birgün

16° PARÇALI BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 06.01.2020 09:50

Sahnedeki, seyircilerden daha çok heyecanlanıyor

Türkiye’nin en iyi keman virtüözlerinden biri olan devlet sanatçısı 83 yaşındaki Suna Kan, her sanatçının sahnede seyirciden daha çok heyecanlandığını vurguluyor. İyi bir keman sanatçısı olmak için her gün çalıştığını dile getiren Kan, “Hedeflerime sarıldım ve onları gerçekleştirdim, şimdi de görevimi tamamladım. Gençler inançlarını asla yitirmesinler” diyor

Sahnedeki, seyircilerden daha çok heyecanlanıyor

Deniz Zeka- Meltem Sezen Kılıç

Ankara... Aralık öğleden sonrası... Hava kar topluyor... Kar sessizliği var havada... Sessizliğin içinde seslerin sihirbazı Suna Kan’ı ziyaret etmeye gittik. Usulca kafamızı uzattık odasına gülen gözlerle karşıladı. Konuşurken, dinlerken, sözcüklerini seçerken tıpkı keman çalarken duygusunu dinleyiciye geçirmek için arşesine hangi ağırlığı uygularsa öyle titiz öyle ölçülü ama bir o kadar da içten sohbetinin konuğu olduk.

Deniz Zeka: İyi bir müzik dinleyicisi nasıl olunur?

Bu alıştırma işi. Ben. hafif müzik dinlerim. Jazz dinlerim, hepsini sevmeyebilirim ama dinlerim. Müziğe alışınca insan dinliyor, ama alaturka dinleyemiyorum. Tek sesli olduğu için. Çok sesliden tek sesliliğe geçmek çok zor. Aslında iyi bir müzik dinleyicisi olmak için sebat etmek gerekiyor. Bir yemeği sevmeniz için onu tatmanız gerekir. O yemeği sevmek için yapabilmeniz de şert değil. anlamak şart değil müziği sevmek için. Kulağınız alışabiliyorsa, o renkleri görebiliyorsa, kulak algılayabiliyorsa seversiniz. Yani sevmemek için hiçbir sebep yok. İllaki çok ağır bir senfoni olması gerekmiyor ilk dinleyeceğiniz konserler de. Hafif hikayeli eserler de olabiliyor. Çok var değil mi. Onlarla alıştırılabilir gençler.

Meltem Sezen Kılıç: Eskiden konserlere gitmeden önce Faruk Yener’in kitabından gideceğimiz konserde çalınacak eserin konusunu okur öyle giderdik, ama sizlerle büyümek, o hikayelerle birleşen müziğin içine sizlerin sayesinde girebilmek çok çok çok büyük bir şanstı. Minnetle

Estağfurullah ama canlı dinlemek her zaman başka bir şey. Sizin için de benim için de. Hala canlı bir konsere gitmek güzel. Müzisyen açısından da. İyi performansı da, yapılmayacak bir hareketi de öğrenebilir o konserde aslında, eğer bir kemancıysanız, eğer o çalgıyı çalıyorsanız. orada icra oluyor. orada çalınıyor, orada sunuluyor. Dönüşü olmayan bir şey.

DZ: Bu kadar büyük solistler de, konser öncesinde ve sırasında çok heyecanlanırlar mı ? Bu arada keman çok da zor bir enstruman.

Çok heyecanlı bir duygu. Çok çektim. Evet hakikaten kemanın zorluğu var. Keman zor bir enstrüman; çünkü bir tel üstünde bilmem kaç tane nota var. Arşeyle keman sizin elinizde, arşeyi çekmek ve çekerken ona nasıl bir ağırlık vermelisiniz ki duygunuzu dinleyicinize aktarabilesiniz. Daha duygulu olması için yapmanız gerekenler. İnsanlara daha çok hitap edebilsin diye yapılması gerekenler. yani bunlar mesleğin ufak tefek sırları.Tabii ki piyano da öyle. Bir makinaya şarkı söyletmek çok zor.

