birgün

2° PARÇALI AZ BULUTLU

BİRGÜN PAZAR 02.01.2022 08:23

Siyasetin ve kurumların sefaleti

“Enflasyon hedeflemesi rejimi”ne 2022 yılında da devam edilecekmiş! Enflasyon hedeflemesi, enflasyonun birkaç puan üzerinde nominal faizler vermek demektir. Bu da reel faizlerin pozitif olması anlamındadır.

Siyasetin ve kurumların sefaleti

Yazımın başlığını önce “2021’den 2022’ye devreden sorunlar” olarak atmıştım. Yazıyı tamamlayınca, herkesin en büyük sorun olarak gördüğü ekonomiden ziyade kurumların ve siyasetin sefaleti üzerine yoğunlaştığımı gördüm. Gerçekten de sorunların başına AKP iktidarının kendisini yazmak gerekir. 1950 sonrasının en uzun kesintisiz (2018’den sonra dıştan takviyeli) tek parti iktidarı dönemidir bu. Dolayısıyla 2021’den 2022’ye devreden temel sorunumuz, faşizan bir dinci iktidarın hâkimiyetini sürdürmekte oluşudur.

Bu hâkimiyetin seçmen tabanı bakımından zayıflıyor olması bile hayra alamet olmayabiliyor; iktidarı devretmemeye programlanmış bir siyasi heyetin hileye, desise ve zorbalıklara daha kolay kapı araladığı görülebiliyor ama buradan yanlış sonuç çıkarılmamalı. İktidarın yolsuzluk ve hukuksuzluklarını, samimiyetsizliğini, emek düşmanlığını teşhir ederek onun toplumsal tabanını daha da geriletmek, onu giderek yalnızlaştırmak ve yenilgiyi kabule zorlamak bugünkü toplumsal/siyasal muhalefetin önceliği olmak zorundadır.

KURUMLARIN SEFALETİ

2021’den devredecek sorunların başında kurumların güvenilmezliği geliyor; ilk iki sırayı da TCMB ve TÜİK’in aldığı görülüyor.

TCMB yılın son üç ayında ama özellikle son 10 gününde, güvenilmezlik rekorları kırmayı başardı. 20-21 Aralık gecesi operasyonundaki rolü bakımından TCMB’nin artık teknik bir kurum olmaktan çıkıp siyasetin emrine girdiği tescillendi ama bununla yetinmeyeceği, 2021 yılı performansını aşabilecek hamlelere hazırlandığı anlaşılıyor. İşte size TCMB’nin 29 Aralık 2021 tarihli “2022 Yılı Para ve Kur Politikası” raporunun “Temel Çerçevesi”:

“1. TCMB’nin temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir. Hükümetle birlikte belirlenen orta vadeli enflasyon hedefi yüzde 5 olarak korunmuştur. Para politikası, enflasyonu bu hedefe kademeli olarak yaklaştıracak şekilde oluşturulacaktır”.

Milli paranın istikrarını ve ona bağlı olan fiyat istikrarını korumanın tam tersi kararlara imza atan bir kurumun temel amacı gerçekte bu metinde yazılanlar olabilir mi?

Ama daha anlaşılmaz olan şey şudur: Tüm resmi belgelerde 2022 yılı TÜFE öngörüsü yüzde 9,8’dir. Peki, bu yüzde 5 enflasyon hedefi de nereden çıkıyor? Yoksa “çoktan seçmeli” veya “açık büfe” hedefler dönemine mi girildi? Birileri, “bu orta vadeli hedef, 2022 hedefi değil” diyerek soruyu savuşturmaya kalkarsa, ona verilecek yanıt zor değil. Orta vadeye bakmak için Orta Vadeli Program’dan iyisi mi olur? Oradan bakarsak TÜFE hedefleri 2023 için yüzde 8,0 ve 2024 için de yüzde 7,6! Yani TCMB’nin yüzde 5’i gene açığa düşüyor. Gerçi Türkiye koşullarında üç yıl sonrası (çok) uzun vadedir ama sakın TCMB’nin orta vadesi 2030’ları filan içeriyor olmasın?

Bu maddeyi geçelim ama TCMB raporunun daha eğlenceli 2. maddesinden okuyucuları mahrum etmeyelim:

“2. 2022 yılında, enflasyon hedeflemesi rejiminin fiyat istikrarını sürdürülebilir bir zeminde oluşmasını sağlayacak şekilde uygulanmasına devam edilecektir.”

Demek ki neymiş? “Enflasyon hedeflemesi rejimi”ne 2022 yılında da devam edilecekmiş! Enflasyon hedeflemesi, enflasyonun birkaç puan üzerinde nominal faizler vermek demektir. Bu da reel faizlerin pozitif olması anlamındadır. IMF’nin çok sevdiği bu yöntemi AKP iktidarı da kendi “cilalı ekonomi döneminde” iftiharla uygulamıştı.

Peki, 2022’de böyle bir uygulama var mıdır? 2022 yılının Naci Ağbal’ın TCMB Başkanlığı’nda geçen ilk üç ayında vardır. Sonrasında da yüzde 19 düzeyindeki politika faizini hemen indirmekten çekindikleri için üç ay kadar daha faiz düzeyi (baskılanmış) TÜFE düzeyinin üzerinde göründü. Temmuzda daha büyük bir manipülasyonla TÜFE yıllık yüzde 18,95’e takılmış gibi sunuldu. Daha sonrasını kurtaramayacakları için (nitekim ağustosta TÜFE yüzde 19,25 ilan edilecektir) bu defa TCMB Başkanı Kavcıoğlu eski sözünden dönerek “bundan böyle çekirdek enflasyonun dikkate alınacağını” açıkladı ama Saray talimatıyla eylülde bu sözden de cayılarak politika faizi çekirdek enflasyon falan dinlemeden indirilmeye başlandı. Özetle, yılın ikinci yarısında negatif reel faizler dönemine geçildi ve olsa olsa bir “tersine enflasyon hedeflemesi” (böyle bir şey olabilirse) uygulanmış oldu!

Şimdi TCMB bize “enflasyon hedeflemesine devam edilecektir” derken aslında bizim aklımızla alay etmiş oluyor ama sakın daha kötüsüne yol açıp kendi kurumunu bir alay nesnesi haline getirmiş olmasın? Kamu ekonomisinin bütün diğer kurumlarından daha fazla bir güven kurumu olması gereken Merkez Bankası’nı bu duruma düşürmeye kimsenin hakkı olmamalıdır da denilebilir tabii.

TÜİK VE DİĞERLERİ

TÜİK’in durumu ve ürettiği verilerin yol açtığı tahribat daha iç karartıcı aslında. Yanıltıcı/güvenilmez istatistiki verilerle iktidarın siyasi emelleri doğrultusunda toplumun aldatılması, meselenin toplumsal boyutu gibi duruyor ama bunu aşan sonuçları var. Ekonomideki tüm karar alıcıların, işleri ekonomiyi incelemek olan iktisatçıların yanıltılmasını bir yana koysak bile, asgari ücretten başlayarak toplumdaki tüm gelir kategorilerinin açık veya örtük olarak, en azından kısmen endekslendiği enflasyon verilerinin TÜİK tarafından üretiliyor olması, güvenilir bir kuruma olan ihtiyacı yaşamsal öneme taşıyor. Değerli meslektaşımız Aziz Çelik’in dediği gibi, TÜİK bu yönüyle en büyük işveren konumunda bulunuyor. Başka deyişle, enflasyon istatistikleri doğrudan doğruya birincil ve ikincil bölüşüm ilişkilerini belirleyici nitelik kazanıyor.

2021’den 2022’ye aktarılacak ekonomik sorunların başında yeni yıla devredecek enflasyon stokunun boyutu geliyor. Bunun ilk verisini 3 Ocak Pazartesi günü TÜİK’ten öğreneceğiz. Gerçeğin ne kadarını öğrenebileceğiz ayrı konu; ama “içerden” bilgi alabilenler aralık ayı TÜFE’sinin çift haneli geleceğini yazıyorlar. Gerçi TÜRK-İŞ’in aralık ayı gıda enflasyonu verisinin yüzde 25,7 (yıllık yüzde 55) oluşuna bakar ve yakın zamana kadar bunun TÜFE’yle yakın paralellik içinde olduğunu hesaba katarsak, TÜİK’in aralık TÜFE’sinin de yüzde 15’in altında kalmaması gerektiğine hükmedebiliriz. Her durumda, yıllık TÜFE’nin 2021 için artık yüzde 30’un altında açıklanması zor gözüküyor. Devredecek enflasyon sorununa ÜFE-TÜFE farkından gelecek yansımaları da eklemek gerekiyor. Kaldı ki kur artışları kaldığı yerden devam ediyor.

Peki diğer kurumlar ve siyasetçiler daha mı iyi? Cumhurbaşkanı’na bağlı kurullar, başkanlıklar vs. konusunda zaten ne Meclis ne toplum yeterince bilgilendiriliyor. Bakanlıklara gelince, Cumhurbaşkanı’nın memurları/sekreterleri konumundaki bakanların Erdoğan’ın gözüne girmek için canla başla çalıştıkları görülüyor. İçişleri ile Hazine ve Maliye Bakanlarının performansları özellikle göz dolduruyor. İçişleri Bakanı, “Biz kendimiz yapmıyoruz; bize yaptıran Allah’tır” diyerek, İBB’ye operasyon düzenleyerek diğerlerini fersah fersah solluyor.

Hazine ve Maliye Bakanı, Ahmet Hakan’ın 29 Aralık programında, dolar-TL kurunu 18’den 12’ye indirmeseydik, 450 milyar dolar dış borç x 6 TL hesabıyla ekonomiye 2,7 trilyon TL ek yük binerdi diyebiliyor. Peki ama pek Sayın Bakan, bu hesabı 15 Eylül ile 30 Aralık bakımından yaparsanız 1 doların TL karşılığının 4,6 TL arttığını, buna göre ekonomiye 2,1 trilyon TL yük bindirdiğinizi de söylemiş olmuyor musunuz? Kamunun dış borcu+dövize endeksli iç borcu toplamı üzerinden hesapladığınızda dahi Hazine’ye yaklaşık 650 milyar TL yük yüklediğinizi; ayrıca TL mevduatları dövize endeksleyerek Hazine’ye 2022’de asgari 200 milyar TL daha yük bindireceğinizi, tüm bunların halkın sırtından karşılanacağını da açıklayıverseydiniz bari. (Şu da eksik kalmasın: Bu 850 milyar TL ek yük, 2022 bütçesinin yarısına, vergi gelirlerinin üçte ikisine denk geliyor).

CUMHURBAŞKANLIĞI

Cumhurbaşkanlığı da boş durmuyor tabii. Merkez Bankası Başkanı ile Hazine ve Maliye Bakanı (ve yardımcılarının/kadrolarının) değişimlerine/politikalarına müdahalelerinden arta kalan mesailerinde, “Cumhurbaşkanı’mız” ülkeye yeni hedefler göstermekten geri kalmıyor. Örneğin Türkiye’yi dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi arasına sokabilmek azmini sürdürüyor; ki GSYH büyüklüğü bakımından G-20’den dahi fiilen düşmüş (ama henüz resmen dışlanmamış) bir ekonominin sorumlusu olarak bunu iddia edebiliyor olması, her türlü takdire şayandır. Elbette beynelmilel şöhret sahibi bir siyasetçiden “ilk 20’de kalmak için çabalamak” gibi siyasi oportünitesi olmayan bir hedefle yetinmesini bekleyemezsiniz; elin oğlunun işi gücü yok “Türkiye zaten AKP öncesinde bile ilk 20 içindeydi” deyiverir.

Sözün özü, hedefi elbette yüksek tutacaksın ki rakiplerinin hayalleri bile oraya erişemesin. Tıpkı 2013’te 2023 yılı için kişi başı milli gelirin 25 bin dolar, ihracatın 500 milyar dolar olarak hedeflendiği gibi. Şimdilerde 2023 yılı kişi başına MG hedefinin 10 bin 703 dolara, ihracat hedefinin ise 242 milyar dolara geriletildiğinin lafını ise fazla ettirmeyeceksin. Edenler hakkında da “suç duyurusunu” yapıştıracaksın. Tıpkı BDDK’nin ekonomi yönetimini eleştirme hadsizliğinde bulunan 26 münafık için yaptığı gibi.

Eh zaten MGK de arkanda. Cumhurbaşkanı’nın başkanlığını yaptığı Milli Güvenlik Kurulu’nun 25 Kasım 2021 tarihli son toplantısında ekonomi ilk kez bir güvenlik sorunu olarak yer aldığına göre, askerin sopasına da güvenebilirsin. “AKP ekonomisi”nin şanlı yerini aldığı son MGK Kararı’nın ikinci maddesi şöyle: “Türkiye’nin inşa ettiği sağlam altyapı üzerinde, hedeflerine uygun şekilde yatırım, üretim, istihdam ve ihracat odaklı ekonomi politikalarını hayata geçirme sürecinde karşılaştığı ve karşılaşabileceği sınamalar ile tehditler değerlendirilmiş, Cumhuriyetimizin 100. Yılına her alanda olduğu gibi iktisadi olarak da güçlü şekilde uluşma kararlılığı teyit edilmiştir.”

ERDOĞAN’IN ÇELİŞKİLERİ

Tekrar 2013’e dönersek, o tarihte ekonominin geleceği konusunda nasıl bu denli “iyimser” olunabildiği konusuna eğilmemiz gerekebilir. Aslında Erdoğan’ın 2013’e kadarki dönemlerini bugünlerde tekrar öne çıkarma ve ekonomik başarılarının zirvesi olarak kodlama peşinde olması; tam tersine 2013 sonrasındaki daha durgun geçen ve son üç yılda üç döviz kriziyle sarsılan dönemi adeta es geçmesi, içinde önemli çelişkiler barındıran bir sahiplenme-dışlama ilişkisidir.

Bir kere bu başlangıç döneminin 2008 Mayıs’ına kadar giden dönemi doğrudan IMF güdümündedir. 2008-2013 arası ise IMF olmadan IMF rotasından çıkılmadığı bir dönemi simgeler. Bu dönemin ekonomide simge isimleri de A. Babacan ve M. Şimşek’tir. Bu dönemin bir başka özelliği, yüksek reel faizler ile düşük döviz kurunun eşleştirildiği bir dönem olmasıdır. Yani bugünkünün tam tersi. Bu eşleşmenin iki önemli sonucu olmaktaydı: Düşük kurlar (yani aşırı değerli TL) nedeniyle dolar bazındaki GSYH şişirilmiş olmakta, dış borçların GSYH’ye oranı da düşük çıkmaktaydı. Babacan bunun sürdürülmesi konusunda pek istekliydi; çünkü ekonomi yönetimine içte ve dışta hak edilmemiş güzellemeler yapılması fırsatı sunmaktaydı. Dış sermayenin ülke yönetimine yaptığı güzellemenin bir diğer nedeni de, yüksek faizler artı kur farkları üzerinden dolar bazında yıllık ortalama yüzde 30’u aşan getiriler sağlayabiliyor oluşuydu. Türkiye ekonomisine sıcak para girişi çoktu ama ekonomi bir “sağmal inek” gibi dışa kanıyordu. Bu ‘dışa kanama’ çok yüksek cari açıkların da nedeniydi ve hesapsız bir dış borçlanmayla sürdürülebiliyordu.

2013 öncesinin bu kadar methiyesinin yapılması salt bu nedenle bile anlaşılabilir değildir. Erdoğan’ın açmazları ve çelişkileri ise bunu aşmaktadır. 2013 öncesini bu denli övmek, IMF programlarıyla ve yüksek reel faiz-düşük kur politikasıyla (ve elbette Babacan’la) hemfikir olmak demektir. Durum şudur: Bir yandan bu politikanın tam tersi savunulmakta, hatta IMF’ye ve onun enflasyon hedeflemesi politikasına son dört yıldır açıkça meydan okunmakta, öbür yandan bu politikaların en radikal biçimde uygulandığı bir dönem göklere çıkarılmaktadır. “Allah akıl fikir versin” denilecek boyutta bir çelişkidir.

Ne yazık ki, “Keşke bu durum Erdoğan’la sınırlı kalsaydı” diyebilecek durumdayız. 2013 öncesinin sahte başarı öyküsünün bugünkü muhalefet cephesi içinde de bolca taraftar bulması hazin bir Türkiye tablosudur.

2013 öncesi ekonomisine ne iç ne dış koşullar bakımından dönülemeyeceği için iktidar bugün “farklı” bir yerden çıkış aramaktadır ama çıkış aradığı yer de tam bir çıkmaz sokaktır.

***

Not: Tüm BirGün ailesinin ve okurlarının yeni yıllarını kutlar, 2022 yılının solda daha kapsamlı dayanışmalara yol açmasını dilerim.