Ritimler politiktir
Birgün Birgün Birgün Birgün
Ritimleri işitiyor musunuz? Sadece makinelerin ritmik sesini mi? Ya da oturduğunuz mekânda çalan pop müziğin ritimlerini. Kent bir ritimler denizi; bedenin içsel ritimleriyle kentin ritimleri birbirine karışıyor. Kentin ritimlerinden yorgun düşenler, kulaklarını tıkayarak kurtulacaklarını sanıyorlar, ama bu kez de kulak tıpalarında çalan müziğin ritmine yakalanıyorlar. Ritimlerden kaçalım derken başka bir ritme tutuluyoruz ve bedenimiz bu […]

Ritimleri işitiyor musunuz? Sadece makinelerin ritmik sesini mi? Ya da oturduğunuz mekânda çalan pop müziğin ritimlerini. Kent bir ritimler denizi; bedenin içsel ritimleriyle kentin ritimleri birbirine karışıyor. Kentin ritimlerinden yorgun düşenler, kulaklarını tıkayarak kurtulacaklarını sanıyorlar, ama bu kez de kulak tıpalarında çalan müziğin ritmine yakalanıyorlar. Ritimlerden kaçalım derken başka bir ritme tutuluyoruz ve bedenimiz bu ritimle salınmaya başlıyor. Hayat çok ritmik. Farkına varmasak da hayatımızı ritimler yönetiyor, ritimlerle yaşıyoruz.

TİK TAKLARDAN KAÇIŞ YOK!

Çoğu kez egemen ritme kaptırıyoruz kendimizi; saat zamanının tik taklarına. Saat zamanı emek zamanıdır, emeğimize el koyan kapitalizmin ritmi. Sadece emeğimize değil, hayatımıza da. Egemen ritimden bitkin düşenler, tatil denilen ütopyaya kaçacaklarını sanıyorlar. Saat zamanından kaçamıyoruz, orada da tik taklar kulaklarımızda çınlıyor. Tatiller de saat zamanına göre planlanıyor ve tik taklardan kaçış olmadığını, ne olup bitiyorsa saat zamanında olmak zorunda olduğunu öğreniyoruz. Egemen ritmin içinde hapsedildik. Oysa tatilin atası sayılan Ortaçağ karnavalları toplumsal hiyerarşinin alaşağı edildiği, zamanın da askıya alındığı dönemlerdi. Karnaval bittiğinde insanlar yeniden hiyerarşik tabakalarına ve zamanlarına geri dönerlerdi. Lakin, kısa bir süre olsa da dayatılan zamanın bir dışı olduğunu ve bu boşlukta birbirlerine dokunabildikleri özerk bir mıntıka yaratabileceklerini bilirlerdi. Oysa şimdi karnavallarımızı bile saatin tik takları örgütlüyor.

ROMA’DA YAŞAMIYORUZ…

Bize dayatılan ritimler sadece yaşama biçimizi örgütlemekle kalmıyor, bedenimiz, kişiliğimiz de ritimlerin eseri. Ve bir maske olarak kişilik, yani ‘persona’ toplumsal ritimle belirlenmiştir. “Persona’nın kökeni ‘maske’ anlamına gelir ve birey maske aracılığıyla bir rol ve sosyal kimlik edinir. Roma’da her birey kendisinin bir soya bağlı olduğunu ifade eden bir adla tanımlanıyordu, ancak bu soy da her soylu ailenin evinin bahçesine koyduğu mumdan bir ata maskesiyle belirtiliyordu” (Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Roma’da yaşamıyoruz artık. Katı olan her şeyin, sıvılaşmaya fırsat bulamadan doğrudan buharlaştığı bir çağda, soyağacını belirleyen mumdan maskelerimiz çoktan buharlaşıp havaya karıştı. Ama hâlâ maskelerimiz var ve bu maskeler, iktidarın yakalama aygıtlarının ritimleriyle belirleniyor. Geçen haftadaki yazıda bu maskelerin dikey bir eksende ikili karşıtlıklar üzerinden kurulduğundan sözetmiştim. Ya göğe yükselip tanrı kralın yüzüne sahip olabilirsiniz ya da yeryüze bağlı kaldığınızda süfli bir varlığın yüzüne. Yeryüzü aşağılanıyor ve yeryüzünde cinayet işleyenler, göklerdeki iktidarın çehresine bürünenlerdir.

İKTİDARIN PAÇASI TUTUŞUYOR

İktidarın ritimleriyle biçimleniyor bedenler, nefret ve keder arasında salınıyoruz. Yeryüzünde ayrı düşürülmüş kederli parçalar ne zaman aralarında bağlantılar, kontrpuanlar icat ederek ortak bir düzlemde sevinçli salınımlara geçseler, iktidarın nefret ve keder yüklü tonu bir bıçak gibi giriyor aralarına, dağılıyoruz. Yatay bağları parçalayan iktidardır; aramızda ne zaman bağlantılar icat etsek, iktidarın paçaları tutuşuyor. Çatışma, yeryüzünün bekası ile iktidarın bekası arasında. Bizim bekamız, canlı cansız tüm parçalar arasındaki ekolojik bağlantıların bekasıdır, yaşamın bekası. Yaşamı savunanlar ile yaşama ihanet edenler. Ve hainler aramızdan çıkıyor. Kurtuluşları için savaştıklarını sanıp da kölelikleri için savaşanlar, iktidarın yüzüne bürünüyor.

İnsan, maskesi ile kendisi arasındaki etik boşluktan doğabilir ancak, doğmalı. Aksi takdirde hep nefreti ve kederi çoğaltacak. Bu boşluk, başka bedenlerle bağlantılar kuracağı, kendini keşfedeceği boşluktur. Ve bağlantılar icat etmek, yeryüzünün çoklu ritmiyle salınımına geçmektir. Salındıkça formumuz değişir, maskemiz de. Ritimler politiktir; dikey eksenin ritmi hıncı, nefreti ve kederi çoğaltıyor. Yatay eksendeki parçalar aralarında bağlantılar icat etmedikçe, kudretli ve neşeli bir bedene dönüşmemiz mümkün değil. Dans edeceğimiz neşeli ritimleri henüz icat edemedik, ama iktidara rağmen durmadan deniyoruz.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız