Google Play Store
App Store

İktidarın simgesel alanları dönüştürme arayışı, Kadıköy Rıhtım'da yapılmak istenen devasa cami projesiyle tekrar gündemde. Sosyal Bilimci Yavuz Çobanoğlu, bunun bir hegemonya kurma ve onun sürdürülebilmesiyle ilgili olduğunu belirtiyor.

Rejim tahakküm setlerini kuruyor
Kadıköy için planlanan cami yer itibarıyla tartışılıyor.
Kayhan Ayhan
Kayhan Ayhan
kayhanayhan@birgun.net

Siyasal İslamcı tek adam rejimi, ülkeyi Ortadoğu bataklığına doğru sürüklerken her yeni günde fiili şeriat uygulamalarını hayata geçirmeye çalışıyor. Sadece bu hafta içerisinde yaşanan laiklik talebini yükselten SOL Partililere yönelik saldırılar, kadın üniversitesi tartışmaları ve Diyanet'e köy okulları açma kolaylığının sağlanması gibi birçok olayın yanı sıra laik ve seküler yaşam alanları da dönüştürülmek isteniyor.

Kentin her tarafından görülen Çamlıca Tepesi'ne yapılan Çamlıca Camii ile kentin en yoğun ve turistik meydanı olan Taksim Meydanı’nda inşa edilen camiler bunun en büyük göstergesi olarak ortada dururken İstanbul'da simgesel alanlara yapılması planlanan cami inşaları bu hegemonik durumun yansıması olarak ortaya çıkıyor.

Son olarak hiçbir ihtiyaca tekabül etmeyen ancak İstanbul Kadıköy rıhtıma yapılmak istenen devasa cami projesi bu yansımanın da son örneği olarak karşımızda.

Kadıköy’de yeşil alan statüsünde olan ve ilk olarak 2015 yılında AKP’li belediye başkanı Kadir Topbaş yönetimindeki İBB, 2015 yılında Kadıköy rıhtımında kıyı dolgu alanına 20 bin kişi kapasiteli, 1242 araçlık yer altı otoparkı, 80 metre yüksekliğinde minareleri, 51 metre kubbesi olan ve Kıyı Kanunu’nda belirtilen emsal sınırlarını 24 kat, yükseklik sınırlarını yaklaşık 15 kat aşan bu “cami” projesini gündeme getirdi.

Kadıköy Belediyesi’nin açtığı dava sonucunda 2024 yılında yerel mahkeme, bilirkişi raporlarını esas alarak projeyi iptal etmişti. Mimarlar Odası ve Kadıköy Belediyesi’nin açtığı dava sonucu yerel mahkeme, bilirkişi raporlarını dayanak göstererek 2024 yılında projeyi iptal etmişti.

Ülkede gerici saldırıların artırıldığı, rejimin ABD'den ithal ederek kurumsallaştırılmaya çalıştığı siyasal İslamcılığın etkilerinin her geçen gün daha fazla hissedildiği koşullarda Bölge İdare Mahkemesinin, 15 Aralık 2025 tarihli kararla iptali bozması ve davanın reddine karar vermesi de tesadüf değil. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, kararın bilim ve teknik uyarıları yok saydığını ifade ederek Danıştay’a dava açacağını açıklarken Saray yönetiminin aktörleri projeye desteklerini açıklamaya başladı.

Peki bu yapılanların toplumda karşılığı ne? Sosyal Bilimci Yavuz Çobanoğlu, 40 yılda cami sayısındaki artışı bir hegemonya kurma ve onun sürdürülebilmesiyle ilgili olduğunu belirtiyor. Çobanoğlu tüm bunlarla birlikte siyasal islamcıların amaçladıklarına ise ulaşamayacağını vurguluyor.

Camilerle planlanan ne?

İslâmcılık, kendi örgütlenme biçimini tarikatlar ve cemaatler aracılığıyla gerçekleştirir. Kendileri açısından en aktif ve işlevsel olan da zaten bu tarz bir örgütlenme aracılığıyla iç dayanışmasını sağlayabilmesidir. Dolayısıyla bu durum doğal olarak bir mekân ihtiyacını da beraberinde getirmektedir. Camiler ve medreseler işte böylesi mekânsal ihtiyaçların bir sonucu olarak, İslâmcı düşünce ve normların öğretilmesi ve yaygınlaşması işlevlerini görürler. Zira bu durum sadece İslâm’a ait bir özellik de değildir, bütün inançların toplanma, örgütlenme, düşünceleri yayma, dayanışma ve yardımlaşma sağladığı yerler mevcut dinsel mekânlarıdır.

Bu kadar camiye ihtiyaç var mı?

Bu kavram etrafında düşünüldüğünde, camilerin gerçekten bir “ihtiyaca” karşılık geldiği söylenebilir. Lâkin buradaki “ihtiyaç, hatta “yarar” meselesi herkesi kapsamayabilir ama neticede belli toplumsal grupların ihtiyaçlarına karşılık gelmektedir. Zaten dinî inançlar söz konusu olduğunda bu durum “ihtiyaç/yarar” kavramları üzerinden de tartışılmamalıdır. Çünkü bir gruba göre “ihtiyaç” olan, diğerine göre olmayabilir. Buradaki asıl problem, devletin politik olarak nerede durduğu, kime ne destekler sağladığı veya sağlamadığı ile dinî gruplarına karşı mesafesidir. Zira bizdeki temel sorun da burada düğümleniyor. Politikalarını devlet üzerinden uygulamaya çalışanlar, sadece Türklük ve Sünnî Müslümanlık etrafında kurulan bir kimliği “yarar” olarak gördüler ve desteklediler, böylece birlikte yaşayabilme ihtimali ve ortaklıklar da aynı hızla ortadan kalktı. Farklı politik gruplar özelinde, bugün herhangi bir konuda böyle bir ortaklıklar zemininin var olduğunu söylemek artık imkânsız. Bu yüzden ve benzer nedenlerle yüz yıllık Cumhuriyet kendi sınırları içerisinde bir türlü “toplum” olamadı. Kavramın esas anlamıyla Türkiye’de bir “toplum” yok, hiçbir politik kimlik için yok. Tersine, politik ve ahlâkî olarak bölünmüş topluluklar var. Herkes kendi küçük adacığında yaşıyor ve bazıları her ne kadar bir “toplum” olduklarını düşünüp, dillendirseler de bunun sosyal gerçekliği bulunmuyor. En basit meselelerde bile düşünce ve tavırda kırk parçaya bölünen insanlar, bir toplumun parçası olamazlar. Daha en başından beri iktidar sahipleri devlet imkânlarını kullanarak “ihtiyaçlar” ile “yararları” bir hiyerarşi şeklinde plânladıkları ve toplumsal kesimlere eşit mesafede durmadıkları, kendi siyasal istikballerini topluluğun ihtiyaçlarının önüne koydukları için bu böyle oldu. Dolayısıyla hiyerarşilerin kutsandığı, ayrımlar ile ayrımcılıkların talep edildiği, bu tarz politikaların da toplumsal destek bulduğu bir coğrafya için bu saatten sonra ancak “geçmiş olsun” denir.

Bunlar birer hegemonya simgesi mi?

Tarih boyunca tüm dinsel mekânlar, güç sahipleri ve destekçileri için öteki topluluklar üzerinde bir hegemonya kurma aracına dönüştürülmüştür. Mısır’dan, Roma’dan beri bu böyle… İnsanlığın bir kesimi, bunun artık bu şekilde devam etmemesi için üç asır önce bir ateş yaktı ama dünyanın önemli bir kısmında kitlelerin en kolay yönetilebileceği o kadim unsurlar hiç ortadan kalkmadı. Bu bakımdan inancın, dinin kendisi zaten bir hegemonya aracı ve üstelik insanlar ile toplumsal gerçeklikler arasına giren bir ideoloji… Aynı nedenler eşliğinde de camiler de dâhil olarak tüm dinî mekânlar öncelikle, toplumsal kontrol, örgütlenme, düşünce ve eylemleri yaygınlaştırma alanlarına dönüşmüş durumda ama bu da yeni bir şey değil. Dolayısıyla dinî mekânların sayısal anlamda çoğalması ve görünürlüklerinin artması demek, üstünlük ve baskınlık durumunun bir egemenlik ilişkisi halini alması anlamına geliyor. Son 40 yılda cami sayısındaki artışı belki farklı “ihtiyaçlar” üzerinden açıklamaya çalışanlar olacaktır ama buradaki asıl mesele, bir hegemonya kurma ve onun sürdürülebilmesiyle ilgiliydi. Bu bakımdan dinselleştirme en etkili araçtı ve 12 Eylül Darbesi’ni yapan generaller, yaptıklarıyla sadece toplumun gidişatını değiştirmekle kalmadılar, İslâmcıların iktidarının ve bugün değişen rejimin de temellerini attılar. Tabi vaktiyle İslâmcıların Kenan Evren için yaptıkları “şükür dualarının” bir karşılığı vardı. Günümüzde bunu daha net görebiliyoruz.

Ne inşa etmeye çalışıyorlar aslında, neyi amaçlıyorlar?

Dinsel mekânlar kuruldukları alanlarda, bazen seçilerek bazen de belli bir seçim yapılmadan inşa edilebilirler. Örneğin, Rumeli Hisarı’ndaki anfitiyatronun sahnesine inşa edilen mescit gibi ya da Taksim’e yapılan cami gibi, hatta Ayasofya’nın ibadete açılması gibi… Bunlar bir “bilinç” değil, bilinç başka bir şey ama bunları hesaplı eylemler ve belli kitlelerin bir arada tutulmasına, hatta rakiplere karşı bir “meydan okuyuşa” yönelik hareketler olarak değerlendirebiliriz. Az önce bahsettik, dinsel mekânlar bir hegemonya aracı, sembolü ve birbirinden farklı gibi görünse de aynı amaçlar etrafındaki düşünceleri içerisinde barındırıyorlar. Öyle ki, belki çok az dikkat çekiyor ama AKP’nin inşaat faaliyetlerinin bir yönü de şehir sınırlarının dışarısındaki boş arazilerin ortasına camiler inşa etmek ve oraları hem ekonomik bir değere hem de şehirleşmeye açmak. Yolculuk yaparken bomboş bir arazinin ortasındaki camiye dikkat edin, çok değil beş yıla etrafı evlerle doluyor. Anımsayalım, ilk çağlarda da böyleydi, önce tapınak inşa edilir, sonra da çevresine şehir kurulurdu. Dolayısıyla dinsel mekânlar, pek çok etkenin bir araya geldiği yapılar ve yaşama şekillerinden, ticarete kadar etrafındaki her şeyi doğrudan etkiliyorlar. Bunu, bu açılardan da değerlendirmek gerekiyor.

AKP'nin siyasal İslam hegemonyası olarak kullandığı camilerin simgesel alanlara yapılması hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Simgesel alanlara dinsel mekânların inşa edilmesi, değişen rejimin hegemonyasını sergileme şekillerinden birisi olarak ele alınabilir; fakat kanımca, bu sadece bununla sınırlı değil. Camiler, toplumsal semboller olmalarının da ötesinde bazı özelliklere de sahipler. Meselâ her cami yeni kadrolar, yeni örgütlenme yerleri, yeni dernekler, onların yayınları, yeni Kur’an Kursları, yeni yeni çocuklara, gençlere ulaşma, düşüncenin aktarılması, kimliğin kurulması demek. Kontrol altına alınabilecek yeni fertler, yeni denetleme alanları da demek. Tüm bunlar ve daha fazlası, bu mekânları duvarların çerçevelediği alanlar olmaktan çıkarıyor.  Bu sebeple de İslâmcılar için camilerin dolması önemli olsa da asıl konu bir alanda bir caminin bulunması. Camiler ve onlar etrafında kurulan topluluklar, kavramın asıl ifadesiyle öyle olmasa bile, birer STK gibi kabul görüyorlar. Yardım toplayıp dağıtabiliyor, okullara erişebiliyor, mahalledeki insan ve bilgi akışına ulaşabiliyorlar. Konuyu anlamak için belki iyi bir örnek olabilir, bir arkadaşım, yaşadığı şehrin uzağındaki bir üniversitede araştırma görevliliği kadrosuna başvuru yapmıştı. Çok sonraları öğrendi ki, başvuru yaptığı üniversiteden oturduğu mahalledeki cami imamını arayıp, hakkında bilgi istemişler. Bu olay bile, dinsel mekânların işlevleriyle ilgili çok şeyler anlatıyor ve hepsi görünür olmalarının da ötesindeki sosyal fonksiyonları bizlere işaret ediyor.