MK: Bir seyirci olarak her zaman sanatçının o heyecanını hissetmiş ve gerilmişimdir.

Gerilin gerilin, çünkü sahnedeki daha çok geriliyor o esnada. Tiyatrocuların işi de aynı ama , ah derken vah diyebilirsiniz belki ama do derken mi; mi derken do derseniz olmuyor.

DZ: Çok vardır mutlaka ama hiç unutamadığınız bir anınızı paylaşmak ister misiniz okurlarımızla

Benim bir kaburgam doğuştan fazla olduğu için serçe parmağımdaki sinirlere baskı yapıyor. 7 yaşımdan beri keman elimde. O parmakla bastırıyosun, bununla çalıyorsun. 25 ila 30lu yaşlarım arasında hissetmemeye başladım iki parmağımı. Basıyorum ama hissetmiyorum. Ve zor çalıyorum. Bastığım zaman doğru mu basıyorum yanlış mı basıyorum hissetmiyorum. Öyle konsere çıktım. Bir yerde şak diye durdum. Gitmiyor çünkü parmağım gitmiyor, hissetmiyorum. Bıraktım. İçeri gittim, öksürdüm. O bir numaraydı, sanki öksürük için içeri gidiyorum gibi. Biraz durdum. Sonra tekrar geri geldim bitirdik işi. Çaldık bitti. Sonra ameliyat oldum.

MK: Suna Hanım size hediye edilen o kemanın kim tarafından hediye edildiğini hala bilmiyor musunuz?

Hâlâ bilmiyorum. İstanbullu zengin bir hanımmış. Para yollamış, “Bu parayla Suna’ya bir keman alın,” demiş çünkü o zamanlar ben konservatuvardaydım Paris’te. Sınava girerken keman kiralanıyor. Sınava giriyorum, geçiyorum sınavı keman iade ediliyor, ama bir şartım var demiş benim ve ailemin adını hiçbir zaman söylemeyeceksiniz. Adam da peki demiş tabi. Ahmet Kutsi Tecer öğrenci müfettişiydi. Ona vermişler bu görevi. Ben de gittim baktım kemanlara. Keman hocam hasta evde yatıyor. Odasına gidiyorum elimde iki kemanla, üç kemanla Onu çalıyorum, bunu çalıyorum. Onun sesini dinliyor, bunun sesini dinliyor. Hepsini dinledikten sonra bu olsun dedi. Ve onu seçtik, onu aldılar. Kaç para olduğunu bilmiyorum ama o devir için iyi bir paraydı. Hatırlamıyorum ama öyle stradivarius fiyatında değildi. Onu veremezlerdi.

Benim kemanım hâlâ o hanımın aldığı keman. Ben devrettim kemanımı genç bir kemancıya. Yetenekli bir çocuktu İngiltere’de önce Menuhin’in okuluna kabul ettiler, ondan sonra da orayı bitirdikten sonra akademiye gitti. Ben de ona “Konserlerini bununla ver bundan sonra,” dedim. Dinledim de birkaç defa, geldiğinde çağırdı beni konserlerine. Orada ilk defa dinledim kemanımın sesini uzaktan, ama çok hoştu tabi. Çok duygusal bir şey, memnunum verdiğime. Hiç olmazsa çalınması lazım. “Müzeye verseydin,” diyenler oluyor bazen. Müzeye verip ne olacak, orada duracak. Oysa şimdi çok yetenekli birinin ellerinde yaşayacak. Tahta yaşayan bir şey, çünkü. nefes alıyor, aynı mobilya gibi. Müzede olsa yaşamayacak, çalınmayacak, sesini duyuramayacak. Anlamı yok.

DZ: Ben keman sanatçısı olsaydım, kemanınız bende olsaydı, böyle bir değer. Bana ne büyük bir onur ve güç verecekti. Her şey bir yana siz hep Berfin’in yanında olacaksınız kemanınızla.

sahnedeki-seyircilerden-daha-cok-heyecanlaniyor-671229-1.

MK: Bir keman sanatçısı, sizin gibi bir virtiöz günde kaç saat çalışır?

Her gün çalışmak gerekiyor. Ömrüm boyunca hayatımda her gün çalıştım ama yaz aylarında belki iki hafta üç hafta tatil yapmışımdır, ama tatilden sonra bir konserim varsa on gün, on beş gün önceden başladım çalmaya, çünkü kafadakiler gitmiyor, beyindeki eserler gitmiyor, toz olmuyor. Cimnastiğini yapmak lazım işin. Nasıl ki dansçılar her gün dans etmeden sahneye çıkmıyor, nasıl futbolcular her gün antrenman yapmadan sahaya çıkmıyor, biz de işin bu spor tarafını yapmalıyız. Yapmazsak bir yerden sonra parmaklar duruyor. Durmasa da yerini kavrayamıyor telin üstünde kaç nota varsa kemanda, perdesi yok bir şeyi yok. Elinizi attığınız zaman o notayı tutmak lazım.

DZ: Siz müzik dinlerken, müzik size nasıl geliyor? Bizler melodi olarak duyuyoruz ama size nota olarak mı geliyor?

Evet nota olarak geliyor, maalesef nota olarak geliyor, çünkü ben her şeyi, telefon sesini bile nota olarak duyuyorum. Klaksonu nota olarak duyuyorum. O fena bir şey. Absolute kulak dedikleri . ne biliyim ben, çan çalarsınız, tenekeyi vurursunuz onun da üç aşağı beş yukarı ne nota olduğunu duyuyorsunuz. Çünkü her şeyi nota olarak duymak çok iyi bir şey değil. Mesela telefondaki ses la sesidir. Herkes konservatuvarda da la sesine göre akord eder ki beraber çaldıklarında tatsız bir şey çıkmasın.

MK: Suna Hanım siz harika çocuk olarak şeçildiğinizde neler oldu?

İdil Biret’le benim için çıkarıldı kanun. O zaman biz becerikli çocuklar olarak ortaya çıktık. Garip bir şey o, hele o devirde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde böyle bir karar, İtirazlar olmuştur ama çok fazla değil. İtirazlar da çocuğuz diye olmuştur. Ben o dönemde Ankara’dayım.İlkokulu yeni bitirmiştim, 12 yaşındaydım. İdil benden 5 yaş daha küçüktür. O, 7 yaşındaydı. Kanunda da mutlaka yanında kendinden sorumlu bir yetişkin de gidecek diye yazıyor. Öğrenci bursu veriyorlar, 16 yaşında kesiyorlar. Bizden sonra aynı kanunla; Verda Erman, Hüseyin Sermet... gitti.

Aslında herkes iyi işler yaptı. Bir iki kişi orda kaldı ama hala müzikle uğraşıyorlar. Ya Hocalık yapıyorlar, ya konserler veriyorlar, çünkü bizde mecburi hizmet, dönme zorunluluğu falan yoktu kanunda. Orada kalanlar da müzikle uğraşmaya devam ettiler. O önemli çünkü büyük bir yatırım çocuklara.Babam o yıllarda orkestrada keman çalıyordu. Çok büyük katkısı var benim keman çalmamda. Babam hiçbir zaman ders vermedi, ama her dersime katıldı çocukluğumdan beri, ben 5,5 yaşımda başladım nota öğrenmeye. Ondan sonra da keman çalmaya başladım. İlk derslerime babam hep geliyor ve hoca ne derse onu yaptırtıyor bana, yanlış bir şey yaparsam onu düzeltiyor “O öyle değil böyle, dedi hoca,” diye. Böyle bir evde büyümesem 4-5 yaşında bir çocuğun kemanda ilerlemesi imkansız. Babam da Mızıka-yı Hümayun’da yani saray orkestrasında çalıyordu. Benim ilk hocam da oradaki arkadaşlarından biriydi. Çok kibar, çok efendi bir adamdı. Hulusi Karsel. Ondan sonraki hocalarımın hepsi yabancı oldu. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’den kaçan sanatçılar ve hepsi çok iyi hocaydı. İkinci. Hocam Walter Gerhardt, ondan sonra Gilbert Back. Amerika’ya gitti, o sonra beni Amerika’ya da çağırdı. O zaman 10 yaşındayım nasıl yollasınlar. Annemi, babamı burada bırakıp gideceğim. O devirde düşünün yani. 48’de. Ondan sonra kısa bir süre sonra, babamın arkadaşıydı o da viyola çalıyordu ama iyi bir hocaydı zannediyorum İzzet Albayrak, ondan ders aldım. Ondan sonra da Gabriel Bouillon ile çalışmalara devam ettim. İlk konserimi 9 yaşımdayken verdim orkestrayla. Harika çocukluğu hiçbir zaman kendim için kabul etmedim, çünkü harikalık başka bir şey. Örneğin Mozart harika bir adam, İdil’in o harika taraflığı var. Mesela duyduğunu hemen çalardı, ama benim öyle harika bir taraflığım yoktu. “Ben hakikaten çok yetenekliymişim,” diyorum şu anki kafamda.

MK-DZ: Siz tüm bunları yapıyorsunuz ve harika değilim diyorsunuz öyle mi? Biz sizi seyrettik Suna Hanım seyirciye harika nedir gösterdiniz her seferinde.

Harikalık demiyorum ama üstün yetenek diyorum. Peki teşekkür ediyorum, umarım öyledir.

MK: Küçük bir kızkan annemle gittiğimiz CSO konserlerinde bir gün orkestrayı Veronica Dudorova yönetmişti. Ben de dünyanın ilk kadın şefi diye çok heyecanlanmıştım. Sonra ufak tefek kahküllü küt saçlı bir kadın kendinden emin bir halde sahneye çıktı ve koskoca orkestrayı inanılmaz bir şekilde yönetti. Adeta büyülendim ve imzasını almak istedim; ancak vermedi ve çocuk kalbim çok kırıldı ve hayal kırıklığına uğradı.Annem asla kırılmamamı ve kişisel algılamamamı, demir perde ülkesinden gelen bir sanatçı olduğunu belki de istese de veremeyeceğini söyleyip beni teselli etmişti. Sizce dünyanın bu ilk kadın şefi nasıl bir şefti hiç çalıştınız mı kendisiyle?

Öncelikle anneniz çok doğru bir tavır segilemiş. Kendisiyle daha sonra Rusya’da da çaldım. Bir daha Türkiye’ye gelmedi. O konserden sonra ben ya bir sene ya iki sene sonra Moskova’da çaldım onunla. Çok iyi bir şeftir. Evet serttir ama sertlik lazım orkestraya.

DZ: İlk ödülünüzü ne zaman aldınız ve çalmaktan en çok keyif aldığınız besteci kimdir?

İlk ödülümü İtalya’da 17 yaşında aldım. En çok Mozart’ı seviyorum. Onun kadar beni etkileyen besteci yok. Çok besteci severim tabi ki Bethoven’ı Wagner’i çok severim. Bach’ın ustalığına hayranım. Shubert öyle. Yani dünya kadar besteciyi çok severim ama Mozart’ın üstüne besteci yoktur bana göre. Gençlere son olarak şunu söylemek isterim. Ben de herkes gibiyim aslında, hiçbir farkım yok.Herkes gibi benim de hedeflerim vardı. Hedeflerime sarıldım ve onları gerçekleştirdim, şimdi de görevimi tamamladım. Gençler inançlarını asla yitirmesinler.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız