Sanat gözlüğü, göze inmiş perdeyi kaldırabilir

03.11.2019 11:37 BİRGÜN PAZAR
Klimov, “Gel ve Gör”de sergilediği gerçekçi ve yalın diliyle, ustalığını konuşturur. Filmde ne abartılı bir komünizm güzellemesi, ne de kuru bir Sovyet propagandası vardır. Zaten ısmarlama film yapmayacak kadar da sistemle arası açıktır. Klimov Sovyet sinemasının önemli bir neferi olarak Sovyet sinemasını dış dünyaya duyururken, içerde de amansızca Sovyet bürokrasisini eleştirir
SERHAT HALİS
1929 yılında baş gösteren ekonomik buhran tüm dünyayı kasıp kavurdu. Yüz binlerce insan açlıktan öldü. 50 milyondan fazla kişi işsiz kaldı. Yoksulluğun had safhada olduğu bu dönemde; hırsızlık, gasp ve cinayetler arttı. Düşünce ve sanat anlayışında pesimist ve distopik öğeler yoğunlaştı. İntihar oranları ve psikolojik rahatsızlıklar tarihin gördüğü en büyük seviyelere ulaştı. Sonraki yıllar ise faşizmin gün yüzüne çıkışına şahitlik edecekti.

Çağdaş toplumsal ilişkilerin yarattığı fenomenler genellikle zikzak çizme eğilimi gösterir. Bu durum, çeşitli aralıklarla yükselen ve tekrardan düşen bir dalgalanma eğrisine benzer. Kapitalist aşamada görülen ekonomik buhranlar da böyle bir karaktere sahiptir. Nitekim dünya, 1929’dakiyle aynı boyutlarda olmasa da, benzer krizleri daha sonra da çeşitli zamanlarda tekrar yaşadı.

Büyük ekonomik krizlerin faşizmi doğurmak gibi bir özelliği var mıdır bilemiyoruz ama faşizm de tıpkı kapitalizmin ekonomik krizleri gibi, tarihin belirli dönemlerinde yeniden yükselişler yaşar.

30’lu ve 40’lı yıllarda Mussolini, Hitler ve Franco gibi isimlerle hortlayan faşizm, 70’li ve 80’li yıllarda tekrardan bir ivme kazandı. Ancak bu defa ilk periyottaki gibi kapitalist piramitin üstündekilerde değil, bir alt banttaki memleketlerde kendini gösterdi ve ekonomik buhranların ortaya çıkışına benzer şekilde, 20. yüzyılda çeşitli dalgalanmalarla varlığını sürdürdü.

Faşizm, çağdaş toplumun çocuğudur; zira modern sermaye ilişkileri, yoğun miktarda milliyetçilik, mutsuzluğun toplumsallaşmış hali, kâfi oranda din, hastalıklı egoya sahip bir lider ve bir tutam tebaa; faşizmin gelişmesi için uygun koşulları oluşturur.

Siyaset bilimci Dr. Lawrence Britt’in, faşist iktidarları inceleyerek ortaya koyduğu 14 maddelik karakteristik özellikler dizini, faşizmi tanımak adına önemli ipuçları verir. Ancak siyaset bilimciler için anlaşılması zor olmayan bu olguyu kitlelere anlatmak; kitapların, broşürlerin ve ansiklopedilerin gücünü aşar. Bunu başarabilmek ancak sanatla mümkün olur.

Gerçeği Kitlerle Ulaştıran En Güçlü Silah: Sanat

Faşizmin ve savaşın korkunç yüzünü, geniş yığınlara anlatacak en iyi araç sanattır. Sanatın kitlelerle en fazla bağ kurduğu ve en fazla öğretici karaktere sahip olduğu alanın ise sinema olduğu söylenebilir. Nitekim tarihin gördüğü en büyük “örgütleyici” olan Lenin, “Sinema, tüm sanatlar içinde bizim için en önemli olanıdır” diyerek, sanatın ve sinemanın bu yönüne işaret eder. İşte böylesi bir gücü elinde bulunduran sinema, faşizmi ve savaşın acımasızlığını anlatmak konusunda da ulaşılamaz bir yeteneğe sahiptir.

‘Batı sineması’ ise bu alanı, faşizmin ve savaşın teşhirinden çok, ‘Batı’nın haklılığını kanıtlamak ve faşizmin genel teşhirinden kaçmak için kullanmıştır. ‘Hollywood sineması’, Hitler faşizminin anlatıldığı örneklerde bile, faşizmin karakterine değmektense, Hitler’in psikolojik ahvaline vurgu yapmayı tercih eder. Böylelikle ‘Batı Sineması’nda faşizm, ideolojik temelleri olan bir kapitalizm sorunu olmaktan öte, bireysel bir hırs/çıkar eksenine indirgenir.

Faşizmin ve savaşın teşhirinden kaçan Batı sinemasının panzehri ise ‘Sovyet Sineması’dır. Bugün ‘Sovyet sineması’ dediğimiz şey, bir yanıyla faşizm ve savaş anlatısı üzerine örülmüş bir alanı da ifade eder. Buna rağmen ilginç bir şekilde, ‘faşizmin ve savaşın anlatıldığı sinema’ dendiğinde ilk elden akla, 2. Dünya Savaşı’na dair çekilmiş bir takım Hollywood filmi gelir. Oysa ‘Sovyet sineması’ bu alanda açık ara bir üstünlüğe ve Hollywood’la kıyaslanamayacak bir gerçekçiliğe sahiptir.

‘Sovyet sineması’ dendiğinde ise hiç kuşkusuz akla gelen ilk isimlerden biri Elem Germanoviç Klimov olacaktır. Özellikle savaş ve faşizm üzerine bir başyapıt aranıyorsa, burada muhakkak Klimov ve onun en büyük eseri olan “Gel ve Gör”(İdi i Smotri) filmi ile karşılaşılır.

Elem Klimov: “Gel ve Gör”

‘Gel ve Gör’, Klimov sinemasının en önemli parçasını oluşturur. Film, Belaruslu yazar Ales Adamoviç’in “Katya’nın Öyküsü” isimli eserinin sinemaya uyarlanmasıyla hayat bulur. Nazilerin 1943 yılında Beyaz Rusya’da gerçekleştirdiği mezalimin gerçekçi bir anlatımıyla karşılaşırız filmde.

Klimov’un eserleri arasında zirveyi temsil eden hiç kuşkusuz ki “Gel ve Gör” filmidir. Klimov da bu gerçeği görmüş olsa gerek; 1985 yılında çektiği Gel ve Gör’den sonra bir daha film çekmemiştir. Nitekim ölümünden iki yıl önce, 2001 yılında, “film çekmeye ilgimi kaybettim, zira mümkün olan her şeyi yaptığımı hissediyorum” diyerek bunu itiraf edecektir.

Gel ve Gör’de Klimov, Nazilerin adeta birer ölüm makinesi gibi Belarus köylerini yerle bir ettiği, kimsenin sağ bırakılmadığı bir ortamda, bir çocuk olan Floria’nın yaşadığı dramı ve kurtuluş çabasını anlatır. Bu çaba sonucu Floria, Nazilere karşı savaşan partizanlara katılır. Partizan birliği içerisinde genç ve güzel bir kız olan Glasha da vardır. Floria ve Glasha’nın kaderi, kampa düzenlenen Nazi baskınıyla birleşir. Köylere inmek zorunda kalan ikili bir dizi felaketle karşılaşacaktır.

sanat-gozlugu-goze-inmis-perdeyi-kaldirabilir-644902-1.
Faşizmin karanlık yüzünü daha doğru görebilmek adına Klimov gibi sinemacılara ihtiyaç vardır dersek, gerçekçi bir cümle kurmuş oluruz. Zira ‘Klimov sineması’ gerçekçiliğin estetik bir dışavurumudur. Bugün ülkemizde de yükseliş gösteren faşist eğilimi görebilmek ve bir önlem alabilmek için sinemanın ve sanatın gücünden yararlanmak gerekir.

Film, savaşın çirkin yüzünü ve faşizmin en çıplak halini göstermeyi hedeflediği gibi, faşizm belasından kurtuluş yolunu da izleyiciye sunar. Bu anlamıyla, benzer konuları işleyen ‘Batı Sineması’ndan köklü bir farklılık taşır.

Film boyunca savaşın karanlık yüzü ve insanlığın faşizmden kurtuluş umudunu anlatan pek çok imgesel sahneyle karşılaşırız. Hiç kuşkusuz bunlardan biri Floria ve Glasha’nın içinden geçtikleri bataklıktan kurtulmak için verdikleri o amansız mücadeledir. İzleyici için aşırı derecede gerginlik yaratan bu sahnede, adeta bir bela gibi yapışmış ve temas ettikçe insanı yok eden “bataklık” ile “savaş” arasında bir aynılık ilişkisinin kurulduğu söylenebilir.

Filmdeki imgesel sahnelerden biri de, Floria’nın bir kuş yuvasına basarak yumurtaları ve içindeki yavruları öldürmesiyle sonuçlanan trajik olaydır. Burada da yuvanın dağılması ve paramparça edilmesi ile Naziler tarafından dağıtılan ve param parça edilen “vatan topraklarına” imgesel bir gönderme yapılmaktadır sanki. Bu sahne, Yahudi yazar Isaac Bashevis Singer’in “hayvanlar karşısında bütün insanlar birer Nazi’dir” sözünü hatırlatır cinstendir.