Kentsel mimarinin bu şekilde değişimi ile ideolojik tahakküm arasındaki ilişki nedir?

Öncelikle şunu bilmek gerekiyor ki, mekân politik bir alandır. Her yeni rejim, kendi politik sembollerini çoğaltmak, böylece daha fazla görülmek, o sembolleri de bir takım anlatılarla desteklemek ister. Bu sebeple, İslamcıların yeni bir rejim kurduktan sonra kentsel mimariyi değiştirmek istemeleri de doğal bir süreç olarak ifade edilebilir. Ayrıca kentlerin çehrelerinin hızla değiştirilmesi sadece ideolojik bir tahakküm meselesinden öte inşaat üzerinden döndürülen bir ekonominin de desteklenmesi demek. Burada yeni rejimin kendi sermayedarını oluşturması ve mülkiyet değişimi gibi etkenler de hesaba katılabilir. Bu değişim ve inşa faaliyetleri, bir taraftan eski rejime dair hafızayı silikleştirirken, ki hafızanın silinmesi demek onun yeniden talep edilmesini de zedeleyecektir, diğer taraftan da yeni rejimin tahakküm setlerini kuruyor. Sovyetler dağıldığında ilk olarak hangi yapılar ve heykeller hedef alındı, bir düşünelim. Dolayısıyla kent mimarisinin değiştirilmesindeki öncelikli amaç, her bakımdan yeni rejimin kalıcılığını hedefliyor. Yani mevcut muktedirler politik iktidarlarını kaybetseler bile, rejimin hafızasının yapılarıyla bile olsa mevcudiyetini koruyabilmesi.

Yavuz Çobanoğlu

Bütün bunlarla birlikte İslâmcılık amaçladığını elde edebilecek mi?

Basitçe hayır… Çünkü kutsal bir dünyada yaşamıyoruz. Maalesef baştan aşağı maddî bir dünyanın içindeyiz ve aynı dünya, katı olan her şeyi hızla buharlaştırma kapasitesine de sahip. Kimse hayal ettiği inancı yaşayamadığı için (zira nasıl yaşayabilir ki?) böyle bir çağda dinsellik ancak insanların kendilerini sundukları bir vitrine dönüşebiliyor. Özcü “gerçeklik” arayışlarının nedeni de bu zaten… Sermayenin maddî hırslarının dümdüz ettiği bir dünyada hiç kimsenin inandığını yaşayacak bir toplumsal ilişki biçimi bulamaması. Bulamadığı için de sürekli saf bir öz ve gerçekliğin var olduğuna dair bir düşünce destek buluyor. Böylece tüm bu sahtelikler içerisinde “bozulmamış” olduğu düşünülene karşı bir arzu duyuluyor. Fakat bunun sürdürülebilir olma ihtimali yok. Çünkü insanlar ve tüm toplumsal yapı tarihin gördüğü en hızlı değişim döneminden geçiyor. Bu yüzden birkaç kuşak sonraki İslâmcıların, o zamanki neslin “nasıl değiştiğine” bakıp şaşıracakları iddia edilebilir. Ben “değişim” kavramının içeriksel bir tartışmadan geçmesini düşünen taraftayım ve son olarak şunu söylemek isterim, bugüne kadar hiçbir dinsel düzen fikri kendi amaçladığı dünyaya ulaşamadı. Bu başarılsaydı, dünya hâlâ Ortaçağ’da olurdu ama değil.