Sinemanın çarklarını yağlamak ya da yağlamamak
Birgün Birgün Birgün Birgün
80’lerden 90’ların ortasına dek Avrupa sinemasında -daha doğrusu Akdeniz kıyılarında- büyük bir durgunluk dönemi yaşandı. İspanya ve İtalya gibi ülkeler neredeyse kendi festivallerine bile film üretemez hale gelmişti -değerli hocam Simber Atay’ın bir ara “İspanyollar San Sebastian Film Festivali’ne katılacak sadece beş film çıkarabildi” diye nasıl dertlendiğini hatırlıyorum. 1970’lerin erotik komedi filmleri, fotoroman kültürü, televizyonun […]

80’lerden 90’ların ortasına dek Avrupa sinemasında -daha doğrusu Akdeniz kıyılarında- büyük bir durgunluk dönemi yaşandı. İspanya ve İtalya gibi ülkeler neredeyse kendi festivallerine bile film üretemez hale gelmişti -değerli hocam Simber Atay’ın bir ara “İspanyollar San Sebastian Film Festivali’ne katılacak sadece beş film çıkarabildi” diye nasıl dertlendiğini hatırlıyorum.

1970’lerin erotik komedi filmleri, fotoroman kültürü, televizyonun yükselişi, video teknolojisinin evlere girişi gibi unsurlar sağcı politikalarla birleşince ortaya çıkan toplumsal coğrafyanın bu anlatı krizinde nasıl büyük rol oynadığını, zaten bir türlü Yeşilçam kalıplarından sıyrılıp sağlıklı bir sektörel gelişime yönelemeyen sinemamızın kapkara 12 Eylül atmosferinde düştüğü trajik durum sayesinde bizzat kendi ülkemizden biliyoruz. Diktatör Franco’nun ölümünden sonra (1975) sansürün kalkmasıyla yaşanan büyük rahatlamanın İspanyol sinemasında uzun süre karşılığını bulamaması gibi örneklere bakılırsa toplumsal dinamikler 2+2=4 kesinliğiyle işlemiyor gerçi, ama aynı yıl Pasolini gibi bir sinema dehası Roma’da faşistler tarafından dövülerek öldürüldü. Takip eden Reagan-Gorbachev-Thatcher-Özal dünyasının olumsuz etkileriniyse bugün bile hissediyoruz.

Bu haftanın filmlerinden Notti Magiche/Büyülü Geceler, İtalyan sinemasının 1990 yılındaki perişan halini anlatıyor. Bir yarışmada dereceye giren üç genç senarist, bir ay boyunca Roma’da sinema endüstrisinin bağırsaklarında dolanıp duruyorlar. Bu bir ayın hikâyesini, ünlü bir yapımcının öldürülmesine yönelik soruşturma sırasında senaristlerin ifadeleri üzerinden izliyoruz. Romalı zengin bir ailenin depresif kızı Eugenia, taşralı seks delisi Lucian ve şaşkın oto-didakt Antonio ile birlikte dolandırıcı yapımcıları ve yaratıcılıktan uzak yönetmenleriyle anlatı kalitesinin yerlerde süründüğü bir yozlaşma ortamında dolaşıyoruz. Filmin fonunda akan 1990 FIFA Dünya Kupası da İtalya’nın bir ‘kaybeden’ olarak portresini tamamlıyor -Maradona’nın golüyle Arjantin İtalya’yı yeniyor.

Bir türlü susmak bilmeyen çok sayıda karakteriyle Büyülü Geceler, Robert Altman’ın eğlenceli bir hikâyeyle Hollywood’un bağırsaklarında dolaşarak sinema piyasasının insan düşmanı doğasını gösterdiği 1992 tarihli filmi The Player/Oyuncu’yu anımsatıyor. Ama iki anlatı arasında çok önemli bir fark var: Oyuncu’da Hollywood çarklarının hiç durmadığını görüyorduk; Büyülü Geceler’de ise, İtalya’ya yakışır bir gerçekçilikle, çarkların durumunun ne kadar berbat olduğu anlatılıyor.

1995’ten itibaren, yani doğumunun 100. yılından bu yana sinema yeni ve verimli bir döneme girmiş gibi görünüyor. Nicelik ve nitelik bakımından yine kriz dönemlerine rastlıyoruz ama hiç değilse artık sinemanın bu çarklara bağımlı olmadığını kanıtlayan çok sayıda yönetmen var. Biz göremeyeceğiz ama gidişata bakılırsa sinema 200. doğum gününü bu bağımsız anlatılarla kutlayacak.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız