birgün

22° AÇIK

BİRGÜN PAZAR 15.03.2020 08:40

Salgın hastalıkların toplumsal etkileri üzerine

Damgalama ayrımcılık ve ırkçılık zemininde gelişerek belli bir topluluğa ya da ülke vatandaşlarına yönelik de olabiliyor. Örneğin, koronavirüs (COVID-19) hastalığı ile birlikte, Çinlilere yönelik bir ırkçılığın da yayıldığını gözlemledik. Salgın hastalıklara karşı verilen mücadele, damgalamaya ve ayrımcılığa karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamaz. Salgın geçer, ayrımcılık baki kalır!

Salgın hastalıkların toplumsal etkileri üzerine

Raşit Tükel

Yeni bir salgın sırasında tıbbi açıdan araştırma ve etkinliklerin odak noktası, hastalık etkeninin patofizyolojisi, klinik sunumu, tanısı ve tedavisinin tanımlanması olur. Öte yandan halk sağlığı denetim önlemlerini içeren bir politikanın oluşturulması ve hayata geçirilmesi, en az tanı ve tedavi çalışmaları kadar önemlidir. Virüsün bulaşmasını engellemeye yönelik sağlığı koruma önlemleri sırasında, halkın psikolojik tepkilerinin yanı sıra toplumun hakim algıları ve yanlış inançları da dikkate alınmalıdır. Salgının etkilediği toplulukların algıları, inançları, tutumları ve genel olarak psikolojik tepkileri, hastalık etkeninin bulaşmasında “vektör” işlevi görebiliyor. Toplumdan topluma farklılık gösterebilecek bu tür özelliklerin ortaya konması ve değerlendirilmesine yönelik çalışmalar, salgınla mücadelenin başarısı için gerekli kabul ediliyor.

Sağlık eğitimleri

Salgın hastalık hakkında halka verilecek sağlık eğitimleri ve güvenilir kaynaklardan sağlık bilgilerine geniş kapsamlı erişim olanakları, erken vaka tespitine katkıda bulunmak kadar, hastalık korkusunun düzeyini azaltarak psikolojik sonuçların en aza indirilmesinde de etkili oluyor.
Koronavirüs salgın tehditini yaşadığımız bugünlerde, sağlık eğitimlerinin ana konusu kişisel hijyene tam olarak uyulması olmalıdır. 20 saniye boyunca sabunla el yıkamayı içeren el temizliği bunun tam merkezinde yer alıyor. Elimizi yüzümüze, gözümüze, burnumuza götürme alışkanlığının terkedilmesi, tokalaşma, öpüşme gibi davranışlardan uzak durulması, solunum yolları hastalığı belirtileri olduğunda maske takarak dolaşma, eğitimde ele alınması gereken önemli konular. Bu konularda uzmanların yaptığı açıklamalar yol gösterici ve çok değerli. Ancak koronavirüsten korunma ve buna karşı önlem alma açısından, her türlü olanak kullanılarak halka yönelik seferberlik tarzında bir eğitim kampanyasının yürütülmesi kritik önemdedir. Yürütülen eğitim etkinliklerinin bir davranış ve tutum değişikliği oluşturup oluşturmadığının, bir anlamda etkililiğinin ölçülmesi de yapılanların sağlaması olmalı.
Toplumsal düzeyde bir tehdit karşısında farkındalık oluşturma, zamanında uygun koruyucu ve önleyici davranışlar konusunda kamuoyunun yeterli bilgilenmesini sağlama ve var olan bilgileri pekiştirme, halk sağlığı açısından önemli. Tanımlanamayan, kolayca bulaşabilen ve ölümlere neden olan bir virüsün sorumlu olduğu salgınlarda, bu tür etkinliklerin önemi daha da artıyor. Alınacak önlemlerin kapsamı da salgının oluşturduğu tehdidin boyutuna ve aşamalarına göre farklılık gösterebiliyor.

