Retorik mi Deliliğe Övgü mü?
GÜRAY ÖZ GÜRAY ÖZ
Ne yapalım şimdi biz? “Bulutlar” ve fikirler üzerinde felsefe yapmaktan vaz mı geçelim? Bütün zamanların sorusunun zamanı gelmedi mi? Barışı yalnızca sömürüsüz bir dünyanın güvence altına alabileceğini, yolun çok uzun, çok çetin olduğunu söylemeyelim mi?

Rotterdamlı Desiderius Erasmus Deliğe Övgü adlı eserinde Sokrates’in neden ölüme mahkûm edildiğini anlatırken, “hakkında ileri sürülen suçlamalara ve onu zehir içmeye mahkûm eden yargıya kim sebep oldu?” diye sorar. Yanıtı da pek kesin, pek bilgecedir; “Eğer bulutlar ve fikirler üzerine felsefe yapmakla meşgul olacağına, tahtakurusunun ayağını ölçeceğine, sineğin vızıltısı karşısında vecde geleceğine, hayatın sıradan işlemleri için gerekeni öğrenmiş olsaydı bu felaket başına gelmezdi.” (BFS yayınları, Çev. Nusret Hızır, sf. 39)


Burada herkesin bildiği gibi, “bulutlar”dan kasıt, Sokrates’le birlikte Symposion adı verilen değerli Azra Erhat’ın ‘Şölen’ diye çevirdiği sohbetlere katılmış arkadaşı Aristophanes’in aynı adlı komedyasıdır; yine herkes bilir ki, bu komedya Sokrates’in hüküm giymesinde en önemli kanıt olarak kullanılmıştır. Canciğer oldukları söylenemez ama yine de aynı sofraya oturmuşlukları vardı; arkadaşının ölümüne neden olmak nasıl bir duygudur kim bilir! Peki, Erasmus neden durup dururken, Sokrates “Bulutlar ve fikirler üzerine felsefe yapmasaydı zehir içip bu dünyadan ayrılmak zorunda kalmayacaktı” diyor?

İnsan olmak yeter mi?

Aslında “İnsan olmak için bilgelikten kesin olarak vazgeçmek gerektiğini öğrenseydi daha iyi ederdi” dediğine dikkat etseydik biz de asıl sırrın ne olduğunu kolayca anlayacak, pek karmaşık Deliliğe Övgü risalesinin labirentinde kendi yolumuzu daha kolay bulacaktık.

Gerçekten de pek karışıktır bu Deliliğe Övgü kitabı; insan, Erasmus neyi övüyor neyi yeriyor anlamakta zorluk çeker. İşte bakın, savaş hakkında konuşan delilik kılığındaki Erasmus, “Örneğin savaş, insanların hayranlıklarını çeken bütün edimlerin kaynağı değil midir?” diye sorar, sizi de “Evet, elbette, kuşkusuz öyledir” demeye zorlar. Ama bir cümle sonra sizi zora sokacağından emin olmalısınız: “Neden çıktıkları çoğu kez bilinmeyen, birbiriyle tutuşan iki taraf için de faydalı olmaktan çok daima zararlı olan kavgalara girişmekten daha delice bir şey var mıdır?” (Agy, sf. 38)

Bu da ne şimdi? Böyle abuk subuk laf mı olur, ama konuşan delilikse şaşırmamak gerekmez mi? Bizim hiç bir zaman kabul etmeyeceğimiz bir takım hükümleri birbiri peşi sıra söyledikçe biz de deliliğin kollarına atarız kendimizi; işte neden vazgeçeceğimizi bilemediğimiz bir ikilemle karşıya bırakarak bizi zır deliler arasına katılmaya teşvik ediyor deli. Savaşta “Sağduyuların azlığı oranında cesaretleri çok, kuvvetli, sağlam kimseler gereklidir” diye iddia eder de bir kere daha zora sokar bizi. Hangisiyiz biz, sağduyusu az olan mı, cesareti çok olan mı?

Mangalda kül bırakmayanlar

Ama neden zora girelim ki, zaten bizden söz etmiyor, üstelik bizimle konuşan da nihayet bir deli. Verdiği örnek de yabana atılır cinsten değil, “uzaktan cesur olmak kolaydır” diyen Demosthenes, yani savaşta kılıcı kalkanı yere atıp kaçan filozof, kürsüde pek güzel konuşan, hani retorikte usta ama gel gör ki, savaşta tabansızın biri. Bizde de Demosthenes gibileri şu sıralarda pek çok. Adam anlatıyor; bedelli asker olmuş, üç haftada bitmiş askerliği, “Bir hafta daha uzasaydı firar ederdim” diye konuşuyor, ama savaş çıkınca yeniden nutuk atmaya başlamasına ne diyeceksiniz.

Haklı değil mi Erasmus’un delisi ya da Erasmus delisi...

