Google Play Store
App Store

Sırbistan’daki göstericiler Meclis’in feshini ve seçim talep ediyor. Ne güçlü bir sol partiye ne de sağlam sendikal altyapıya sahip olan hareket nasıl dönüştürebilir?

Sırbistan’daki protestoların gösterdiği; Ablukalardan sandığa: Çıkarılacak dersler

Lela Vujanić 

Son altı ayda Sırbistan’da, Novi Sad tren istasyonundaki sundurmanın çökmesi sonucu on altı kişinin hayatını kaybetmesiyle başlayan, öğrencilerin öncülük ettiği kitlesel ve taban örgütlü protestolar gerçekleşti. Hareket taktiksel olarak çeşitlilik gösteriyordu. Üniversiteleri ve liseleri, yolları ve köprüleri, hatta ulusal yayın kuruluşunu ablukaya aldı. Sırbistan tarihinin en büyük gösteri ve buluşmalarını düzenledi. Sendikalarla işbirliği kurdu, farklı sektörleri bir araya getirdi, halk meclisleri ve grev seferberlikleri inşa etti. Sırbistan’ı bir baştan bir başa yürüdü, Avrupa’nın yarısını kat etti.

Şimdi hareket, Meclis’in feshedilmesini ve erken seçimlerin yapılmasını talep ediyor. Peki bu aşama bir son mu, yoksa yeni bir başlangıç mı? Ne güçlü bir sol partiye ne de sağlam bir sendikal altyapıya sahip olan böyle bir hareket, enerjisini toplumsal çoğunluğun yararına olacak somut siyasi kazanımlara — seçim yoluyla ya da başka yollarla — nasıl dönüştürebilir?

Önümüzde birçok sorun var. Bunlardan biri, Sırbistan anayasasına göre seçimlerin, şimdiye kadar kurumsal işleyişi yeniden sağlama amacıyla yetersiz ilan edilen kişi — cumhurbaşkanı — tarafından ilan edilmesi gerekliliği. Diğer bir mesele ise, öğrencilere destek veren çeşitli grup ve bireylerden oluşan enformel bir “toplumsal cephe” yaratılması ve bunun seçim kazanabilecek bir listeye dönüşebilmesi. Diyelim ki cumhurbaşkanı seçim çağrısı yaptı ve öğrenciler böyle bir cephe oluşturmayı başardı, peki bu, bugüne dek inşa edilen geniş halk hareketi ve paralel yapılar için ne anlama geliyor? Başka bir deyişle, altı aylık mobilizasyonun ardından elimizde ne var ve siyasi tahayyülümüzü ve pratiğimizi daha da ileri taşımak için yeterince gücümüz var mı?

HESAP ZAMANI

Genel bir yorgunluk, hatta tükenmişlik, her yerde hissediliyor. Bu öğrencilerde, meclislerde, grevcilere, her gelir grubundan emekçide, öğretmenlerde ve akademisyenlerde de geçerli. Özelleştirme tehdidi altındaki kamu eczacılarında ve güzergahları artık sık sık değişen - öğrenci veya hükümet yanlısı engellemeler nedeniyle- Belgrad belediye otobüsü şoförlerinde bile hissediliyor ki, artık nereye gittiklerini bile bilmiyorlar.

Öğrenciler ve öğretmenler için sürdürülen ablukalara halkın yaptığı bağışlar da eskisi kadar cömert değil. Birçok küçük esnafın cirosu düşerken, serbest çalışanların işleri azalıyor. Ve hayır, bu yalnızca ablukaların sonucu değil: Sırbistan’da yaşam maliyeti uzun süredir ortalama gelirleri aşıyor ve enflasyon Avrupa’nın en yüksekleri arasında. Yalnızca protestolarda aktif olan öğretmen ve akademisyenler değil, birçok kişi maaşını alamamış durumda. Altı aydır ilerlemeye devam ediyoruz, ya da popüler bir sloganla ifade edersek, “gaz veriyoruz”. Maddi olarak buna en azından bir nebze dayanabilenler için bu, hayatı askıya almak anlamına geldi — ve şimdi hesap ödeme zamanı geldi. En azından genel hissiyat bu yönde.

Rakamlarla bakıldığında, abluka ve protestoların belirgin siyasi zaferler getirmediği söylenebilir. Öğrencilerin temel taleplerinden hiçbiri — Novi Sad tren istasyonu felaketi için hesap sorulması dahil — tam anlamıyla karşılanmadı. Evet, başbakan istifa etti ama yerine hemen yenisi getirildi. Belgrad’daki Sava Köprüsü’nün yıkılması ve Belgrad Waterfront projesi gibi birçok kenti yok eden “kent kıyım” ve “kalkınma” projesine karşı küçük, tek konulu yurttaş protestoları da sonuçsuz kaldı. Bu projeler Belgrad’da ve ülke genelinde tüm hızıyla devam ediyor. Hükümet ise (kamu) üniversiteler üzerinde yasal baskı kurarak ve protestocuları adli takibe alarak gücünü daha da pekiştiriyor.

Ama öte yandan bakıldığında, yepyeni bir dünya ve bu dünya içinde yeni bir siyaset biçimi belirdi: yatay, doğrudan demokratik, abluka ve grev taktiklerine dayalı, daha fazla sendikalaşmaya ve emek mücadelelerine açık bir siyaset. Bununla birlikte, kuşaklar arası dayanışma, empati ve şiddetsizlikle biçimlenmiş yeni bir kültür ortaya çıktı.

Sosyoloji yüksek lisans öğrencisi ve blokajlara katılan Ivana Kovačević şöyle diyor: “Aslında en radikal olan, talepler değil — onlar temsili ve liberal-demokratik çerçevede kalıyor — esas radikal olan örgütlenme biçimi. Plenum modeli (kolektif meclisler) öğrenciler arasında çok kolay kök saldı çünkü bir sorunla karşılaştığımızda eşit olduğumuzu ve birlikte karar almamız gerektiğini düşünmek adeta içgüdüsel.” Öğrenciler bu yapının, mücadelelerinin sahiplenilmesini engellediğini ve aynı zamanda insanları fiziksel olarak bir araya getirerek bir topluluk hissi oluşturduğunu fark ettiler.

Bu yeni kültür üniversite binalarıyla sınırlı kalmadı. Mart ayında yayımlanan “Sırbistan Halkına Mektup” başlıklı metinle öğrenciler “herkesin meclisleşmesi” çağrısında bulundu. Halka, kendi yerellerinde doğrudan demokratik halk meclisleri (Zbor) kurmaları ve böylece egemenliği yeniden halka kazandırarak ülkenin geleceğine dair kararları kendilerinin alması çağrısında bulundular. Nasıl ki 2024’ün sonlarında üniversite ablukaları yayılmışsa, halk meclisleri de ülke çapında çoğalmaya başladı. Birçoğu hala aktif ve kendi hedefleri, çalışma grupları, eylem planları, mitingleri ve kamu forumları var. Ayrıca aralarında işbirlikleri de oluşmuş durumda.

Yakın zamanda bir diğer önemli eşik ise 1 Mayıs protestosuydu. Bu eylem öğrenciler ve beş ulusal sendika tarafından ortaklaşa düzenlendi. Öğrenciler ilk kez işçi sorunlarıyla Novi Sad istasyon faciasını doğrudan ilişkilendirdi. Bu olay yalnızca yolsuzluk karşıtı bir mesele değil, bir öğrenci temsilcisinin de belirttiği gibi “on yıllardır süren bir ekonomik ve toplumsal çöküşün sonucu, en çok da emekçilerin zarar gördüğü” bir durumdu. Hükümetin kontrolünde ve bölünmüş olan sendika sahası için 1 Mayıs tarihi bir an oldu. Sendikalar ve öğrenciler bu gün vesilesiyle yeni bir toplumsal sözleşmenin önkoşulu olarak görülen İş Yasası ve Grev Yasası değişiklik taslaklarını hazırladılar.

KIZIL KORKU

Halk meclisleri ve sendikalarla işbirliği, muhalif medya kanallarını dolduran liberalleri pek memnun etmedi. Bu kesim uzun süredir hayalini kurdukları, seçilmemiş uzmanlardan oluşan bir hükümetin kurulması için hevesle (ancak başarısız bir şekilde) çaba gösteriyor. Sırbistan’da sol, diğer birçok post-komünist ülkedeki gibi zayıflatılmış durumda olsa da, Radikal Sol Parti (PRL) dahil olmak üzere küçük ama kararlı sol ve anarşist-sol örgütlerden oluşan canlı bir yapı mevcut.

Gerçek bir “kızıl korku” atmosferinde bu gruplar, hem iktidar yanlısı tabloidlerde hem de muhalif liberal medyada, öğrenci hareketinin içine sızmış Khmer Rouge ya da Bolşevik ajanlar gibi hedef gösteriliyor. Korku, kurdu olduğundan büyük gösterir: sol grupların etkisi ve sayısı abartılıyor. Liberal yorumcular, özellikle Belgrad Felsefe Fakültesi’nden “hükümet değişiminin ötesinde” “sistemsel değişim” talep eden öğrencilere de saldırdı. Gerçekte PRL ve diğer gruplar, başından beri öğrenci plenumlarının savunduğu ilkeye — yani siyasi partilerin ve diğer örgütlü yapıların müdahale etmemesi gerektiğine — sadık kaldı. Bu tutum esasen, geçmişte kitlesel muhalefet protestolarının sonunda yalnızca daha büyük bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk yarattığı deneyimlere dayanıyordu.

PRL başkanı Milena Repajić şöyle diyor: “İdeolojik olarak bize yakın olan açıklama veya eylemleri kamuoyunda destekledik, ama bunun ötesine geçmedik — harekete takılıp kalmadık. Ana akım liberal partiler, bir öğrenci ya da halk hareketi başladığında nasıl davranacaklarını bilmiyorlar; böyle bir hareket içinde nasıl var olacaklarını bilmiyorlar.”

Sol gruplar öğrenci ablukalarına saygılı bir şekilde yaklaşırken, sol fikirler de öğrenci hareketinin içinden, bireylerden çıktı. Kovačević şöyle diyor: “Bu fikirler bizim toplumumuza yabancı değil — neoliberalizm zaten burada sağduyu gibi algılanmıyor.” Bu fikirler kendiliğinden ortaya çıktığında, insanlar bunları kolayca sahiplendi. Geniş sol ise geçmişte genellikle dar bir biçimde, küçük bir örgüt gibi davranarak fikirlerini dayattı ve bu da dirence neden oldu. Fikirlerin zorla dayatılmaması ve başkalarının denetlenmemesi, sol fikirlerin daha net bir şekilde ortaya çıkmasına ve öğrenciler tarafından benimsenmesine imkan verdi.

ÇIKIŞ STRATEJİSİ

Hükümetin baskısı, liberal muhalefetin teknokratik bir devralma için sürekli baskı yapması ve genel yetişkin nüfusun öğrencileri mitolojik bir kurtarıcı olarak görmesi, ve tamamen gerçek dışı beklentilerle karşı karşıya kalan öğrenciler, manevra yapabilecekleri fazla bir alan bulamadılar.

Halk meclisleri ve öğrencilerin sendikalarla kurduğu işbirliği devrimci bir pratik sunuyor; ancak bu pratik oldukça kırılgan, zaman, kaynak ve uzun vadeli örgütlenme çabası gerektiriyor. Vincent Bevins’in If We Burn kitabında vardığı temel sonuca uygun olarak — siyaset boşluk sevmez — öğrenciler bu boşluğu başkalarının doldurmasını önlemek adına toplumsal cepheyi oluşturmayı başlattılar. Peki bu hareketin enerjisi gerçekten bir seçim listesine dönüşebilir mi? Seçim ufku, ablukalarda kazanılanların gerisine düşmek mi demek? Devrimimiz elimizden mi alınacak?

Ülke tarihinde, 1945 seçimlerini kazanan ve sosyalist devrimi gerçekleştiren Yugoslavya Komünist Partisi öncülüğünde kurulan gerçek bir (faşizm karşıtı) Halk Cephesi örneği mevcut. Ancak bugünkü koşullar tamamen farklı ve böyle bir örgütsel omurga artık yok.

Ayrıca, 1968 sonrası dönemde solun küresel ölçekte uyguladığı stratejilerin çoğu zamanla geçerliliğini yitirmiştir. Sosyolog Cihan Tuğal, yenilgiye uğrayan üç stratejiyi analiz etti: yeni sosyal hareketler, anarşist-özerk ayaklanmalar ve popülizm. Ancak, yenilgilerine rağmen, bu stratejilerin ruhunun bir kısmının yeni bir sınıf temelli örgütlenmeye dahil edilmeli. Bu, Sırbistan bağlamına nasıl çevrilir? Bir parti kadrosu olarak örgütsel altyapı kurmaya kendini adamış Repajić, öğrenci öncülüğündeki yaklaşımda sol adına birçok kazanım görüyor.

“Bugün içinde bulunduğumuz durumda, yani herhangi bir örgütlenmeye karşı derin bir güvensizliğin olduğu, siyasi hayata katılımın oldukça pahalıya mal olduğu ve yalnızca burjuva orta sınıfına açık olduğu bu koşullarda, doğrudan demokratik örgütlenmenin gerçekten değeri var. Bu kez önemli sayıda insan siyasete katıldı — ve bu artık geri döndürülemez.”

Öğrenciler öncülüğünde kurulan Toplumsal Cephe ve örgütlenme meselesine dair konuşan Repajić, hareketin en başından beri heterojen olduğunu ve bu nedenle doğrudan bir siyasi örgütlenme beklenemeyeceğini kabul ediyor: “Ama yine de, toplumsal cephe kurmak önemli çünkü daha önce var olmayan mücadeleler arası bağlar kuruluyor.”

Repajić’in üyesi olduğu, zorla tahliyelere, borç köleliğine ve konut politikalarına karşı mücadele eden Çatı Hakkı Ortak Eylemi adlı örgüt şimdi başka meclislerle, sendikalarla ve öğrenci hareketiyle temas halinde. “Artık temas kurduk, meclisler kurduk, birbirimizle irtibat halindeyiz, bu bir yere varabilir. Bu düzeydeki siyasi aktivasyon geri döndürülemez. İktidar partisi de bunun farkında, muhalefet de. Bu yüzden öğrenci hareketi sürekli saldırı altında.”

Öğrencilerin sıkça dediği gibi, yaptıkları birçok şey ilk kez yapılıyor. Yalnızca kamuya ait ve kamu tarafından yönetilen hizmetleri korumak değil, sendikalar dahil birçok örgütü yeniden icat etmemiz gerekiyor. Ayrıca abluka sürecinde doğan paralel dayanışma yapılarının desteklenmesi, güçlendirilmesi şart. Protestolara ya da meclislere katılamayan, temizlik sektöründe kayıt dışı çalışan bir arkadaşım gibi, zaman ayıramayan grupların da dahil edilmesi için özel çaba göstermeliyiz.

Bazı çabalar seçim dışı yollarla, bazıları ise kamu mevzuatı ve finansman gerektirir. Uzun vadede “gaz vermeye” devam etmemiz ama aynı zamanda bu süreci daha yapısal, sürdürülebilir ve gelecekteki saldırılara dayanıklı hale getirmemiz gerekiyor. Seçimlere odaklanmak bazıları için hayal kırıklığı yaratabilir, liberal demokrasinin krizi bağlamında. Ama belki bu ikisi birbirine zıt değildir. Sırbistan’ın protesto hareketi, kendi örgütsel çerçeveleriyle hem seçim kurumsallığı içinde hem de dışında işleyebilir.

Jacobin’den çeviren Özge GÜNEŞ