Salgının aşamaları ve sosyal mesafelenme

Salgın hastalıklarda alınan koruyucu ve önleyici uygulamaların, uluslararası alanda salgının oluşturduğu tehdidin boyutu dikkate alınarak belirlenen aşamaları var. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), küresel kriz ilanında bulunmayı ocak ayı boyunca erken bulurken salgının olağanüstü ve beklenmedik olması, başladığı ülke dışındaki ülkeleri de tehdit edecek boyuta ulaşması ve kontrol altına alınması için küresel bir çabayı gerektirmesini göz önüne alarak 30 Ocak 2020 tarihinde Uluslararası Önemde Halk Sağlığı Acil Durumu ilan etti. 28 Şubat’ta ise, özgül olmayan belirtileri nedeniyle vakaları tanımlamadaki zorluk, tespit edilemeyen bulaş potansiyeli ve bazı etkilenen ülkelerde sağlık sistemleri üzerindeki etki potansiyelini dikkate alan DSÖ, küresel COVID-19 riskini “çok yüksek” olarak tanımladı.

DSÖ, 11 Mart 2019 tarihinde, koronavirüs salgınının dünyanın birçok ülkesinde sınırlayıcı önlemleri aşarak yayıldığı için küresel bir pandemiye dönüştüğünü ilan etti. DSÖ Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus gazetecilere verdiği demeçte, “Tüm ülkeler bu pandeminin seyrini hâlâ değiştirebilir” ifadesini kullandı. Virüsün yayılmasını durdurmak ve salgının ülkelerindeki seyrini değiştirmek için başvurulabilecek önlemlerin başında “sosyal mesafelenme” yer alıyor. Peki, sosyal mesafelenme tam olarak ne anlama geliyor?

Basitçe ifade etmek gerekirse, var olan durumdaki kullanımıyla sosyal mesafelenme, koronavirüse yakalanmak veya yaymaktan kaçınmak için diğer insanlardan, kalabalıklardan, örneğin konsere, düğüne ya da bir toplantıya gitmekten uzak durmak anlamına geliyor. Son günlerde ulusal ve uluslarası düzeyde toplantıların iptal edilmesi, spor karşılaşmalarının seyircisiz oynanması boşuna değil! Bu yapılırken damlacıklarla ortaya çıkan bulaş riskini azaltmak için kişinin kendi ile başkaları arasına belli bir mesafe koyması amaçlanıyor. Böylece başkalarından enfeksiyona maruz kalma ya da başkalarını enfeksiyona maruz bırakmanın en aza indirilmesi hedefleniyor. Sosyal mesafelenme, toplu bulunulan yerlerden uzak durmak kadar kişinin işyerinde birlikte çalıştığı iş arkadaşlarıyla arasında uygun boşluklar bırakmasını da içeriyor. Sosyal mesafe somuta indirgendiğinde, kişilere bir metreden fazla yaklaşmamak olarak ifade edilebilir. Tabii ki, her şeyin başında kişisel hijyene tam olarak uymak yer alıyor.
salgin-hastaliklarin-toplumsal-etkileri-uzerine-701092-1.
DSÖ pandemi konusunda ne öneriyor?

DSÖ Başkanı Ghebreyesus 12 Mart 2020 tarihli açıklamasında, ülkeleri dört yönlü bir strateji izlemeye davet etti. Bu stratejilerin ilki, “hazırlanın ve hazır olun” çağrısı içeriyordu. Ardından da ekledi: Hiç etkilenmemiş ülkeler var, vakaların görüldüğü ülkelerde etkilenmeyen bölgeler var; ülkenizi bu şekilde tutmak için fırsatınız var, çalışanlarınızı ve sağlık tesislerinizi hazırlayın.

İkinci olarak, “tespit edin, önleyin ve tedavi edin” vurgusu yaptı. Nerede olduğu bilinmiyorsa bir virüsle savaşılamazdı. Bu, bulaş zincirlerini kırmak, her vakayı bulmak, yalıtmak, test uygulamak ve tedavi etmek için güçlü gözetim anlamına geliyordu.

Üçüncü önerisi, “bulaşı azaltın ve baskılayın” oldu. Yaşamı kurtarmak için bulaş azaltılmalıydı. Bu, mümkün olduğu kadar çok vakanın bulunması ve yalıtılması, en yakın temas kurduklarının karantinaya alınması demekti. Bulaşı durduramasanız bile yavaşlatabilirsiniz, ancak bu, şüphelenilen tüm vakalara test yapılmasıyla olur, dedi.

Ve dördüncüsü, “yenilik yapın ve geliştirin” önerisiydi. Bu, yeni bir virüs ve yeni bir durum karşısında, enfeksiyonları önlemek, hayat kurtarmak ve etkiyi en aza indirmek için yeni yollar bulma çağrısıydı.

DSÖ’nün önerdiği ve uymaya çağırdığı bu stratejileri, her ülke kendi gerçekliği üzerinden değerlendirmek durumunda. Vakalara ne kadar ulaştığımız, ulaştıklarımızı ne ölçüde yalıttığımız önemli olacak bundan sonra. Hastanelerimizi hazırladık mı, sağlık çalışanlarımızı yeterince eğittik mi? Bunlar öne çıkacak. Bu önerilerin tek tek ülkelerde ve tüm dünyada bulduğu karşılık, pandemi düzeyine ulaşan salgının seyrini etkileyecek besbelli.

Salgın hastalıklarda sosyal bir sonuç olarak damgalanma

Salgın hastalıklar sırasında hastalar bir kurban, aynı zamanda bir taşıyıcıdır. Bulaşıcı hastalık salgınının kontrolünü sağlama yönündeki çabalar, bireysel özgürlükler ve medeni hakların ihlal edilmesini gündeme getirebiliyor. Bu tür uygulamalarda kişinin temel haklar üzerine kurulu bireysel özgürlük alanını tanımak, kararına saygı göstermek ile toplum yararını gözeterek hastalığın yayılmasını engellemek için yalıtım, karantina gibi önlemlerle bireysel özgürlükleri kısıtlanmak, etik ikilem oluşturur. Bu noktada, demokratik bir zeminde insan haklarını gözeten bir yaklaşım içinde olunması, temel hakların zorunluluk, orantılılık ve hukuka uygunluk ilkeleri doğrultusunda kısıtlanması önem kazanmaktadır.

Bilinmeyen bir hastalık etkeni söz konusu olduğunda, tıbbi yetkililer tarafından hazırlıklı olmama durumu ve medya tarafından üretilen yanıltıcı bilgiler psikolojik yanıtları büyütebiliyor. Korku uyandıran karantina işlemleri, önleyici ve tedavi edici stratejiler üzerindeki tıbbi anlaşmazlıklar, toplumdaki korkuyu artıran etmenler arasında yer almaktadır. Toplumsal açıdan doğru bir politika izlenmediğinde, korkunun sonuçlarından biri de damgalama oluyor. Böyle durumlarda, enfeksiyona yakalanan kişilerde hastalığın fiziksel belirtilerinin yanı sıra, damgalanma gibi sosyal sonuçlarının da ortaya çıktığını görüyoruz.
Damgalama, belirli fiziksel, davranışsal veya sosyal niteliklere sahip insanlara karşı olumsuz bir yaklaşımı, ayrımcılık sürecini tanımlamak için kullanılır. Ayrımcılık açısından damgalama kavramı, özellikle engellilik, ruhsal hastalıkların sosyal yönleri, sağlık hizmetlerinde ırk ve cinsiyet eşitsizlikleri gibi alanlarda merkezi bir öneme sahiptir. Salgın durumlarında damgalama hastaların hastanelere başvurusunu, dolayısıyla erken tespit ve tedaviyi geciktirebilir ve enfeksiyonun yayılmasını ilerletebilir.

Damgalama ayrımcılık ve ırkçılık zemininde gelişerek belli bir topluluğa ya da ülke vatandaşlarına yönelik de olabiliyor. Örneğin, koronavirüs hastalığı (COVID-19) ile birlikte, Çinlilere yönelik bir ırkçılığın da yayıldığını gözlemledik. Bu tutum Çinlilerle sınırlı kalmadı, kısa sürede farklı ülkelerde Asyalılara karşı gelişen bir ayrımcılık ve dışlamaya dönüştü. Bu tutumun, belirli topluluklara uygulanan ayrımcılığın bir aracı haline gelmesi de mümkün. Damgalanmayı artıran etkenler arasında medyanın yanlış bilgi aktarımının rolünü de unutmamak gerekiyor. Salgın hastalıklara karşı verilen mücadele, damgalamaya ve ayrımcılığa karşı verilen mücadeleden ayrı tutulamaz. Salgın geçer, ayrımcılık baki kalır!