İnsan şaşıp kalıyor bazen; yine Erasmus’un, kınıyor mu övüyor mu bilemediğim ihtiyarlardan, hem de artık çökmüş yaşlı kişilerden söz ederken söylediklerine bakın; “Bunlar bu savaşlarda bir delikanlı kadar dinçmiş gibi tavırlar takınırlar; savaşları desteklemek için savurganca birçok para sarf eder, cenklerin lüzumlu kıldığı bütün işlere yorulmak bilmeyen bir gayretle göğüs gerer; kanunları, dini, barışı vicdansızca alt üst ederler.”

Ünlü Ütopya yazarı, Kralına pek sadık, dindar, filozof ve devlet adamı Thomas Morus’un pek yakın dostu olan Desidarius Erasmus, arkadaşına adadığı bu risalede -ki arkadaşı da pek sevdiği kralı tarafından ölüme mahkûm edildi ve böyle terk etti dünyayı-, savaşlar hakkında pek kötü konuşur; Papaları, din adamlarını hem savaş karşıtı hem de savaş yanlısı olmakla suçlar. “Şunu da bilirler ki, diye başlar söze, ... Furia’lar (şu cehennem cinleri) bile savaşı dünya yüzüne kusmuşlardır; savaş o kadar uğursuzdur ki, en korkunç kargaşalıkları peşinden sürükler.” Sonra da “barış tanrısının vekilleri olan din adamlarını savaş sanatıyla uğraşmak için bütün başka işlerini ihmal ettikleri” için suçlar. (Agy. sf.122)

Acımasız biri bu Erasmus...

İstisnanın egemenliği

Genel olarak konuşuyoruz; bu ünlü eserini arkadaşını ziyarete giderken at üstünde tasarladığını anlatan filozofun deliliği överken söylediklerini onaylamasak da kuşkusuz deliliğin erdemlerinden sayarak, hoş görüyoruz! Öğrendiğimiz, o söylemese de birbirine zıt fikirleri savunmanın kolay olmadığı, ama retoriğin bu işi kolaylaştırdığıdır. Aristoteles’in Retorik adlı eseri, haydi biraz haksızlık edelim, Platon’un Gorgias’ta savunduğu gibi hakikatin değil, ne olduğuna bakmaksızın, herhangi bir fikre inandırmanın sanatını öğretir. Sokrates’in öğrencisi Platon, Retoriği, hakikati arayanların değil, kendi üstünlüğünü kurmaya çalışırken kalabalığın hoşuna gitmeyi amaçlayan hatiplerin iktidar arzusunu anlattığını öne sürmüş ve reddetmişti. Gerçekten de her türden “fikri” belagatla savunma sanatı olan Retorik, savaş konusunda da pek işe yarar fikirlerle dolup taşıyor. Zamanımızın kahramanlarının bu yöntemleri başarıyla kullandıkları da ortada. Bütün mesele barışı savunurken, belagata değil insanlığın hakikate olan susuzluğunu esas alabilmek; barışın insanlığın gereksinimi, savaşın ise “zorunluluğun kendini dayatması olduğunu” kabul edebilmek. Zorunlu olduğu söylenenin haklılık süzgecine gereksinimi var; barış isteğinin ise insanlığın gerçekleştirilebileceğini umduğu bir ütopyaya...

Bizim derdimiz, savaşı da barışı da savunurken, yalnızca haklı olabilmek değil, aynı zamanda egemen görüşün hışmına uğramamak da istiyoruz; çünkü savaş zamanlarında barışı savunmak imkânsızlaşırken, retoriğin tüm marifetlerini kullanan savaş yanlıları, yalnızca gerçekliği, hakikati değil, hukuku da istisna haline getirebiliyorlar. Carl Schmitt’in liderin doğal hakkı olarak tanımladığı “olağanüstü hal” teorisi geçerlilik kazanırken, askıya alınan hukuk, diyelim Anayasa, dokunulmayan, varlığı tırnak içinde güvencede bir hakikat olmayı sürdürüyor. Ama bu arada size de, kendi görüşlerinizi aynı şekilde askıya almak, egemen görüşe, “savaş hukukuna” boyun eğmek durumunda olduğunuz anımsatılacaktır.

***

Ne yapalım şimdi biz? “Bulutlar” ve fikirler üzerinde felsefe yapmaktan vaz mı geçelim; hayatın sıradan işlemleri için gerekenlerle uğraşmakla mı yetinelim; dilimizi bağlayıp, konfora teslim mi olalım? Evet, ne yapalım; Ignazio Silone’nin Fontamara köylüleri gibi “Ne Yapalım?” başlıklı bir gazete mi çıkaralım?
Bütün zamanların sorusunun zamanı gelmedi mi? Barışı yalnızca sömürüsüz bir dünyanın güvence altına alabileceğini, yolun çok uzun, çok çetin olduğunu söylemeyelim mi?