birgün

10° PARÇALI BULUTLU

Şiirin varış noktası hep başkası olmalı

Yeniay Mahvı ile okurla buluşan Okan Yılmaz’dan şimdi de ‘Bu Senin Devrimin’. Yılmaz “Kendi benliğim yazdığım ilk dize için bir başlangıç noktası olabilir, ama şiirimin varış noktası hep bir başkası olmalı” diyor.

KÜLTÜR SANAT 27.01.2022 10:07
Şiirin varış noktası hep başkası olmalı
Abone Ol google-news

Neslihan Su AYDIN

Şair, akademisyen, queer aktivist Okan Yılmaz’ın şiir kitabı Bu Senin Devrimin, Everest etiketiyle çıktı. Yılmaz’la, Artshop etiketiyle çıkan ilk kitabı Yeniay Mahvı’nın ardından gelen ikinci şiir yolculuğunu, şairliğinin ve eserinin hem öncesini hem de şimdisini konuştuk. Bu Senin Devrimin gittikçe yükselen sesiyle, ortaya koyduğu evrenle ve yerle bir ettikleriyle okuyucusunu adeta ablukaya alıyor. Bir nevi şairin “karanlık efsanesi” gibi.

Şiirinin kültürel altyapısından ve bu sentezin nasıl kurulduğundan söz edebilir misin?
Yazı, onunla tanıştığım ilk andan beri, kendimi/kendiliğimi/varoluşumu sınırlandırmadığım, dolayısıyla özgürce hareket edebildiğim, özel açık alan. Bana ait olan her şey bu özel açık alanın içinde. Elbette kamusal hayatta maruz kaldığım her türlü baskıya karşı inat etmek için yaratılıyor bu alan. Bu nedenle, bir kültür nesnesi olarak belli çerçevelerin içinde doğduğumuz ve yetiştirildiğimiz için, bize öteki çizgilerle ilgili sert uyarılar verildiği için yazarken bunlara karşı da inat etmek ve bunu yaparken de yer yer benliğimi üstümden atmak istiyorum. Mutlak bir ses, bir biçim, bir kültür, bir ifade bana yetmiyor. Yazmak için peşine düştüğüm şey ister bir şiirin tamamı olsun, ister sadece bir imge veya bir an, bu alanın içinden yazıma en uygun birimleri çağırıyorum ve ortaya çok katmanlı, çok kültürlü bir yapı çıkıyor. Şiirime veya sevdiğim şiire böyle bakıyorum. Beni tek bir varlığa/imgeye/ifadeye/kültüre inandırmayan, bana yeni birliktelikler teklif eden, böylelikle yeni alanlar açan bir yazıdan bahsediyorum sözün özü. Kimileri için tuhaf olabilir. Ama günün şiirinin bir görevi olacaksa bu, kabul edilmiş kültürleri resetleyip yeni tuhaflar yaratmak olmalı. Gelecek, bu tuhaf zeminde akacak.

Şiirlerinin biçiminde bir kural yok, kitabın bütününün kendine ait bir dengesi var. Eserin bu formu nasıl ortaya çıktı?
Kitaplarımı hazırlarken “belirli zaman diliminde yazılmış, bazıları yayımlanmış ve tercihen beğenilmiş şiirleri toplama”yı düşünmedim. Benim için bir şiir kitabı böyle bir toplamı ifade etmez. Her zaman için bir şiir kitabının belli bir çekirdek etrafında çeperlenmesi taraftarıyım. Buradaki çekirdek ‘iktidar’ kavramıydı. İktidarın özneler üstünde kurduğu pratikleri bireylikten ikili ilişkilere, ailelerden kitlelere doğru görmek ve kazımak istedim. Her ne kadar ‘doğru’ sözcüğünü kullansam da kitabın kendi omurgası içinde dümdüz bir hareket yok. İlk amacım şiirleri kendi içinde bütünleştiren, ancak yan yana geldiklerinde de yeni ve bambaşka bir bütüne çeviren bir hareket yaratmaktı. Bunu yaparken derinlere dalıp yukarılara çıkan, bir noktadan başlayıp döne döne uzaklaşan, sonra aynı döngüyle başladığı yere varan bir hareket. Bir tür ‘yeni nesil queeresk semah’ diyorum buna veya ‘kuralsız ama bir o kadar da kurallı bir düzen’.

Yeni kitapta Yeniay Mahvı’ndan da aşina olduğumuz bir dil var. Okurlarına direkt ‘sen’ diye sesleniyorsun. Yarattığın üslubu anlatabilir misin?
Yaşamın her bilgisine hâkim, dolayısıyla okurunu da bilen, ona yol gösteren, hatta onu daha çok teselli eden, “Bak bunlar benim başımdan geçti, sen de yaşadın, biliyorum, beni oku, iyileşeceksin” diye öğüt veren, hem kendine hem de okuruna yazıklanan, dolayısıyla onunla aynı zeminde buluşmak isteyen gaipten ulu bir ses yaratmadım. Evet, orada bir ‘ben’ var, ama o şairin doğrudan kendi sesi değil. Bir ‘sen’ de var, ama o da okuru değil. Her türlü okumaya, anlam açılımına müsait ve asla tek bir kişiye ait olamayacak sesleri çağırmak istedim. Bu çağırma biçimleri için onca tetikleyici gerekli. Bu da irticalen söyleyişe ve dolayısıyla ilhama varır. Ama bunu sadece ilk dize için kullanırım ve orada bitiririm. Çünkü haddinden fazla dinlersem bu sesi, en sonunda duyduğum şey incecik bir vızıltıyla ‘ben, ben, ben’ olur ve bu ses yazıklanır, dövünür, belleğinin içinden çıkamaz, yeni bir kendilik kuramaz. Yazıya böyle bakmıyorum. Başka oluşları düşünüyorum, o seslerin peşinden gidiyorum. Elbette o yolda bir ‘ben’den yardım alıyorum fakat asgari derecede. Kendi benliğim yazdığım ilk dize için bir başlangıç noktası olabilir, ama şiirimin varış noktası hep bir başkası olmalı. Bunu yapmak için de bir şiiri uzun bir zaman diliminde defalarca yazıyorum. Her çalışma dosyasına tarih düşüp karşılaştırıyorum. Farklı kâğıtlara farklı kalemlerle, telefonumdaki notlara, bilgisayara… Sese de fazlasıyla önem verdiğim için birçok kez okuyorum, başkalarına da okutuyorum. Şiirin ne hissettirdiğini ölçmek için değil ama farklı bir sesten kendi yarattığım sesleri duymak için, aşina olduğum yazıya yabancılaşıp eksiklerini görebilmek için. Metne mesafelenme isteğim de devreye girince bu süreç uzadıkça uzuyor. Kâğıt üstündeki o imgesel yüzleşme hınçla ellerimi, sesimi, zihnimi de yoruyor anlayacağın, hem de en az birkaç ay. Keşke bir kerede yazmayı göze alabilsem, diyorum bazen. Sonra Tomris Uyar’ın ‘Dikkat! Kırılacak Eşya’sındaki anlatıcının korkusunu hatırlayıp vazgeçiyorum: Ya beynime üşüşen imgeleri durduramazsam?

Şiirini tek bir fiille tanımlasan bu hangi fiil olurdu?
‘cihâneyn’ kitabın en sevdiğim bölümü oldu açıkçası. Bunun nedeni de sanırım başından beri tarif ettiğim form/teknik/çok ses arayışının diğer bölümlere göre daha sert şekilde hissedilmesi ve elbette kazımak istediğim ‘iktidar’ olgusu. Burada, birbirine galebe çalmak isteyen iki âşığın ettikleri ve eylenmeleri tıpkı bir düello gibi sahne sahne şiirlerle veriliyor ve şiirlerin arasına mensur parçalar giriyor, harfler koyulaşıyor, büyüyüp küçülüyor, bir anda bir diyalog başlıyor ancak hangi sözün kime ait olduğu hemen belli olmuyor, bir anda bir parantez açılıyor, anlatı kendi yatağında akıp giderken başka bir anlatıyı çağırıyor… Fiillerin bu dramatik aksiyonu yükseltmek için çok önemli bir fonksiyonu var: açılmak. Çünkü kurulan sahne bir anda yıkılabilir, görünen şey bir anda görünmeyebilir, hakikat diye bildiğim şey hayal olabilir, bitirdiğim şey beni en başa götürebilir. Ama tüm bunların hepsi benim kendi yazımı, ruhumu, dürtülerimi kavrayabilmem için. Zaten yaşamlarımız bizi dar geçitlerde sıkıştırmışken kendiliğimizi ve kendiliğimize ait olanları daha da çok kapatmanın hiçbir anlamı yok bence. Tam da bu nedenle, ‘açılmak’.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol

Video haberler için YouTube kanalımıza abone olun

Birgün'e Abone ol