Hasta bilgilerinin gizliliği

Salgınlar sırasında hasta bilgilerinin gizliliği kolayca ihlal edilebiliyor. Sağlık kuruluşlarının sır saklama yükümlülüğü kapsamındaki kişisel sağlık verileri, kişinin izni olmadan hiçbir şekilde paylaşılmamalıdır. Oysa, salgın tehditinin yaşandığı durumlarda, kişisel sağlık verilerinin, hastane kayıtlarına ulaşılarak özellikle de sosyal medya üzerinden paylaşıldığına tanık olabiliyoruz. Bu noktada sağlık kuruluşlarının, sorumluluklarının bir gereği olarak kişisel sağlık verilerinin korunması, bu verilerin dışarıya aktarılmasının engellenmesine yönelik önlemleri ne ölçüde aldıkları önem taşıyor.
Kişisel sağlık verilerinin tedavi sürecinin dışında, kişinin onayı olmaksızın başkalarıyla paylaşılması, özel yaşama saygı, özgürlük ve güvenlik hakkı gibi temel insan haklarına aykırıdır. Ayrıca, sağlık bilgilerinin paylaşılabileceği endişesi, salgın hastalık riskinin yaşandığı durumlarda damgalanma korkusunun da etkisiyle hastaların sağlık hizmeti almaktan kaçınmasına ya da kayıt dışı olarak, uygun olmayan koşullarda niteliksiz sağlık hizmeti almalarına neden olacaktır. Bu durum, kişinin sağlık hizmetine erişimini kısıtlayabileceği gibi, toplum sağlığı açısından ciddi, kontrol edilemez bir risk oluşturacaktır.

Salgın korkusunu ticari bir fırsata dönüştürmek

Sağlık çalışanları tarafından hastalara yapılan tıbbi işlemler ya da sağlık bakımı sırasında kullanılan, hastaların da ancak solunum yolları enfeksiyonlarına ait belirtileri olduğunda başkalarını hastalıktan korumak için kullanmasının önerildiği tıbbi maskeler, salgın döneminde yaygın kullanıma sokulup arz ve talebe göre fiyatı belirlenen ticari bir metaya dönüşebiliyor. Antiseptikler, deterjanlar ve benzeri temizlik malzemelerinin fiyatları, salgın tehditi algısındaki artışla birlikte aşırı bir yükselme gösterebiliyor. Ya da örneğin, evler ve işyerleri için yeni teknolojiler kullanılarak ilaçlama kampanyalarının başlatıldığına tanık olabiliyoruz. Yeni bir “pazar” oluşturmaya yönelik bu tür kampanyaların temel bulduğu zemin ise, yanlış bilgi ve inançlara dayanan aşırı tehdit algısı ve korku.

Sonsöz olarak

Salgın hastalıkların toplumsal etkilerine karşı mücadelede en başta Sağlık Bakanlığı'na görev düşüyor. Toplum nezdinde güven zor oluşuyor ancak kolay kaybedilebiliyor; oluşturmak kadar sürdürmek için de çaba gerekiyor. Bakanlık yönünden bakarsak şeffaflık, tutarlılık, hızlı ve doğru bilgilendirme, Türk Tabipleri Birliği başta olmak üzere sağlık emek ve meslek örgütleriyle işbirliği, bu güveni oluşturabilmenin koşullarından biri. Özellikle de COVID-19 tanısının konulmaya başlandığı, riskin ve belirsizliğin arttığı bu günlerde. Salgınlar gibi toplum sağlığını tehdit eden durumlarda sağlığının korunmasının güvencesi ise sağlıkta eşitsizliklerin olmadığı bir toplum düzeni ve koruyucu sağlık hizmetlerine öncelik verilen toplum temelli sağlık yapılanmasından geçiyor.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız