Sol, sağ ve küreselleşme

02.10.2017 08:05 DÜNYA
Gelişmiş ülkelerdeki merkez sağ ve merkez sol partiler her bölgede büyük darbe aldı ve ellerindeki gücü tutma mücadelesine girdi. Bazı ülkelerdeki isyan sol güçler tarafından güdüldü. Örneğin, Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos...

Robin Hahnel

Burada tartışılacak konunun ‘serbest ticaret’ – ürünlerin hiçbir engel koyulmadan takas edilmesi - olacağı düşüncesine kapılmayın çünkü öyle olmayacak.

Geçen son otuz yıl boyunca uluslararası ekonomi alanında gerçekleşen tüm büyük neoliberal değişimler – GATT, NAFTA, TTP, ve TTIP ile ilgili olanlar da dahil – her şeyden önce uluslararası bazda fikri mülkiyet haklarının korunması ve finansal sermaye ve üretim birimlerinin diledikleri yere taşınmalarının kolaylaştırılması için atılmış adımlardır. Bu değişimlerin gerçekleşmesi için çaba sarf edenler, insanları konunun ticari liberalleşme ile ilgili olduğuna inandırarak, onların dikkatini dağıtıp asıl konudan uzaklaştırmak istiyor. Asıl amaç ise, çok uluslu kuruluşların güçlendirilmesidir. Ticaretin liberalleştirilmesi aslında neoliberal küreselleşme sürecinin ‘en az önem taşıyan’ konusudur.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde ortalama küresel gümrük vergileri düşüktü. Birinci Dünya Savaşı, birçok gelişmiş ülkeyi ciddi oranda gümrük vergisi engeli koymaya itti. Ve bu engeller 1920’li yıllar boyunca kaldırılmadığı gibi bu ülkeler, Büyük Buhran döneminde iş imkanlarını ithalat rekabetinden korumak için bu gümrük engellerini daha da arttırdı. ‘Komşunu yoksullaştır’ ifadesi de buradan geliyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında varılan görüş birliği ise, vergilerin arttırılmasının bir ülke için kısa vadede rasyonel görünse de uzun vadede mukabeleye davet çıkaracağı ve küresel anlamda da herkesin kaybettiği, olumsuz sonuçlar doğuran bir oyuna dönüşeceği öngörüsüydü.

1947 yılında oluşturulan GATT’ın (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmaları) İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda vergilerin düşürülmesi ve ‘serbest ticaretin’ geliştirilmesi için gösterdiği çaba, 1995 yılında kurulan ve WTO’nun (Dünya Ticaret Örgütü) bu amaç uğruna sarfettiği çabadan daha fazlaydı. Bu da neoliberal küreselleşmenin asıl hedefinin öncelikle ticari liberalleşme olduğu iddiasının yalan olduğunu gösteriyordu...

GATT, ülkeler üzerinde ‘ticarete dayalı yatırım uygulamaları’ ve ‘ticarete dayalı uluslararası fikri mülkiyet hakları’ ile ilgili dayatma kurallar koymadan, müzakere yoluyla gümrük vergilerini düşürdü. Ancak WTO bu kuralları üyelik koşulu haline getirdi. Bu yüzden, ‘serbest ticaret’ iddiaları sizi yanıltmasın.

Çözüm, ne neoliberal küreselleşmede...
Bu iddialara inanmak yerine, uluslararası fikri mülkiyet haklarının korunmasının ve hem doğrudan yabancı yatırım hem de uluslararası finansal yatırımların liberalleştirilmesinin kimin çıkarlarına hitap ettiği, kimin çıkarlarına ise zarar verdiği sorusunu sorun kendinize. Çünkü neoliberal küreselleşme aslında, dünyanın her yerindeki sıradan vatandaşların haklarını hiçe sayarak küresel ekonomiyi çok uluslu finansal kurumlar, çok uluslu kuruluşlar, ve patent sahibi ortaklıkların çıkarları doğrultusunda hile ile yönlendirme amacı taşıyan ve ortaklıkların sponsorluğu altında yürütülen siyasal bir projedir.

Gelişmiş ülkelerdeki az vasıflı sanayi işçileri, doğrudan yabancı yatırım koşullarının liberalleşmesinden ilk ve en çok zarar gören sınıf oldu çünkü bu işçilerin işverenleri onları işlerini maaşların çok daha düşük olduğu az gelişmiş ülkelere taşımayla tehdit ediyor ve bu tehditleri hayata da geçiriyor...

Diğer taraftan, finansal liberalleşmenin az gelişmiş ülkelerdeki etkisi ise bir felaketti. Döviz krizleri Meksika (1995), Tayland (1997), Malezya (1997), Endonezya (1997), Güney Kore (1998), Rusya (1998), Brazilya (1998), Türkiye (2001) ve Arjantin’de (2002) düzeltilmesi yıllar alan ciddi iktisadi gerilemelere neden oldu. Ve neoliberal küreselleşme, az gelişmiş ülkelerde gittikçe daha fazla köylüyü toprağından edip yoğun işçi gücüne dayanan üretim alanlarındaki yeni işlere yönlendirdiği için de bu işçilerin gelir oranlarında genel anlamda ya çok az artış oldu ya da hiç olmadı...

...Ne de yabancı düşmanlığına dayanan soyutlanmada
Uluslararası finansın liberalleştirilmesinin kötü etkileri yıllar boyunca az gelişmiş ülkelerin üzerindeydi. Ancak 1929 yılının büyük yıkımından sonra gelen en büyük finansal kriz 2008 yılında başladığında, ABD ve Avrupa Birliği dünyanın diğer tüm bölgelerinden çok daha fazla darbe aldı. O dönemde, gelişmiş ülkelerdeki siyasal partiler bankaların paçasını kurtarıp ipoteklerin asıl kurbanlarını kurtarmadığında ve işsizliğin gereğinden çok daha uzun süre devam etmesine müsade ettiğinde, koşullar siyasal başkaldırıyı kaçınılmaz kıldı.

Gelişmiş ülkelerdeki merkez sağ ve merkez sol partiler her bölgede büyük darbe aldı ve ellerindeki gücü tutma mücadelesine girdi. Bazı ülkelerdeki isyan sol güçler tarafından güdüldü. Örneğin, Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos, Birleşik Krallık’ta Uncut ve Jeremy Corbyn, ve ABD’de Bernie Sanders. Ancak mevcut duruma karşı yürütülen popülist ayaklanmalar maalesef çoğunlukla sağcı siyasetçiler tarafından yönlendirildi: Fransa’da Marine Le Pen, Birleşik Krallık’ta Nigel Farage, Hollanda’da Geert Wilders, ve en şaşırtıcı şekilde ABD’de Trump.

Sağcı popülistler, savaş ve yoksulluktan kaçan göçmen ve sığınmacıları – ki bu insanların düştüğü durum da zaten küreselleşme ve emperyalist mekanizmalardan kaynaklanıyor – günah geçisine çevirdi; uluslararası ekonomik anlaşmaları ve kuruluşları reddetti; ve gümrük vergilerini muazzam derecede arttırma yönünde tehditler savurdu. Tabii, bu kitlelerin seçim öncesi kullandıkları sözlü beyanların ne kadarının somutluk kazanacağı ve ne kadarının tamamen demagoji olduğu ilerleyen dönemlerde görülecek.

Sol, neoliberal küreselleşmeyi çok güçlü bir şekilde eleştirdi ve ayrıca göçmenler, sığınmacılar, Müslümanlar, ve beyaz olmayanlara karşı sağcı popülist güçler tarafından yürütülen ırkçı hareketlere karşı durma konusunda da hiç zorluk yaşamadı.

Ve sol bunu, beyaz işçi sınıfından gelen seçmenlerin sağcı popülist siyasetçilere olan bağlılığı karşısında rekabet gücü kazanması gerekmesine rağmen başarabildi. Ancak sol, alternatif bir uluslararası ekonomi programında karar kılmada zorluk yaşadı ve dolayısıyla da ırkçılık ve gericilik karşısında çok kültürlülüğü savunmanın ötesinde ayrıcalıklı bir şey sunamadı…

Peki ne yapılacak?
Peki, ne neoliberal küreselleşme ne de yabancı düşmanlığına dayalı korumacılık – her ikisi de kurumların yönetiminde işleyen küreselleşmenin bir parçasıdır - mevcut sorulara cevap getirmiyorsa, hem gelişmiş ülkelerde hem de az gelişmiş ülkelerdeki baskın çoğunluğun çıkarlarına hizmet edecek uluslararası ekonomi programı nedir? Amacımızı bu şekilde tarif edebilmemiz önemli çünkü sağcı popülizme karşı mücadelede, sadece gelişmiş ülkelerdeki işçilere fayda sağlayacak bir program arayışına girersek temel ilkelerimize ihanet etmiş oluruz ve küresel çapta müttefiklerimizi de gereksiz bir şekilde kaybederiz. Düzgün yapıldığı takdirde, uluslararası ticaret ve yatırımların hem gelişmiş hem de az gelişmiş ülkelerdeki işçilere fayda sağlamaması için hiçbir neden yoktur.

Ancak bunu yapabilmek için:
1) Uluslararası finans, gerilemeye neden olan döviz krizlerine zemin hazırlamayacak şekilde kısıtlanmalı;

2) Daha kapsamlı bir küresel iş gücü bölümü, sadece ve sadece küresel verimliliğin getirilerini gerçekten arttıracak şekilde yapılmalı;

3) Ve küresel verimlilik kazanımları hem gelişmiş hem de az gelişmiş ülkelerdeki vatandaşlar arasında adil bir şekilde paylaşılmalı.

Çünkü tüm bunlar yapıldığında gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerdeki işçiler ve tüketiciler daha iyi bir konuma taşınacak ve dolayısıyla da çıkar çatışmalarına yer kalmayacaktır.

Şu hususta da net olmalıyız ki, küresel kapitalizm yerine küresel eko-sosyalizmin öne sürüldüğü bir programa ihtiyacımız var. Geniş bir kitlenin dikkatini çekip sağcı popülizme karşı başarılı bir şekilde mücadele edebilmemiz için, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki ilerici yönetimlerin yürütebileceği bir uluslararası ekonomi program gerekiyor…

Çünkü dehşet verici iklim değişikliğine karşı savaşı çok geç olmadan - önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde – kazanmak şu an en aciliyet gerektiren hedefimiz. Zihnimize bu görevi yerleştirdiğimizde direk karşımıza çıkan sonuçlar şunlar oluyor:

» Enerji sistemleri ve ekonomik altyapı tüm gelişmiş ülkelerde tamamıyla değiştirilmeli;

» Azgelişmiş ülkeler, fosil yakıtına dayanmayan gelişme yollarına başvurmalı;

» Tüm bunlar önümüzdeki 20 yıl içerisinde gerçekleştirilmeli;

Ve bu değişikliklerin doğuracağı önemli sonuçlar da şunlar olacaktır:
» Teknolojideki gelişmeler sayesinde artık çok fazla iş gücüne ihtiyaç duyulmayan böyle bir ekonomiye geçiş bize hala yıllarca uzak;

» Bu gerekli değişimde büyük çok uluslu firmalar her halukarda önemli bir rol oynamak zorunda…

Sonuç
Uluslararası ekonomik sorunlara hem neo-liberalizm hem de yabancı düşmanlığına dayalı korumacılıktan farklı ve de uyumlu bir yaklaşım sunmak bugün solun üzerine düşen en elzem görevdir. Bu konuya odaklanmış büyük bir popüler kitle var ve bu kitlenin dikkatini ve bağlılığını kimin başarılı bir şekilde çekeceği hususundaki mücadelenin sonucu, önümüzdeki kritik 10-20 yıl içerisinde dünyanın nasıl evrileceğinin de belirleyici unsuru olacak.

Eleştiri önemlidir ve rolü büyüktür. Ancak salt eleştiri yeterli değildir. Anlaşılır ve uyumlu bir alternatif olmadan kaybederiz çünkü birşeyi ‘hiçbirşeyle’ vurmak mümkün değildir.

İlerici bir alternatif sunmanın anahtarı:

1) geniş çaplı bir Yeni Yeşil Anlaşma;

2) ve hükümetlerin çok daha aktif ve etkin rol üstlenmesine dayalıdır.

Avrupa ve ABD’deki merkez sol partiler, bankalar ve çok uluslu kuruluşlar tarafından yönlendirilen küresel ekonomideki neoliberal değişikliklere razı olarak çok büyük hata yaptılar. Ve bunun bedelini de son dönemlerde yapılan seçimlerde ciddi oranda ödediler.

Bunun yerine, ilerici siyasal partiler diğer ülkelerdeki ilerici partilerle birlikte çalışarak şirketlerin yerine vatandaşların çıkarları doğrultusunda uluslararası ticaret ve yatırımları düzenlemek ve yönetmek için IMF, WTO, ve Dünya Bankası gibi kuruluşları ve anlaşmaları yeniden tasarlamalıdır…

New Politics’ten çeviren: Burcu Gündoğan