tam ihtiyacımız olan türden. Gelecek jenerasyonlara güzel bir hediye bırakılmış bana kalırsa. Umarım ikinci sezonu gelir.

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun