Seni yeneceğim İstanbul! (Yenemedi)

09.08.2014 00:00 GÜNCEL

İbrahim Tatlıses; ilk filmlerinden birinde, inşaat işçisi olarak geldiği İstanbul’da aç bi-ilaç sokaklarda gezerken, bir lokantanın önünde durup içerideki leziz yemekleri seyre dalar

twitter.com/kurekli_batur - Fahrettin Küreklibatur - kureklibatur@gmail.com

İbrahim Tatlıses; ilk filmlerinden birinde, inşaat işçisi olarak geldiği İstanbul’da aç bi-ilaç sokaklarda gezerken, bir lokantanın önünde durup içerideki leziz yemekleri seyre dalar. Parasız olduğu için seyirle yetinmek zorunda olan İbo, bir anda öfke ve hırsla dolarak Yeşilçam’ın klişeleşmiş şu repliğini söyler; ‘Seni yeneceğim İstanbul!’...
Bu replik zamanla; kırsaldan İstanbul’a göçen ve şehrin büyüklüğü, acımasızlığı, karmaşıklığı ve kalabalıklığı karşısında sudan çıkmış balığa dönen taşralının sloganına dönüşür. Tabii herkes İbrahim Tatlıses kadar şanslı değildir. Onun gibi kazananların hikâyesini vergi daireleri ve gazeteler bol bol yazdı, yazıyor zaten. Biz yenilenlerden birinin, Cemal’in hikâyesini yazacağız.
Karısı ve 2 yaşındaki kızıyla birlikte Muş-Varto’daki köyünden kalkıp İstanbul’a gelmesinin tek nedeni; ailesiyle birlikte daha iyi bir hayat yaşama isteğiydi. İstanbul’a gelince de soluğu kendisi gibi insanların biriktiği ve pek de iyi hayatların yaşanamadığı Gazi Mahallesi’nde aldı. 1 oda 1 salon bir gecekonduya kiracı olarak girip birkaç gün sonra da inşaatlarda çalışmaya başladı. Mahalledeki herkes aynı toprağın ve aynı kaderin insanı olduğu için alışmaları ve komşuluk ilişkileri kurmaları fazla zaman almadı.
Cemal’in İstanbul’da yaşamakla ilgili iki temel prensibi vardı. Birincisi; ne pahasına olursa olsun kızını okutmak, ikincisi ise ne pahasına olursa olsun kendi gecekondusunu yapıp kira ödemekten kurtulmaktı. Kızı henüz küçük olduğu için öncelik evi dikmekti. Bir süre sonra, maaşının bir kısmıyla inşaat malzemeleri alıp evinin bahçesinde stoklamaya başladı. Malzemeleri tamamlayınca da ev için uygun bir yer aramaya başladı. Ancak bulduğu arsalar ya başkaları tarafından çevrilmişti ya da ev yapılamayacak kadar küçüktü. Sonunda evini baraja yakın bir yerde, hiçbir gecekondunun olmadığı bir düzlüğe kondurmaya karar verdi.
Akşam işten geldikten sonra bir süre kızıyla ilgilenip kaçak gecekondusunu inşa etmeye gidiyordu. Gecekodunlar; isimlerine yaraşır şekilde bir gecede bile bitirilebiliyorlardı. Ancak Cemal her şeyle tek başına ilgilendiği için 10 günde dikebilmişti 2 göz odalı gecekondusunu. Tabii henüz evin iç kısımları tamamlanmadığı için kiracı olduğu evde oturmaya devam ediyordu.
Cemal’in İstanbul’a karşı verdiği savaşın ilk çarpışmasının yaşandığı gündü. Üstü başı çimentoya batmış bir şekilde evin kenarında oturmuş, barajı seyrederek sigarasını tüttürüyordu. Arkasını döndüğünde gördüğü dozer ve beraberindeki 10’a yakın zabıtanın neden geldiğini hemen anladı. Biraz ileride de bir panzer bekliyordu. Ne yapacağını şaşırdı. Dozerin önüne atlayıp durdurmaya çalıştı. Yaka paça kenara çekilince bir süre de zabıtalarla boğuştu ama nafile. Göz yaşları içinde yıkımı izlemek zorunda kaldı. Derme çatma evin yıkılması bir dakika bile sürmedi. Kullanılamaz hale gelince, dozer ve zabıtalar Cemal’i moloz yığınlarıyla baş başa bırakıp gittiler.
Cemal inatçıydı. İstanbul’da yaşayacaksa, bir ev sahibi olmak zorundaydı. Kullanabileceği malzemeleri ayırıp molozları temizledikten sonra tekrar başladı yıkılan duvarları örmeye. O arada da belediyeye gidip imar için izin almaya çalışıyordu. Belediyedeki yetkililerden bazıları; seçimlere yakın yaparsa yıkılma ihtimalinin daha az olacağını, bazılarıysa daha az kaçak bir araziye yapması gerektiğini söylüyordu. Ancak o kaçak gecekonduların hemen yanındaki bomboş bir araziye neden ev yapılamayacağını anlamıyordu. Buranın devletin diş gösterdiği, gecekondu bölgesinin gayrıresmi sınırı olduğunu mantığına oturtamıyordu.
Evi ikinci kez bitirmişti. Bu sefer içini bitirmeyi beklemeyecek, ertesi gün eşyalarını toplayıp yerleşecekti. Sabah kontrole geldiğinde evin yine yerle bir edildiğini gördü. Bu sefer daha ince çalışmıştı belediye ekipleri. Aynı bölgede farklı bir araziye, daha küçük bir gecekondu dikti. Onun yıkımı sırasında az daha çatının altında kalıyordu. Cemal, 2 yıl boyunca 5 kez gecekondu yaptı. Devlet, Cemal’in diktiği bütün gecekonduları yerle bir etti. Malzeme alacak parası kalmayınca baraka yaptı. Devlet, Cemal’in barakalarını da yıktı, hatta bazılarını yaktı. Ama yılmıyordu Cemal. İnada bindirmişti meseleyi.
Bir sabah uyandığımızda, mahallenin binlerce polis ve iş makinalarınca kuşatıldığını gördük. Heryerde polisler, yıkım ekipleri, baygınlık geçiren kadınlar ve ağlayan çocuklar vardı. Mahallenin alt bölgesinde, ormana yakın olan kısımlardaki tüm gecekondular yıkılıyordu. Yıkıma direnenlerin evleri, eşyalarını çıkarmalarına bile izin verilmeden birkaç kepçe vuruşuyla yerle bir ediliyordu. İş makinelerinin önüne geçenlerse polisler tarafından coplanıp gözaltına alınıyordu. Komşularımızın evleri yıkılırken bir yandan onlara yardım etmeye çalışıyor bir yandan bizim evlerin de yıkılıp yıkılmayacağını öğrenmeye çalışıyorduk. Bizim oturduğumuz bölgede yıkım yapılmayacaktı.
Cemal de bizim hemen yan tarafımızdaki gecekonduda oturuyordu. Gürültüyü duyunca o da aşağı mahalleye inmiş, olan biteni izliyor bir yandan da hüngür hüngür ağlıyordu. Kendi barakasına bakmaya gerek bile görmedi. Evine döndü. Ertesi sabah, iki bavul ve birkaç çuval eşyayı sırtlanıp, İstanbul’a gelmeye tövbe ederek köyüne geri döndü...
Devletin ekonomik ya da siyasi politikaları nedeniyle köyden kente göç eden insanların çoğunun ilk durağı hâlâ gecekondu mahalleleri. Bunların büyük kısmını ise ‘kaçak’ denilen ruhsatsız, tapusuz gecekondular oluşturuyor. Ancak bu evlerin hepsine elektrik, su ve telefon hatları veriliyor. Resmi ikamet adresi olarak bu evler gösterilebiliyor. Çünkü devlet, ucuz iş gücü ihtiyacını temin ettiği bu insanların, izin verdiği ölçüde ve gayri resmi sınırlar dahilinde buralarda yaşamasına göz yumuyor. Ancak bu alanlar; artan lüks konut talebi nedeniyle değerlenince, buralarda yaşayan insanlar bir anda işgalci konumuna düşüyorlar. Gidebilecekleri hiçbir yer olmamasına rağmen sokağa atılıyorlar. Ya da kentsel dönüşüm denen ‘şehrin yoksullardan arındırılıp burjuvaziye alan açılması’ projesinde olduğu gibi ömürleri boyunca ödeyemecekleri borçların altına sokuluyorlar.