Yine partizanları kaybeden Floria ve Glasha’nın yeniden yaşadığı umutsuzluk ve çaresizlik, faşizmden kurtuluş adına adeta tek çarenin “partizanca mücadele” olduğu gerçeğini anlatan başka bir imgedir.

Film boyunca yakın plan yüz çekimlerinin yoğunluğu dikkat çeker. Öyle ki, daha film başlar başlamaz bir Belarus köylüsünün yakın plan görüntüsüyle karşılaşırız. Bu, savaşın birey üzerindeki olumsuz etkisini anlatmak amacı ile kullanılan bir tekniktir filmde. Örneğin kahramanımız Floria, savaşın olumsuz etkilerini sadece psikolojik olarak değil, fiziki yıpranma olarak da yaşar. Film boyunca sıkça yakın planda gördüğümüz Floria, her geçen sahnede biraz daha yaşlanmaktadır adeta. Klimov burada da savaş ve onun insanlık üzerindeki yok edici etkisini imgesel bir dille anlatmayı tercih etmiştir.

Klimov, “Gel ve Gör”de sergilediği gerçekçi ve yalın diliyle, ustalığını konuşturur. Filmde ne abartılı bir komünizm güzellemesi, ne de kuru bir Sovyet propagandası vardır. Zaten ısmarlama film yapmayacak kadar da sistemle arası açıktır. Klimov Sovyet sinemasının önemli bir neferi olarak Sovyet sinemasını dış dünyaya duyururken, içerde de amansızca Sovyet bürokrasisini eleştirir. Nitekim 1964 yılında çektiği ve Sovyet bürokrasisini eleştirdiği “Hoşgeldiniz Giriş İzne Tabidir” isimli filmi yasaklanacak ve yıllarca gösterime girmeyecektir.

“Gel ve Gör”, gerek imgesel anlatımlarıyla ve gerekse gerçekçi ve yalın sahneleriyle, faşizmin ve savaşın karanlık yüzünü göstermeyi hedeflemiş ve bunu başarıyla yapmış bir eserdir. Zira Klimov, sinemayı gerçeklerin kitlelere sanat yoluyla ulaştırılmasının önemli bir alanı olarak görür. Lakin bunu yaparken hiçbir zaman sinemayı bir aparat olarak değerlendirmez.

Klimov bunu yaparken kuşkusuz ki “dünya görüşünün” belirleyiciliğinde hareket etmektedir. Zira o; sömürünün, katliamın, savaşın, acının ve eşitsizliğin dünyasına karşı başka bir dünyadan yanadır. Onun dünyasında acı, gözyaşı ve savaş yoktur.

Klimov, Marx’ın ifade ettiği ve anlamlandırdığı sanat olgusunu kendisine referans aldığını söyler. Onun sinema anlayışını belirleyen şey, elbette ki düşünceleridir. Zaten Klimov’un ön ismi olan ‘Elem’; Engels, Lenin ve Marx isimlerinin baş harflerinden oluşur.

Elem’in “Gel ve Gör”ü, görülemeyen gerçeğin görülmesini hedefleyen ve görmek edimi üzerine kurulu bir paradigmaya yaslanır. Görmek önemli bir mefhumdur burada, zira bugünün Türkiye’sinde olduğu gibi, çoğu zaman bazı gerçekler tüm çıplaklığına rağmen toplum tarafından görülemeyebiliyor. Bu, toplumun açıkça bir görme sorununa sahip olduğu manasına gelir. Bir gerçek tüm çıplaklığıyla gözler önündeyse ve buna rağmen görülemiyorsa orada bir çeşit körlük var demektir.

Jose SaramagoKörlük” adlı romanı için bir röportajında “Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar” diyor. Bugün toplumsal olarak bizde yaşanan da tam olarak budur. Önümüzde duran ve günden güne örgütlenen faşizm ve savaş seviciliği gerçeğine baktığımız halde onu görememek...

Faşizmin karanlık yüzünü daha doğru görebilmek adına Klimov gibi sinemacılara ihtiyaç vardır dersek, gerçekçi bir cümle kurmuş oluruz. Zira ‘Klimov sineması’ gerçekçiliğin estetik bir dışavurumudur. Bugün ülkemizde de yükseliş gösteren faşist eğilimi görebilmek ve bir önlem alabilmek için sinemanın ve sanatın gücünden yararlanmak gerekir. Zira görme konusunda sıkıntılar yaşayan toplumlar için sanat gözlüğü, göze inmiş perdeyi kaldırabilir; şayet Saramago’nun dediği gibi toplum kökten kör olmadıysa...