Google Play Store
App Store
Siyasallaşan yargı ve tasarlanmış dezenformasyon

Turan Taşkın Özer - İstanbul CHP Milletvekili, TBMM Adalet Komisyonu Üyesi 

Türkiye’de hukuk sistemi uzun süredir Anayasal sınırlarla değil, siyasi hedeflerle şekilleniyor. Hukukun üstünlüğü ilkesi, evrensel insan hakları standartları ve anayasal güvence altına alınmış temel hak ve özgürlükler, iktidar eliyle adım adım aşındırılıyor. Anayasa’nın temel ilkeleri; ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, savunma hakkı ve masumiyet karinesi gibi haklar, bir vatandaş için artık yalnızca birer hak değil, aynı zamanda “iktidarla karşı karşıya gelme” gerekçesi hâline geliyor.

Son yıllarda yaşanan çok sayıda siyasi soruşturma, dava ve gözaltı operasyonu, bu gerçekliğin sahadaki izdüşümüdür. 19 Mart günü başlayan süreç de bu hak gasplarından bağımsız değildir. İktidarın siyasallaşan yargı üzerindeki kontrolünün ulaştığı sınırları, neredeyse her hafta tanıklık ettiğimiz yeni operasyonlarla görmekteyiz. Belediye başkanlarından danışmanlara, şoförlere kadar uzanan tutuklama dalgaları, avukatların yalnızca mesleki faaliyetleri nedeniyle hedef alınması, “etkin pişmanlık” adı altında kamuoyuna servis edilen temelsiz ve çelişkili iddialar; hepsi hukukun değil, siyasetin kurguladığı bir senaryonun parçalarıdır.

Bu süreçte üzerinde özellikle durulması gereken bir başka gerçek daha vardır: Gün aşırı tekrarlanan “bağımsız ve tarafsız yargı” söylemiyle, aslında hukuki meşruiyetten yoksun bir sürecin kamuoyuna meşru gösterilme çabası. Oysa bu tür tekrarların altı boştur; halkın adalet duygusunu hiçe sayan bir düzende ne bağımsızlıktan ne tarafsızlıktan söz edilebilir.

***

İBB’ye yönelik başlatılan ve kamuoyunda “İBB soruşturması” olarak bilinen bu kumpasın amacı, kamu kaynaklarının denetlenmesi değildir. Asıl hedef, İstanbul halkının zihnine sinsice “yolsuzluk” algısını yerleştirmektir. Ancak toplum, bu mühendislik çabasını kısa sürede fark etmiş, bu niyetin gerçeklerle bağdaşmadığını anlamıştır. Bu farkındalık, iktidarın yıllardır inşa etmeye çalıştığı algı duvarlarında büyük çatlaklar oluşturmuştur.

Ne var ki, bu algıyı diri tutmak için medya organları, sosyal medya trolleri ve organize içerik ağları eşzamanlı şekilde devreye sokulmuştur. Ancak tüm bu eşgüdümlü çabalara rağmen, bu büyük iletişim operasyonu siyasi kumpasın üzerini örtememiştir. Toplumun geniş kesimleri, yaşananların yolsuzlukla ilgili olmadığını, asıl amacın seçimle gelmiş bir büyükşehir belediye başkanını, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhurbaşkanı adayını, yani iktidarın karşısındaki en güçlü rakibini devre dışı bırakmak olduğunu görmüştür. İktidarın elindeki tüm propaganda aygıtları bile bu gerçeğin üstünü örtememiştir.

İşte tam da bu noktada, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un görevden alınmasının zamanlaması dikkat çekicidir. Zira kamuoyunun ikna edilememesi, sadece sözde soruşturmanın başarısızlığını değil, aynı zamanda iktidarın tüm propaganda mekanizmasının da iflas ettiğini gözler önüne sermektedir. Devletin iletişim aygıtlarıyla yönetilen algı operasyonları bile halk nezdinde inandırıcılığını yitirmiştir.

***

Bu durum, iktidarın kendi anlatısına olan güvenini de yitirdiğini göstermektedir. Kaldı ki propaganda araçları, gerçeğin karşısında artık direnememektedir. Dezenformasyonun bir kamuoyu şekillendirme aracı olarak kullanıldığı bu süreçte, gerçekler kâğıda sığmayan bir dirençle kendini göstermektedir. Sarayın kaleminden çıkan her cümle, sadece adalet terazisini değil; aynı zamanda algı mühendisliğinin başarısızlığını da tartmaktadır. Zira gerçekler algı mühendisliği ile tartılamaz.

Bugün Türkiye’de yurttaşların büyük kısmı, iktidarın yargıyı bir araç olarak kullanarak muhalif sesleri bastırmaya çalıştığını net biçimde görmektedir. Bu, sadece adaletin yara alması değil; demokrasinin temel ilkelerinin de ortadan kalkması demektir. Siyasal hesaplarla yürütülen sözde yargı süreçleri, yalnızca bireylerin değil; toplumun bütününün hukuka olan güvenini sarsmaktadır.