Rant, özelleştirme, işsizlik: Borçlanma ekonomisinin sonu

03.11.2019 07:46 SİYASET
Yarın yokmuş gibi borçlanan, aldığı borcu rant ekonomisini köpürtmekte kullanan, her şeyi özelleştiren 17 yıllık sanayisizleşme politikasında yolun sonuna gelindi. Sular çekilince kıyıya vuran balık misali, sıcak paranın çekilmesiyle rant ekonomisi krize girdi. AKP ise günahlarının bedelini 82 milyon yurttaşa ödetiyor

POLİTİKA SERVİSİ

1999 yılında Eichengreen ve Haussmann iktisat literatürüne "temel günah" olarak ün kazanan kavramı tanıttı. Peki nedir bu temel günah? Kısaca gelişmekte olan ülkelerin yabancı para cinsinden gittikçe artan oranda borçlanması olarak ifade edilebilir. Bu çerçeveden bakıldığında, 17 yıldır ekonominin dümenini elinde tutan AKP en büyük günahkâr olarak tanımlamak mümkün. Gelinen noktada, dış borcun milli gelir oranı cumhuriyet rekoru kırmış durumda. Başkasının kanatlarıyla uçan ekonomi yönetimi temel günahın sefasını yıllarca sürdü. Sadece AKP döneminde 300 milyar dolardan fazla borç kullanıldı, yaklaşık 65 milyar dolar özelleştirme geliri elde edildi. TEKEL, Türk Telekom, Tüpraş, Petkim, Şeker Fabrikaları ve dahası özelleştirildi, 17 yıllık bir istihdamsız büyüme politikası sonunda Türkiye sanayisizleşti. Bugün ise AKP'nin geçmiş günahlarının bedelini 82 milyon yurttaş öderken, hükümet günahlarıyla yüzleşmekten uzak.

Ne kadar cari açık o kadar büyüme (2002-2008)

2003 yılında AKP hükümetinin takip edeceği yörünge adına “Acil Eylem Planı” denen programla açığa çıktı. Buna göre ekonomi Derviş’in hazırladığı güçlü bankacılık düzenlemeleri üzerine bina edilecek, bu sayede dış kaynak ihtiyacı dışarıdan gelen sıcak parayla giderilecek, eş anlı olarak kamu kaynaklarının neredeyse tümü özel sektöre devredilecekti. Aslında 1980 ile başlayan neoliberal dönüşümün son taşlarını döşeme görevi AKP’ye düştü. 2003 yılında PETKİM’in son hisseleri, ilerleyen yıllarda Türk Telekom, TÜPRAŞ, TEKEL özel sektöre peşkeş çekildi. Bankacılık kesiminin sıcak para bulma yolundaki başarısı ve tüm dünyada yaşanan parasal genişlemenin de etkisiyle spekülatif yabancı sermaye Türkiye’ye deyim yerindeyse aktı. Böylece dolar kuru yatay ve istikrarlı seyrini 10 yıl sürdürecek, bu yıllarda Türkiye ithalata bağımlı olacak, özelleştirmeler ise sanayileşmeyi yavaşlatacaktı. Türkiye tarihinde görülmeyen büyüklüklerde cari açık veriyor ancak yabancı sermayenin aktığı Türkiye için cari açık henüz ciddi bir sorun gibi görünmüyordu. Fakat, Cari açığın neredeyse tümü dış borçlara neden oluyor, dış borç buldukça büyüyen Türkiye başkasının kanatlarıyla uçuyordu. Sokakta kredi kartlarının satıldığı, konut kredilerinin 50 katına çıktığı, televizyonda tatil kredilerinin reklamlarının yapılmaya başladığı yıllardı 2000’ler. Fakat hızla büyüyen Türkiye istihdam yaratamıyor ve daha sonra sıkça anılacağı gibi “sanayisizleşiyordu”.

ABD’nin teğet geçirdiği kriz (2009-2013)

Tüm dünyada finansal araçların çeşitlendiği, parasal genişlemenin tarihi günler yaşadığı yıllarda ilk finansal kriz 2008 sonunda patlak verdi. Krize karşı ABD’nin aldığı önlem daha fazla parasal genişleme oldu ve Fed dolar üzerindeki faizi 0’a indirdi. Geçici olduğu söylenen bu konjonktür AKP hükümetinin canına minnetti, zira borç ekonomisini daha fazla borçla sürdürebilmek hükümetin de işine geliyordu. Ancak tüm göstergeleri alt üst eden bir gelişme de yine 2009 yılında yaşandı. Türkiye ekonomisi 2009’da yüzde 4,7 küçülmesine rağmen cari açık vermeye devam etti. 2010 ve 2011 yılları ise ucuza borç bulmanın sarhoşluğuyla geçecekti. 2010 yılında toplam gelirinin yüzde 5,8’i 2011 yılında ise yüzde 8,9’u kadar cari açık veren Türkiye temel günahı işlemeye devam ediyordu; yerli olmayan parayla borçlanmak. Devir borçla dönen ekonomiyi “alın, verin ekonomiye can verin” sloganlarıyla hareketlendirme dönemiydi. Aynı dönemde Türkiye’nin tüm elektrik dağıtım sektörü özelleştirilecekti.

Kapalı odaya yanıcı gaz doluyor (2013-2018)

Fed’in faizleri 0’a indirmesi hükümetin kısa vadede işine gelse de iktisatçıların uyarılarına kulak tıkandı. Zira mevcut parasal genişleme Fed kurmaylarının da dediği üzere geçici ve olağanüstüydü. Türkiye rüyadan 2013 Mayısında uyandı. 22 Mayıs 2013’te Fed Başkanı Bernanke parasal genişlemeyi gelecek dönemde yavaşlatacağını ve faizleri peyderpey yükselteceğini açıkladı. O yıl ABD’li yatırım bankası faizlerin yükselmesinin ardından en çok risk barındıran 5 ülkeyi açıkladı. Daha sonra “kırılgan beşli” olarak anılacak bu listede 6 yıl önce Brezilya, Türkiye, Hindistan, G.Afrika ve Endonezya yer alıyordu. Liste her yıl yenilendi, kimi yeni ülkeler girdi kimisi çıktı ancak Türkiye kırılgan beşli listesinin demirbaşı oldu. Sermaye birikim rejimi inşaat rantı üzerine inşa edilen, her yıl giderek artan büyüklükte borcu döndürmeye çalışan, üretim yapısı ithalata bağımlı olan Türkiye’nin en son ihtiyacı olan şey başına geliyor faizler ve döviz kuru yükseliyordu. Türkiye’nin finansal riskleri giderek artıyor, geçmiş günahlar giderek sürdürülemez bir hale geliyordu.


Rahip Brunson diye bir kıvılcım (2018-…)

Türkiye’nin ekonomi yönetimi de 2018 yazında yaşanan kur şokunu hafife alarak Brunson vakasına sıkıştırmaya çalıştı. Ancak 2018 yazının sonunda borç görünümü şu şekildeydi;

  • Kamu + özel toplam dış borç: 445 milyar dolar (2001: 124,9 milyar dolar)
  • Dış borcun toplam gelire oranı: yüzde 56,7 (2001: yüzde 56,5)

Piyasalar bahane bekliyordu. Brunson ise spekülatif sermaye hareketlerinin kıvılcımı oldu. 2018 yazının yaşanan kur şokunu Türkiye henüz atlatabilmiş değil. Bugün 2001’e benzer bir finansal kriz riski taşıyan Türkiye’de henüz böylesi bir kriz yaşanmamasına rağmen işsizlik cumhuriyet rekoru kırmış durumda. Ekonomi yönetimi ise geçmiş günahlarıyla henüz yüzleşmiş değil.