birgün

10° AÇIK

Rüstem Batum: Memleket çığrından çıktı

Rüstem Batum: Eskiden evlerinden toplayıp öldürüyorlardı. Biraz şekil değiştirdi. Şimdi devlet bir yerde toptan adam öldürüyor, olay kapanıyor. Devletin vahşeti değişmiyor...”

ARŞİV 29.12.2014 09:25
Rüstem Batum: Memleket çığrından çıktı
Abone Ol google-news

 

ÖMÜR ŞAHİN KEYİF - omursahinkeyif@birgun.net

Kitabı elime aldığımda, “Hakan Nordik'in maskesi düştü” türünden haberler gazetelerde yayımlanmış, yazarın Rüstem Batum olduğunu herkes öğrenmişti. Batum, kimliğini, geçmişte tanınan bir televizyoncu olduğu için, kitap gölgede kalmasın diye açık etmek istememişti. Sohbet sırasında hesap ettik, o ünlü 'beynimizi tokatlayan program'; 'Rüstem Batum Şov' bittiğinde, 10'lu yaşlarımın başındaymışım. O günlerden geriye izleyicinin ekrana bakan şaşkın gözleri kaldı aklımda. Herhalde bu da bir önyargı; kitabın pek çok kişiyi şaşırtmasına ben pek şaşırtmadım.

Nordik'in de olsa, Batum'un da olsa, bir ilk kitap olarak, çok profesyonel, hikayesi, kurgusu ve karakterleri oldukça derinlikli bir roman 'Tek'. Yıllardır mücadele konusu olan faili meçhul cinayetleri, devletin kurduğu kumpasın kendisini, sürükleyici polisiye bir örgü içinde anlatıyor. Hem New York'ta 5. Cadde'de yürütüyor, hem bütün bu sisteme, en sert eleştirilerini yöneltiyor...

Rüstem Batum'la hikayenin de bir bölümünün geçtiği Cihangir'de buluşup, romanını konuştuk...

>>Romanda, Türkiye'de bir kesim için çok bildik olsa da başka bir kesime uzak bir konuyu, faili meçhulleri işliyorsunuz. Konuyu, popüler olabilecek bir polisiye içinde ele alırken, herkese ulaşabilecek olması sizin için ne kadar önemliydi?


Aşağı yukarı en önemli şeydi. Kitabı normal bir polisiye gibi okuyabilirsiniz; katil ya da katiller kim merakıyla sizi bir yere götürüyor... Bir de siyasi arka planı var, çok ağırlıklı. Ben de yıllardır bunu düşünüyorum. Orada olan biten bir sürü olay yıllarca sansürlendi, anaakım medyada hiçbir zaman yer almadı. Hala da sansür var... Dolayısıyla herkesin polisiye okuyup güzel vakit geçirirken bir parça da bunları öğrenmesini hedeflemiyorum desem yalan olur.

İnsanlar beni popüler program olan Rüstem Batum Şov'dan hatırlıyor ama 2004-2006 arası Sky Türk'te 'Söylenmeyenler'i yaptım. İlk defa Diyarbakır hapisanesinde işkenceleri, F Tipi cezaevlerini, faili meçhulleri, mayınları, Kürt sorununu, Ermeni meselesini programa taaşıdık. O zaman aldığım tepkiler de bana bu fikri vermiş olabilir, bir sürü insan 'Bunları ilk defa duyuyoruz, ne biçim vahşetmiş' dediler, ben de şaşırdım. Ama bir yandan da anlıyorsun, istemediklerinden değil yasak olduğu için öğrenmediler.

>>Program neden bitmişti?

Baskılar iki yıl boyunca sürdü. Benim üzerimde değil ama Genel Yayın Yönetmeni Serdar Akinan üzerinde. Kendisi, 'Size saygım var kovamam, ne yapılması gerekiyorsa siz yapın' dedi.

O konuşmanın hemen ardından, kundaktaki Kürt bebeğin öldürülmesi olayı geldi… Ben programda hangi siyasi görüşten olurlarsa olsunlar en azından bütün annelerin bunu protesto etmeleri için bir çağrı yaptım ama hiçbir şey olmadı. Bu olay beni çok etkiledi ve de “Memlekette insanlar bebek öldürülmesine bile karşı çıkmıyorlarsa o zaman hiçbir şey için mücadele etmeye değmez” diye diye düşündüm, bu iki olay üst üste gelince, ayrıldım...

>>Kitapta bütün bunları daha rahat ve bağımsız anlattığınız söylenebilir mi?

Orada iki sene çalıştım. Her hafta beni kovdurmaya çalıştı başka birileri. Ama televizyon beni sansürlemedi. Ama neticede ben soruyordum karşıdaki konuşuyordu, dolayısıyla kendi düşüncenizi söyleme fırsatınız olmuyor... Burada tam olarak ne düşünüyorsam, istiyorsam söyleme fırsatı buldum...

>> Televizyonda ne yaşadınız o dönem?

2002'de ABD Irak'a girmeye çalıştığında kurulan 'Savaşa Hayır Koordinasyonu'nda çalışıyordum. CNN Türk'e gittim, canlı yayına dört saat için çağırmışlardı, yedi dakika sonra attılar programdan, fazla sert konuşuyorum diye... Dışarıda kavga ettik, yayına yansımadı. Sonra her şey iptal edildi, kimse beni bir yere çağırmamaya başladı. O sırada SKY Türk'le, çektiğim Kıbrıs belgeseli için konuşma yaparken, Serdar Akinan'a 'Kardeşim görüşlerimiz zıt, ben bunları yapacağım, kaldırabilir misin?' diye sordum, 'Ben de kovulana kadar arkanızdayım' dedi. Hakikaten son güne kadar beni savundu. Serdar Akinan'la siyasi görüşüm taban tabana zıt olmakla birlikte, hakkını vermek isterim, keşke herkes onun gibi davransa...

'Bize program yapın' dedi, 'Yapmamaya yeminliyim, ama sırf bu yüzden kabul etmek zorundayım, çünkü konuşturmuyorlar beni' dedim. Ben üç gün sonra kovulmayı göze alarak girdim, hiç umurumda değildi. Her gün beni kimin kovdurmak istediğini söylüyorlardı: “Falanca telefon etti, Genelkurmay çağırdı, Rüstem Batum'u kovun” dedi. Aynen böyle adıyla söylüyorlardı yani... Hayatım boyunca bir iki yerden kovuldum ama kimsenin dediğini yapmadım.

>> O dönemde size gelen telefonlardan haberdar değildik, sonra bütün Türkiye dinledi...


Şimdi eskisinden daha kötü, çünkü eskiden her gazetede, televizyonda sizi sansürlemek isteyen biri olurdu, ama benim gibi direnebilen üç, beş kişi her yerde vardı. Şimdi herkesi temizlediler. Sizin gazete gibi bir iki gazete kaldı... Her zaman sansür baskı vardı, ama artık her gün Başbakan'ın, Cumhurbaşkanı'nın telefon edip, adamı attırdığını hatırlamıyorum. Daha da kötüye gidiyor...

>>Ne kadar çalıştınız kitabın üzerinde?

Yazmak 2,5 sene sürdü.

>>Araştırma?

İki sene araştırma yaptım. Sadece kitapla ilgili değil, kitaba yakın başka konularla da ilgili... Fazla obsesif bir tip olduğum için... Adli tıp, zehirler, silahlar, işime yaramayacak da bir sürü şey okudum... Bir de 12-13 yaşından beri polisiye okuyorum. Bu işi yapmaya karar verdiğimden beri aşağı yukarı haftada iki tane okuyorum. İki tane okunacak kitap bulana kadar da 20-25 tanesini biraz okuyup elimden bırakıyorum. 
Dünyada iyi polisiye yazarlarına baktığınız zaman aynı benim yaptığım gibi bir sürü yan alanda pek çok şeyi araştırıp okuyorlar. Bazı insanlar merak ediyorlar, buradaki öldürme teknikleri fazla vahşi, neden diye... İyi bir polisiye okuyucusu olarak bana göre, iyi polisiye bu olmalı. Çok iyi yazarlar hiçkimsenin bulmadığı metodlar buluyorlar, onun için de hem yaratıcı olmanız hem düşünmeniz hem de araştırmanız lazım...

>>İlk romanınız, değil mi?


Bir tane yayınlanmış kitabım var, gazete yazılarından oluşuyor. Ama başka şeyler yazdım, iki oyun film senaryoları... Ama ilk defa roman yazıyorum... 



>>İlk roman için oldukça usta bulundu kitap...

Kendim söyleyince yanlış anlaşılsın istemiyorum ama okuyan yayıncıların hepsi çok beğendi. Ben aslında bir iki yayıncıya da kendi ismim olmadan verdim aynı şekilde, tarafsız okusunlar diye, ben olduğumu bilmeden de bilerek de çoğu insan aynı şeyi söyledi: Bu kadar profesyonel bir roman beklemiyorduk... Sağolsunlar, mutlu oluyorum...

>>Yurtdışında da yayınlanmasını istiyorsunuz?

Aslında kitabı yazarken her ülkede okunabilecek bir kitap olmasına dikkat ederek yazdım bu yüzden yurtdışnda da yayınlanacağını düşünüyorum. Film de olacak inşallah. Şimdiden bir iki kişi ilgileniyor...

>>Kitapta, hukukun ve adaletin sadece güçlüler için olduğunun altını çiziyorsunuz... Odaklanmak istediğiniz kavram adalet miydi?

Bir kelimeyle kitabı anlat deseniz, adalet kavramıyla uğraşıyor, derim. Gerçekte de böyle oluyor. Kanun dediğimiz şey, Meclis'te çoğunluğu eline geçiren insanların görüşleri doğrultusunda şekilleniyor aşağı yukarı... Şu dönemde özellikle istedikleri gibi değiştirebiliyorlar her şeyi. Değişikliklerin çoğu adil değil. 
Hele ABD gibi sistemlerde, çok uzun süreler orada yaşadığım için biliyorum, bunlar daha da aleni şekilde yapılıyor. Hangi büyük şirket hangi lobi kuruluşuna para veriyor, o lobi kuruluşu hangi senatör ve milletvekilinin kampanyasına bağışta bulunuyor ve hangi kanun o doğrultuda değiştiriliyor.... Daha fazla silah satabilmek için milyonlarca doları bastırıp kanun değiştiriyor... Siz buna adalet diyemezsiniz. Zenginseniz adalet var, fakirseniz yok. Hele de o zenginlerin tekerine çomak soktuğunuzda, hiç adalet yok. Burada bunu her gün yaşıyoruz. Hükümet'in canı istiyor, falanca grubun gazetesini basın, adamları alın, diyor. Ve basıyorlar, nasıl adaletten bahsedeceğiz ki? Son olaya baksanıza insan inanamıyor... Beş sene önceki dizi senaryosundan, adamı darbecilikle, çetecilikle suçluyor, acıklı... Sistem aynı; parayı veren kanunu yaptırır...

>>Dinin para kazanmak için alet edildiğine de dikkat çekmişsiniz... Bugüne dair benzer tartışmaları nasıl yorumluyorsunuz?

Kitapta da dar kahramnların söylediği gibi sermayenin dini imanı yok. Dindar görünmeleri tamamen palavra. Şu anda görüyoruz dini kullanan dört Bakan meselesini... Dindar değilim, dinlere meafeliyim. Ama namuslu Müslüman gördüm, benim ailemde de vardı. Müslümanlığı ciddiye alıp başkasının malına namusuna el uzatmayan insanlar gördüm, sayıları çok az maalesef. 
Hükümette ve onların etrafında olan insanların son 10 senede ne kadar zenginleştiğini herkes görüyor. Bunu görmemek için ya deli ya geri zekalı ya da namussuz olmak lazım. Bunun dinle ne alakası var? Din kullanılıyor. Olan biten herkesin gözü önünde ama en acıklı tarafı büyük bir çoğunluk, 'Çalıyorlar ama çalışıyorlar' diyor. Bu memleketin ne kadar geriye gittiğini gösteriyor. Benim çocukluğumda, böyle bir şey söylemek ayıptı, insanlar bunu kaldıramazdı, herkesin bir onuru vardı. Şimdi hırsız olmak marifet. Özal'dan sonra başladı, tamamen paraya tapan yeni nesiller yetişti. Daha da kötüsü şimdi bunun, dindarız, diyen bir hükümetin eliyle yapılması. Eskiden düz hırsızlar vardı, en azından falanca Bakan götürüyordu, en azından ben beş vakit namaz kılıyorum demiyordu. Gerçek dindarlar bu hükümete bizden daha fazla karşılar. Diyorlar ki dini mahfetti bu adamlar, öyle bir hale getirdiler ki dini kullanarak bu kadar yolsuzluk hırsızlık yapılıyor ki hakikaten laiklerin gözünde din aşındı son 12 yılda, bu da dindarların sorunu kendi araşarında çözmeleri gereken...

