Sanat apolitikleşmedi, yozlaştı

17.08.2019 20:41 KÜLTÜR SANAT
Zülfü Livaneli, Zafer Köse’nin hazırladığı nehir söyleşi kitabında dünden bugüne yaşantısını, tecrübelerini ve topluma, sanata dair gözlemlerini aktarıyor. Livaneli, kitabı “Okurlarım için ‘birlikte düşünme’ çağrısı!” şeklinde anlatıyor.
BURAK ABATAY
Zülfü Livaneli, kültür ve sanat tarihimizin en önemli kişilerinden birisidir hiç şüphesiz. Şarkıları, kitapları, tanıklıkları kültür dünyamızı derinden etkilemiştir. Bu tanıklıklar Zafer Köse tarafından hazırlanan nehir söyleşi kitabı “Livaneli’nin Penceresinden” ile okuruyla buluştu. Livaneli, topluma, sanata ve dünyaya dair soruları büyük bir pencereden bakışla cevaplandırıyor. Kitabı, kitaptan hareketle Livaneli ile bugünün sanatsal üretimini ve özgür düşünceyi konuştuk.

Böylesi kitapları çok anlamlı buluyorum. Sanatçıyı yaşarken böyle güzel onurlandırmak çok güzel. Ancak böyle projeler sanatçıya herhangi bir sorumluluk yüklüyor mu?

Birçoğunun “kandırıldık” deyip günahlarından rahatlıkla ve hiçbir rahatsızlık duymadan sıyrıldığı bir dönemde, sözün hükmüne inanmak safdillik mi olur bilmem ama evet diyeceğim bu soruya. Bir aydının, sanatçının içinde bulunulan durumu doğru tahlil etmesinin, doğru tavır almasının toplum açısından da hayati önemde olduğunu hepimiz yaşayarak gördük. Düşünce “Aaa yanılmışız yahu!” türünden, çoğu zaman da şımarık bir edayla dile getirilen özeleştirilerden daha fazla ihtimamı hak ediyor. Bu yüzden bu kitapta söylediklerim tabii ki benim açımdan bir sorumluluk oluşturuyor. Yanıldığım noktalar olabilir ama onlar da düşüncenin sınırları içinde sınanacaktır. Hayat hepimize yanılgılarımızı gösterebilir, yeter ki düşünce ayağını sağlam bir nedenselliğe, tarihselliğe dayandırsın. Eskiden edebiyat ve kültür hayatımızda “polemik” vardı. Bu, düşüncenin önemli sayıldığı bir dönemin ürünü. Büyük düşünürler, felsefeciler usta birer polemikçidir. Marx’ın kaleminin önünde kim durabilir mesela? “Yanlışı delillerle çürütmeden bırakmak, entelektüel ahlaksızlığı pekiştirmektir” demiş Marx. Düşünceyi bu denli ciddiye alan bir anlayıştan, şimdinin kibirli sorumsuzluğuna geldik!



Çekinceleriniz ya da yüklediğiniz daha özel bir anlam oldu mu kitap için?

Bu kitap benim Türkiye toplumuyla, devletiyle ve entelektüeliyle hesaplaşmam. Söyleyecek sözü olanın sorumluluğu büyük olur. Kandırıldık deyip kenara çekilmek, entelektüelin değil moda deyişle kanaat önderlerinin işidir. Ki onları motive eden şey de gündelik iktidar hesaplarıdır. Çağımız, kanaat önderlerinin her birinin kendisini “oyun kurucu” olarak saydığı bir kibir çağı. Eskiden entelektüeller kendilerini oyun kurucu olarak görmezlerdi, kurulan oyunu analiz ederlerdi. Düşünce kuruluşlarının içimize saldığı bir yanılsama bu.

Ben ise yalnızca analiz ediyorum ve herkesi yeniden birlikte düşünmeye çağırıyorum. Bu kitap belki de özellikle okurlarım için “birlikte düşünme” çağrısı!

DİNLENEN MÜZİK YOZLAŞMA EĞİLİMİNİ GÖSTERİR

Kitapta ‘Toplumun şarkısı’ bölümünde bir şey söylüyorsunuz: “Tecavüzcülerin, katillerin, çocuk tacizcilerinin dinlediği müziklerle ilgili bir istatistik çalışması yapılmalı.” Sonrasında da arabeski işaret ediyorsunuz. Gerçekten müziğin böyle bir gücü olabilir mi?

Kötülüğün estetize edildiği bir çağda bu soruya vereceğim yanıt biraz demode görülebilir ama yine de evet diyeceğim. Yalnız müziğin değil, genel olarak sanatın böyle bir gücü olduğunu kabul edebiliriz. Tabii buradan “Bach dinleyenler cinayet işlemez” gibi kaba sonuçlar çıkarıp önermeyi çürütmeye kalkışanlar olabilir ama şunu söylemek lazım: Sanat insana içinde bulunduğu dünyayı sorgulatır. Bu bile “iyi” olmak için başlı başına bir sebep olabilir.

Bir de aslında müzik toplumun duygu durumunu dışa vurur. Dinlenilen müzik, yozlaşma eğilimini de gösterir pekâlâ. Şarkı sözlerindeki yozlaşmaya, düzeysizliğe bakın ve benim toplumsal suçlarla dinlenilen müzik arasında kurduğum paralelliği bir de böyle düşünün.

Siz, her dönemde halkın sesi olmuş, asla halkından kopmamış bir sanatçısınız. Bugün sanatın apolitikleşmesiyle ilgili tespitleriniz var mı?

Dünyanın yeniden şekillendiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Hani şu Çinlilerin “İlginç zamanlarda yaşayasın” dedikleri türden bir zaman dilimi. Dünya yeniden şekillenirken, savaşlar, zorunlu göçler, işsizlik, açlık almış başını giderken sanatın apolitikleşmesinden söz etmek çok acı değil mi? Ama aslında apolitikleşiyor mu? Söz gelimi Külliye’de sabah kahvaltısında toplanıp sansür yasalarını alkışlayanlar apolitik mi? Hayır! Sanat apolitikleşmedi; evet yozlaştı, çürüdü ama apolitikleşmedi. Biz solcularda politik olmayı yalnızca “solcu” olmakla açıklama gibi bir yanılgı var. Sağcılar da yalnızca solcuların söylediğini “ideolojik” ve “politik” bulur zaten. Çünkü kendi argümanları bu düzenin “doğal” söylemidir. Bu bir yanılsama! Yani karşı tarafın da duruşu gayet politik. Bir taraf tutuyor. Sadece şimdi sol yenilince tavrını iktidardan, genelgeçer olandan yana koyan bir kesim söz konusu. Estetik tavırlar tesadüfen ortaya çıkmıyor ki… Her şey bir devrin estetik, politik değerlerinin anlatımı.

BUGÜNDEN YARINA EZGİLER KALSIN

Devrimci mücadelenin sembol isimleri adına çokça şarkı bestelediniz. O şarkılar dünden bugüne büyük bir birikim yarattı. Bugünün sanatsal üretimleriyle yarına böylesi benzer bir birikim aktarılabilir mi acaba?

Her dönem kendi ürününü yaratıyor galiba. Ve “yeni” olan, içinde yaşanılan dönem genellikle şüpheyle karşılanıyor. 19. yüzyıl şairleri ve yazarları yeni olana dehşetle bakıyorlardı. Sanatta yeni biçimler vs. bir yozlaşmanın ürünü sayılıyordu. Biz de bugünü dehşetle konuşuyoruz. Bu kakofoni içerisinde yarına kalacak bir şeyler var mıdır? Belki… Belki de eleştirel bakan gözlerimiz yarına kalacak olanı göremiyor. Bunu zaman gösterecek. Bugünden bakınca özellikle müzikte hep eskinin mirasını yediğimiz görülüyor. Özellikle müzikteki retro rüzgârı da bunu göstermiyor mu? Kendi adıma bu kakofonide yarına kalacak ezgiyi duyduğumu söyleyemem ama dediğim gibi her sanatçı “yeni” olana kuşkuyla bakar ve bu gereklidir de… Umalım ve gayret edelim ki bugünlerden yarınlara ezgilerimiz kalsın.

Mesela, Moğollar, Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü gibi gruplar yaygın olarak yapılandan daha farklı bir şey yaptı. Bir aşk şarkısının bile ne kadar politik olabileceğini hissettirdi dinleyenlerine. Siz de kitapta ‘her şeyin politik’ olduğunu dile getiriyorsunuz. Bahsini ettiğim grupların üretimlerindeki politik tavrını nasıl değerlendirirsiniz?

Evet, her şey politiktir tabii. Sözünü ettiğin gruplar da politik olanı, gündelik hayatı slogandan sıyırıp kitlelerle paylaştı. Bu çok önemli bir tavır. Bu topraklarda estetiği, politikayı, düşünceyi slogandan sıyıran her tavır başlı başına övgüyü hak ediyor bence.

24 HAZİRAN’da YAŞANAN DEĞİŞİM HAYIRLIDIR

24 Haziran seçimleri öncesinde Ekrem İmamoğlu’nun, “Sanatçılar konuşacak, her şey çok güzel olacak” çağrısı ve o kampanya sanatçılar tarafından da ilgiyle karşılanmıştı. Hatta öyle ki, bugüne kadar politik tavrına dair hiçbir fikrimizin olmadığı sanatçılar o günlerde konuşmuş ve İmamoğlu’na destek açıklamıştı. Bunu bir sonuç olarak mı değerlendirmeli? Ya da korku duvarının aşılmasıyla yorumlanabilir mi?

Herkesin solcu olduğu dönemleri düşünün. O herkes Marx okuyup solcu olmaya mı karar vermişti? Elbette hayır! Toplumun merkezi sola doğru gidiyordu da ondan. Böyle dönemlerde merkeze doğru kendiliğinden bir çekim olur. Hatta sizi şaşırtacak durumlara şahit olursunuz. “Bu da mı?” dersiniz ama ister korku duvarının aşılması deyin, ister değişimin farkına varma deyin… Seçim döneminin o ünlü lafı gibi, “Bir şeyler oldu ama ne?” diyebileceğimiz türden bir yer değiştirmedir bu ama hayırlıdır!

İstanbul gibi bir kültür şehrinde, kültür sanat politikalarına dair yeni yönetimden bir sanatçı olarak beklentileriniz neler?

Üzerimize çöken şu ağır taşra havasını söküp atacak bir kültürel canlanma lazım. İstanbul’a ve İstanbullulara bir zamanlar ne olduğunu anlatacak bir kültürel canlanma. Kültürü şu sonradan görmelerin düğün dernek havasından kurtarmak şart.

MAHİR'İN ARDINDAN 'VURULDUK EY HALKIM UNUTMA BİZİ'

Kitapta, birçok isimle beraber Mahir Çayan’la, Sinan Cemgil’le olan dostluğunuzdan da bahsediyorsunuz. Bunu bir anıyla anlatmanız mümkün olur mu acaba?

68 Kuşağı denilen yaştaşlarımla ve özellikle sol kesimden olanlarıyla Ankara’da çok yakın arkadaşlıklarım vardı. Aynı mücadeleyi veriyorduk. Sadece ikisini anmış olmam trajik ölümlerinden dolayı belki de. Sinan ve Şirin yakın dostlarımızdı. Onun Nurhak’ta vurulması üzerine “Nurhak sana güneş doğmaz” ağıtımı yazmıştım. Mahir’le daha sık görüşürdük. Çok kibar ve zarif bir insandı. Burun eti sorunu olduğu için elinde hep mendille dolaşır ve burnunu kapatırdı. Bir gün “Ne olacak bu işin sonu?” dedim, “doktorlar ameliyat diyorlar” dedi. Ben de “Ol da kurtul o zaman” dedim. “Ya bıçak altına yatmak kolay mı, can bu” dedi. Aynı kişinin Kızıldere’de can vermesi bana hep o konuşmayı hatırlatır. Onun arkasından da “Vurulduk ey halkım unutma bizi” şiirini yazmıştım.