>>13 yaşındaki Baran'ın ölümüyle başlıyor kitap... Geçen günlerde 16 yaşındaki çocuğun gözltına alındığına tanık olduk, siz yine kitapta İHD'nin çocuk ölümleriyle ilgili raporundan, AKP döneminde öldürülen çocuklardan bahsetmişsiniz... Bu dönemde çocuklara yönelik hak ihlallerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

16 yaşındaki çocuğun okuldan çıkarılıp gözaltına alınabilmesi zaten nasıl bir sistemde yaşadığımız gösteriyor. Çığrından çıkmış vaziyette. Bu güne kadar güneydoğuda çok çocuk öldü aslında, ama diğer bölgelerde yaşayan insanlar buna bu kadar hassas değildi, hala da değiller. Bana göre memleketin yüzde 95'i milliyetçi. Dolayısıyla öldürülen bir Kürtse, Çingeneyse, Eşcinselse, insan olarak büyük çoğunluğun gözünde değeri yok. Çocuklar için de aynı şey geçerli, güneydoğuda ölen çocuk için 'Taş atmasaydı' diyor. Taş atmanın cezası kurşunla vurmak mı olmalı? Olmadığını hepimiz biliyoruz. Güneydoğuda 2006'da bebek bile öldü kundakta, pek de bir şey olmadı. Ben bundan programımda bahsettim. Dedim ki siyasi bir tavır değil, vicdani bir şey... Siyasi görüşün ne olursa olsun, süzme Türk ırkçısı da olsan bebekse ölen, sokağa çıkacaksın, bunu yapmadığımız için burası bu hale geldi. Bunu insanlar anlamıyor, herkes hala sadece kendi meselesini savunmak peşinde... Demokratsan herkesin hakkını savunacaksın, bizde öyle değil, herkes kendine demokrat. Çocuk öldürmek de bunun en vahim noktası, burada bile anlaşamıyorsak, zaten bir b.k olmaz buradan.

>> Kitabı Gezi'ye ithaf etmişsiniz, Gezi'de bu güne kadar görmediğimiz şekilde sokağa çıkıldı...

Ben onu o örnek için söyledim. Ama iyi dediniz, kurşunlanan bebek için çıkmayıp ağaç için çıkmak enteresan, kundakta bebeğin değeri yok mu ? O günün şartları onu gerektiriyordu ve çıktılar...

>>Gezi'den sonra belli kesimler, bu konuda bir aydınlanma yaşadıklarını da söylediler...

Çok değer veriyorum tabii Gezi'ye o ayrı mesele. Ama şu anda ona benzer bir sürü olay oluyor aynı tepki yok... O kadar çok oluyor ki artık, insanlar neye tepki vereceklerine şaşırdı tabii... Her gün sokağa çıkacak bir şey var, aslında her gün de küçük küçük gruplar çıkıyor...

>>Bazen yazarın yazdıklarının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine dair bir monolog var kitapta. Bu sizin duygunuz mu?

Herkes zaman zaman böyle hisseder. O kadar çok vahim şey oluyor ki insan bazen 'O kadar büyük bir mekanizma var ki karşımda, ne yapsam boş' diyebilir. Kendi hesabıma bazen çok umutsuzluğa kapıldığım oluyor, sonra geçiyor; ne yapabiliyorsam, mücadeleye devam ediyorum...

>>Yılın yarısında Amerika'da mı yaşıyorsunuz?

Aşağı yukarı, öyle denebilir. Amerika'da ya da başka bir yerde. Dört beş senedir...

>>Yıldınız mı?

Kitabın çoğunu yurtdışında yazdım. Dışarıda olduğum zaman daha iyi çalışıyorum. Çünkü buranın günlük kötü enerjisi insanı çok yıpratıyor. Olan biteni takip ettiğiniz zaman çalışacak enerjiniz kalmıyor. Ama kimi insan için tam tersi...

>>Yeniden televizyon programı yapmak ister misiniz?


Kim bana televizyon programı yaptıracak, hangi taraf? Ben ne hükümet yanlısıyım ne de ulusalcıyım. Kendimi sosyalist olarak tanımlıyorum. Dolayısıyla bizim gibi insanlar için çalışılabilecek büyük televizyon yok. Küçük televizyonlar var, ama orada da bu işleri yapan arkadaşlar var.

>>Kitapta bahsettiğiniz faili meçhul cinayetler akla 90'ları getiriyor. Bu gün devlet tarafından işlenen cinayetleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


Ne demişti Tansu Çiller, 'Devletin bekası için kurşun atan da yiyen de kahramandır'... İşte bütün rezillik buradan başlıyor. Onun kafasında bazıları insan bazıları değil... O kadar gelişmemiş bir beyni var ki. Orada söylenen, git adamları evinden al vur, senin suçlu saydığın, yargılamadan infaz ettiğin, hala resmi sayı 17 bin 500- 20 bin civarında faili meçhul cinayet işlenmiş... 
Roboski'de 34 kişi öldü, Gezi olaylarında polisin öldürdüğü gençler ne oldu? Hala dava oradan oraya gidiyor, çoğunun sorumlusu çıkmadı. Hala devam ediyor. Eskiden geceleri çıkıp evlerinden toplayıp öldürüyorlardı. Sadece belki biraz şekil değiştirdi. Devlet gidiyor toptan bir yerde adam öldürüyor, kapanıyor. Devletin vahşeti hiçbir zaman değişmiyor...

***

“Twitter'a Gezi'den sonra girdim"

“Gezi'ye kadar Twitter'a girmemiştim. O gece açtım hesabımı. Televizyonda konuşamadığımız için kendimizi ifade edebileceğimiz bir alan var Allahtan. Ama Cumhurbaşkanı onu da kapatmaya niyetlenmiş belli ki.. O kaatana kadar orada fikirlerimizi söylüyoruz.”

***

>>Kitap önce Hakan Nordik ismiyle çıktı, ardından isminizi açıkladınız. Planlamış mıydınız bu süreci?

Plan bu değildi. İnsanlar 'pazarlama stratejisi' deyince çok komik geliyor. Hiç ismi olmayan bir yazarın kitabını pazarlamayı deneyin bakalım, bir de benim gibi bir adamın... Bu kadar yanlış pazarlama stratejisi mi olur? Kitabı yazmaya başlamadan önce karar vermiştim, kesinlikle kendi ismimle yayınlamak istemediğime... Çünkü bu ayrı bir alan, öyle bir karakter olsun istedim, kitap iyiyse insanlar okur zaten...

>>Neden geride kalmak istediniz?

Çünkü başka bir alanda insanlar sizi tanıyorsa, başka bir şey yaptığınız zaman da otomatikman önce geçmişten konuşmayı seviyorlar, ben de onu istemiyorum. Boşu boşuna vakit kaybedilecek gibi bir endişhem vardı, belki yanlıştı, öyle hissediyordum. Ama umduğumuz gibi olmadı, çok kısa bir süre sonra sağdan soldan Hakan Nordik’in kim olduğunun bilindiği haberleri gelmeye başladı. Sonra iki tane gazeteci aradı arkaya, 'Senin olduğunu biliyoruz' dediler. 'Yazmayın lütfen' dedim, 'Arkadaşlık başka, gazetecilik başka, yazacağız' dediler. İş o hale geldikten sonra başkası yazacağına kendimiz söyleyelim, dedik. 
Zaten 'Bunu gizli tutamazsak zamanı gelince açıklarız' diye bir kararımız vardı. Anlaşılmayacağını düşünmek de saflıkmış, çünkü beni yakından tanıyan birisi kitabı okuduğu zaman, kitap yazdığımı da biliyorsa, yüzde 90 tahmin ediyordu. Hepsi bir araya gelince böyle oldu. Ama keşke böyle yapacaksaydık, baştan kendi ismimle çıksaymış. O tamamen benim hatam, yayıncının bir kabahati yok, istedim, onlar da tamam dedi.

***

Tek, Hakan Nordik, Doğan Kitap



Yarı Amerikalı yarı Türk gazeteci DM, Türkiye’de görev yaptıktan sonra New York’ta öldürülen CIA ajanı Michael McBride’ın cinayet soruşturmasında New York polis teşkilatına yardımcı olur. Bu sırada, en yakın arkadaşı gazeteci James Fargo’nun İstanbul’da çok vahşi bir cinayete kurban gittiği haberini alır. McBride’ın hem ABD’deki bir Müslüman tarikatıyla hem de James Fargo’yla ilişkisi vardır.
DM arkadaşının katillerinin peşine düşmek için İstanbul’a geldiğinde, kendini, Türkiye’nin son otuz yılındaki pek çok cinayet, faili meçhul siyasi infaz, adam kaçırma, şantaj, yolsuzluk gibi sayısız suçun sorumlusu olan devasa bir örgütün peşinde bulur. Komiser Mahir Binal ve James’in sevgilisi Melisa Türkkan’ın da yardımıyla cinayeti aydınlatmaya çalışırken, bir taraftan da suç örgütüyle ilgisi olan kişiler tek tek ortadan kaybolmaktadır...

 

 

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun